Pazartesi, Ocak 26, 2009

Little Girl Blue'nun İlham Veren Blogu ve Hayallerim

Umarım bu yazı Little Girl Blue'yu rahatsız etmez. Alıntı yapmak için izin almak ya da onun yazılarına onun sayfasında yorum yazmak istedim ama bir türlü olmuyor, yorum göndermeye çalışınca sayfa hata veriyor. Belki de ben beceriksizim bilemedim:(



Little Girl Blue.'nun yazılarını okurken bir gülümseme kaplıyor yüzümü. O kadar tanıdık, o kadar benzer hissediyorum ki sanki paralel evrenlerde aynı ortak bilinçle beslenen iki farklı bedenmişiz gibi geliyor. İşte son yazısından bir alıntı:


"23-Bir erkek arkadaşımda bana zakkum alsın, mailleşmeyelim ya da msn'de yazışmayalım, mektuplaşalım hatta mümkünse o ilişki 14 şubata kadar sürsün 14 şubatta da parise birlikte gidelim gibi düşünceler içindeyim. kim kaybetmiş ki öylesini ben bulacağım hoş...hayatımdaki 14 şubata tek girme parise yalnız gitme lanetini kırsaydım en azından diyorum..."


Benim hayalimdeki mekan Paris değil İspanya tabi ki:)


Bir alıntı daha:
"2-Kitap okumak herkesin hobisidir gazete okumayı spor yada magazin sayfalarından ibaret gören ülkemde.İşte kitap okumak benim de hobim tabi ki ama şöyle bir takıntım da var yanında: bir kitaba başladığım an o gün bitmelidir o kitap yoksa okuyamam bir daha, o yüzden ne zaman kitaba başlasam bazal metabolizmaya girer tüm yaşamsal faliyetlerimi annemin, arkadaşımın, kardeşimin ya da erkek arkadaşımın vicdanına terk ederim çünkü biri hatırlatmadan göz kırpmak ve sayfa değiştirmek dışında varlık gösteremiyorum...Ve evet ben de kitabı yerde, yatakta, sürünerek hatta ilginç yoga pozisyonlarında aldığım şekle aldırmaksızın okuyabilen kesimdenim...Klasik masa başı okuyucuları geçmişte kaldı.."


Sanki beni anlatıyor:) Sevgilimin babası, Ersin Amca benim bu huyumu çok seviyor. Ben kitap okurken ya da ders çalışırken böyle şekilden şekile giriyor, dünyadan ve dünyevi seslerden o kadar kopuyorum ki olur da başımı kaldırıp bakarsam Ersin Amca'yı sessizce arada bir beni kontrol ederken yakalıyorum:) Elimdeki kitap bitmeden yemek yiyemiyor, su içemiyor hatta tuvalete bile gidemiyorum bazen. Annem kitap okurken kendimden geçtiğimi söylerdi eskiden.



Günlerim geçiyor. Kendimle ilgili yeni şeyler keşfediyorum. Dünyayı gezmek istiyorum. Sonsuza dek öğrenci kalmak, sorumluluk almaktan kaçmak istiyorum. Öğrencilik dediğime bakmayın Türkiye'nin saçma eğitim sisteminde olmak istemiyorum. Başka bir boyutta, başka koşullarda öğrenci olmak istiyorum. Aradığım bilgiyi bulmama yardım edecek, bana yol gösterecek, fikirlerime değer verecek insanların olduğu bir düzende öğrenci olmak istiyorum. Yaratıcılığımı geliştirecek, bana birşeyler katacak, ilerlememi sağlayacak bir deneyim olmasını istiyorum.



Ah ben daha neler istiyorum ama...

Vicky Christina Barcelona

Bu filmi mutlaka izleyin. Genel olarak yavaş ve sıkıcı gibi gelse de sadece Penelope Cruz için seyretmeye değer. Cruz'un her yanından seksilik akıyor. Aurası o kadar parlak, o kadar renkli ki onun rol aldığı sahneler filmi bir kez daha seyretmeme sebep olacak sanırım. Her ne kadar film Vicky ve Christina karakterleri üzerine kurulmuş gibi gözükse de bence filmin asıl yıldızı Maria Elena.

İspanya'ya gitmeyi artık eskisinden daha da çok istiyorum. Gaudi'nin eserlerini görmeyi ve İspanyol ezgilerini dinlemeyi, İspanyolcamı geliştirmeyi oldukça uzun zamandır istiyordum zaten ama bu film bir an önce harekete geçmem için katalizör etkisi yaratacak gibi:)

İspanya fanatikliğimin sebeplerinden biri İspanyollar'ın da Türkler gibi sıcak kanlı ve içlerinden geldiği gibi davranan insanlar olması. İspanyolca çok güzel bir dil ve bu dili gerçek sahipleriyle yaşayarak ilerletmek istiyorum. Eğer erkek arkadaşımı da ikna edersem bu yaz mutlaka gitmek istiyorum. Umarım yine başka baharlara kalmaz hayallerim.

Pazar, Ocak 25, 2009

Stumble Manyaklığı

Deli miyim? Evet deliyim.

Yaptığım şey son derece mantıksız. Günlerdir internette bir oraya bir buraya geziyorum. Dün gece -daha doğrusu bu sabah 4'te hala Stumble manyaklığımla başa çıkmaya çalışıyordum. Bu son kez diye diye defalarca kullandım Stumble butonunu. Şu anda da kullanmaya devam ediyorum. Tüm irademi kaybettim; kendime engel olamıyorum. Kimseyi bulaştırmak istemiyorum ama henüz denemediyseniz benden söylemesi nette surf yapmanın bu kadar eğlenceli olacağına hiç inanmamıştım ama bu Stumble çok feci. Ordan oraya sıçrayarak bir sürü inanılmaz sayfa getiriyor karşıma ve her defasında bir sonraki sayfayı merak ettiğim için bilgisayarın başından kalkamıyorum bir türlü:( Çarşamba ve perşembe 2 tane finalim var ama daha kapak açmadım, sonumu pek iyi görmüyorum.

Cumartesi, Ocak 24, 2009

Elma


Kapıdan çıktım elimde kırmızı bir elmayla. Saatlerce yürüdüm. Markete girdim. Gezdim raflar arasında. Tekrar sokağa çıktım. Bir kız yanıma gelip “Merhaba” dedi. Benimle yürümeye başladı. Yol boyunca bana eşinden, işinden sözetti. Ben de ona market rafları arasındaki seyahatlerimden bahsettim. Sıkılmıştım. Kıza iyi günler dileyip eve gittim. Kapıya geldiğimde birşeyler yanlıştı ama... Çok yorgundum. Yol yormuştu beni. Kaç saat sürmüştü? Hatırlamıyordum. Anahtarlarımın yerini de hatırlamıyordum.

Kapıyı açamadım. Çilingir aradım. 3 sokak aşağıda bulduğum çilingir her kapıyı açarım demişti. O kapıyı açtı, ben kapadım. Televizyonu açtım, bir elma alıp ısırdım. Sonra uyumuşum. Uyandığımda 3 duvarı ve 1 demir kapısı olan bir yerdeydim. Buranın bir adı vardı ama neydi? Aynı giysilerden giymiş birkaç kişi gelip bana sorular sordu. Niye o eve girmiştim? Niye uyuyup kalmıştım? Utanmasalar niye o elmayı ısırdın diye soracaklar sandım. Sormadılar. Bilmiyordum cevapları. Sordum onlar da bilmiyormuş. Sonra o kız kimdi diye sordum; onu da bilmiyorlarmış. Sonra yine uyumuşum. Uyandığımda o kız yanımda oturuyordu. O da sorular sordu. Neden İstanbul'dan kalkıp bu şehre gelmiştim? O eve neden girmiştim? Neden haber vermemiştim haftalardır nerde olduğumu? İyi de daha dün görmemiş miydi bu kız beni? Bilmiyordum. Ben de ona sordum "O kız kimdi?" diye. "Bendim" dedi. İyi de sen kimsin? Ben kimim? Burası neresi ve ben o elmayı niye ısırdım?


***


Yine uykudan uyanmıştım ama bu kez yalnızdım. Ne o kız vardı ne de elma. Bir evin bahçesindeydim. Tüm meyve ağaçları vardı da bir elma yoktu nedense. Etrafa bakına bakına yürüdüm. Evler, bahçeler, ağaçlar, yollar…Herşey çok güzeldi. İyi de ne zaman gelmişti bahar ve ensem niye kavruluyordu? Saçlarım da uzamıştı. Ama ne zaman?


Canım deli gibi elma istiyordu ama yoktu işte. Sonunda yorulup önüme gelen ilk bahçeye daldım. Bir sedirde çok güzel bir kadın oturuyordu. Hoşgeldin dedi. Yanına oturdum. Konuşmadık bu kez. Canım elma istiyordu ve uykum gelmişti. O güzel kadın elime kıpkırmızı bir elma bıraktı ve gitti. Elmayı ısırmıştım, tadı çok güzeldi. Orda ne kadar oturdum bilmiyorum. Tam ayağa kalkmıştım ki birden eteğime küçük bir oğlan çocuğu tutundu. Işıl ışıl gözleri, kıvırcık saçları vardı. Bir yerden tanıyordum onu ama... Hadi eve gidelim, uykum geldi dedi birden. Kucağıma aldım. Kokusunu içime çektim. Aynı sevdiğim adam gibi kokuyordu. “Adın ne?” dedim. “Toprak” dedi. Toprak'tı adı ama nerden çıkmıştı birden karşıma? Kimdim ben? Kimdi o güzel kadın? Ve ne zaman bir elma yesem neden böylesine garipleşiyordu hayat?
*Resim deviantart.com'dan alınmıştır.

Perşembe, Ocak 22, 2009

Hastayım:( ve Okul bitiyor

Hayat bu; ne zaman gelip tokat atacağını kestiremiyor insan. Tam final haftası yatak döşek hasta oldum. İlk 2 final bugündü, geriye kaldı 4 final daha.

Bu yıl okulda son senem. Aksilik çıkmazsa mezun olacağım bu yaz. Bu dönem bitince yani 2 Şubat'tan sonra 8. ve son dönem kalıyor geriye. Okul bitince ne olacak? Herşey muallakta! Bir sürü soru işareti var kafamda. Deliliğe bir adım uzaktayım.

Tüm kargaşanın arasında kaçıp saklanacağım yerler ve uğraşlar aramaya devam ediyorum. Şu sıralar internete verdim kendimi. Bloglar arasında geziyorum, yeni müzikler deniyorum. Yazıyorum, okuyorum, düşünüyorum. Özellikle de lilith'in blog yazılarını ve sayfasındaki müzikleri takip ediyorum. Bir de Moda Cadısı var.

1-2 gündür de Couchsurfing'le ilgileniyorum. Geçen yıl Derya, Özge ve Gamze couchsurfing sayesinde yaklaşık 1 haftalık bir Yunanistan gezisi yaptılar. Ben de ispanyolca öğrenmeye başladığımdan beri İspanya'ya gitmek istiyorum ama bir türlü uygun bir zaman bulamadım. Bu yaz gidebilmeyi çok istiyorum. Umarım bu kez herşey yolunda gider ve Evrim'le birlikte gidebiliriz.

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Transporter 3

Dün gece Acıbadem Home Cinema'da (yani Volkan'ın bilgisayarında:) Transporter 3'ü izledik. Transporter 1 ve 2'yi izlememiş olmama rağmen konsepti anlamakta hiç zorluk çekmedim. Film şık dövüş sahneleri olan ve seksi bir hatunun da konuya dahil edildiği klasik aksiyon filmlerinden biri.

Filmin senaryosu pek iddialı değil ama bu pek sorun yaratmıyor. Görünüşe göre filmin 1 ve 2'sini seyredenler zaten senaryodan fazla birşey beklemiyor. Senaryo, kimyasal atıkların boşaltılmasıyla ilgili bir anlaşmayı kabul ettirmek için bir bakanın güzel ve uçuk kaçık kızının kaçırılıp bakana şantaj yapılması üzerine kurulu. Jason Statham da tahmin edildiği üzere seksi ve mağdur hatunun "taşıyıcısı" rolünde. Film oldukça hareketli. Jason Statham ve taşıdığı "paket" sürekli hareket halinde ve kollarında kullandıkları arabadan 75 m uzaklaştıklarında patlayacak bir çeşit biliezik var.

Film Jason Statham'ın estetik dövüş sahneleri ve arabalı kaçış-takip sahnelerinden oluşuyor. sanırım kızlar için en eğlenceli bölümler de Jason'ın dövüş sahnelerini adeta striptiz şova dönüştüren hayli yapılı vücudunun öne çıkarıldığı kareler olacaktır. Erkeklerin de pek sıkılacağını sanmıyorum çünkü filmin aksiyon sahneleri ve seksi kızıl çıtırı Natalya Rudakova da hiç fena değil.

Kısacası canınız sıkılıyor ve vaktiniz bolsa Transporter 3, arkadaşlarla ve patlamış mısır eşliğinde rahatlıkla izlenecek çerez tadında bir film.

İyi Seyirler:)

Salı, Ocak 20, 2009

Acıbadem'in 3 Atlısı

Oktay, Volkan ve Berkay'a...

Arkadaşlar hayatımızdaki en önemli sığınaklar sanırım. En kötü anımda kaçıp saklanacak bir yer aradığımda aklıma ilk gelen kişi en güvenli sığınak benim için. Şanslıysanız birden fazla güvenilir sığınağınız vardır ve seçim yapmak zordur. Benim de birden fazla sığınağım var ve bunun için Tanrı'ya minnettarım.

Yataktan bile çıkmak istemediğim ama yalnız da kalmak istemediğim zamanlarda Acıbadem'e kaçıp 3 arkadaşımın birlikte yaşadığı eve saklanıyorum tam da şu an olduğu gibi. Evde kimse bana misafir gibi davranmıyor, sanki evde yaşayan 4. kişiyim. Ne kadar kalacağımı sormuyorlar; neden geldiğimi sormuyorlar; sadece kapıda karşılayıp kocaman gülümsemelerle sarılıp "Hoşgeldin" diyorlar. Tüm kaprislerime katlanıyorlar ki bunların içinde odalarını işgal etmem, onlar ders çalışırlarken çok sıkılıp beni gezdirmelerini istemem, televizyon izlerken sürekli yorum yapıp konuşmam, hepimizin ilk defa izlediği bir filmin neredeyse her sahnesinde "eee şimdi n'olcak?, niye böyle dedi?, nereye gidiyor?" gibi saçma sorular sormam ve daha bir sürü çatlaklık var.

Hayatımın büyük kısmını Acıbadem'de geçiriyorum şu sıralar. Hayattan kaçıp buraya sığınıyorum. Çünkü kendimi kötü hissettiğim bazı zamanlarda ne kadar istesem de herşeyi anlatıp rahat rahat ağlayamıyorum. Birilerinin soru sorup anlamaya çalışmasına bile katlanamıyorum. Arkadaşlar iyi ve kötü günde mutluluğu ya da üzüntüyü paylaşmak içindir ama bunun için illa ki oturup konuşmak gerekmez. Çoğu zaman tek istediğim sevdiğim ve güvendiğim birinin yanında oturmak ve içimden geldiği gibi ağlayabilmek. Böyle zamanlarda Volkan'ın "Dokunayım ağla sen" demesi inanılmaz komik ve bir o kadar rahatlatıcı.

3 arkadaşımın da farklı tarzları var. Hiçbiri moralim bozukken ya da ağlarken ne olduğunu anlatmam için beni zorlamaz ama anlattığımda da mutlaka dinleyip destek olurlar. Oktay'la çoğu sorunlu konuda hallerimiz birbirine benzer ve biliyorum ki beni mutlaka anlar. Volkan, çorba içerken bir anda durup dururken ağlamaya başlamama ve çorbayı içmeye devam etmeme sadece "Hem ağlarım hem içerim diyosun..." diyerek tepki veriyor. Kendimi daha normal hissetmemi sağlıyor çoğu zaman. Berkay ise işin eğlenceli kısmı. Kafamın en bozuk olduğu anlarda bile bilinçli olarak uğraşmadan beni güldürmeyi başarır. Bazen canım ne kadar sıkkın olursa olsun onu görmek bile gülümsetebiliyor beni. Benim gözümdeki imajı o kadar pozitif ki bulaşıyor bana da ister istemez.

Kendimi şanslı hissediyorum. Tüm saçmalıklarıma katlanan ve kendimi iyi hissetmemi sağlayan 3 tane harika arkadaşım var. Ama bir sorun var: birgün hamile kalırsam hepsinin 9 aylığına yurtdışına kaçmak istemesi. Normal halimle yaptığım garipliklere katlanabildikleri ama hamile bir Rüya fikrine bile katlanamadıkları anlaşılmıştır sanırım:) Yine de 3'ünü de çok seviyorum ve biliyorum ki onlar da beni seviyor yoksa bana bu kadar uzun süre katlanamazlardı:)

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Rüya'nın Yemek Reçeteleri

Yakında yemek yapmayı bilmeyen ama öyle ya da böyle yemek pişirmek zorunda kalanlar ve yemek yapmayı gerçekten çok seven, değişik şeyler denemek isteyenler için tarifler vereceğim bir blog oluşturacağım. Yemeğin aşama aşama yapımını gösteren fotoğraflar da koymayı planlıyorum. Farklı başlıklar altında değişik seviyelerde yemek tarifleri olacak. Özel günler için de küçük tavsiyeler ekleyebilirim bloga.

Yemek konusu özellikle sağlık problemleri çekenler için büyük bir sıkıntı oluşturuyor. Ben de 2 yıldır reflü hastalığıyla yatıp kalktığım için bir çok yemeyi yemek benim için işkenceye dönüştü. Bu yüzden mide rahatsızlıkları olanlar için de özel tarifler düşünüyorum. Sağlıklı beslenmek tatsız tutsuz şeyler yemek anlamına gelmiyor her zaman. Herşeyin bir ölçüsü var mutlaka. Bir defasında anneannemin doktoru "Bu kadıncağıza artık hiç tuz yeme, sigara içme, onu yapma dersek kalan bir parça yaşam hevesini de biz öldürürüz. En iyisi herşeyin azı, ölçülüsü." demişti tansiyon problemi olan anneannemi tuzlu yediği için şikayet ettiğimde. O günden sonra ananemle inatlaşmayı bıraktık ve o da az tuzlu yiyeceklerle yaşamaya alıştı.

Herşeyin fazlasının zarar olduğu biliniyor zaten. Doğru ölçüler, doğru karışımlar ve doğru pişirme yöntemleriyle hem sağlıklı hem de lezzetli yiyecekler yapmak mümkün. Herkesin ağız tadı ve elinin lezzeti farklıdır ama mutlaka herkesin çok güzel yaptığı bir yemek vardır henüz kendisi bile keşfetmemiş olsa da:)

Bu kadar yazdıktan sonra şu yeni blogu açsam iyi olacak. Hazır hevesliyken halledeyim.

İşte yemek blogum: http://ruyaninmutfagi.blogspot.com/

Digital Fotoğraf Makinem ve Botlarım

Bazen çok merak ediyorum: dünyanın başka bir yerinde de insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak kazık atmaya bu kadar meraklı mı acaba?

Yeni yıl bu kez de aksiliklerle beraber misafir oldu benim hayatıma. 31 Aralık günü Haydarpaşa'dan Eskişehir'e gitmek için trene bindim. Trenden inmeme 30-40 dk. kala telefonumun şarjı bitti ve telefon kapandı. Neyse bir şekilde arkadaşlarımla haberleşip sorunu hallettim. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise 2-3 aylık digital fotoğraf makinem objektifi açıkken yere düşürüldü hafif çakırkeyif bir arkadaş tarafından ve makine bir daha kapanmadı. Lens hatası verip durdu objektifi yamulduğu için. Geçen hafta makinayı Canon markasının İstanbul'daki yetkili servisine götürdüm tamir edilmesi için. Yetkili servis Sirkeci'de, Doğu Bank'ın çarprazında ara sokakta bulunan Erkayalar Fotoğrafçılık. Onarım ücreti olarak 164 tl istediler ve tamir süresi için de 2-3 hafta dediler. O paraya yeni bir makine alırım diyerek makinayı geri aldım. Erkayalar Fotoğrafçılık'ın tam karşısında "Fotoğraf makinesi tamir edilir" yazısını görünce şansımı deneyeyim diyerek makineyi oraya götürdüm. Sağolsun usta evirdi çevirdi ve "1 saat sonra gel al 40 tl'ye olur" dedi. Bunun üzerine diyecek söz aklıma geliyor da yazsam ayıp olacak.

Benzer bir kazıklama olayını Kadıköy Tepe Natulius alışveriş merkezinden aldığım botlarda da yaşadım. Kışın başlarında Natulius'taki Fix & Fit mağazasından 95 ytl'ye bir çift bot aldım. Bir süre sonra botların 2'sinin de dikişleri arkada aynı yerden açıldı ve deride deformasyon oluştu. 20 Aralık'ta tamir ya da değişiklik için mağazaya verdiğim botları henüz geri alamadım.Üretici firma tamir de etmiyor değişim de yapmıyor. Mağaza yetkilisi ise "parasını kendi cebinden verdiğini" üstüne basa basa vurgulayarak botları dikişe yolladığını söyledi bugün. Hazır olunca telefonla bana haber vereceklermiş. Şu an için elimden beklemekten başka birşey gelmiyor.

Yok mu bu müşterileri kaz gibi yolma dükkanlarına ve mantığına son verebilicek bir kanun?

Pazar, Ocak 18, 2009

Epic of A Knight

Bir kutuyla başladı akmaya zaman
Ezelden beri varolan.
Kimse bilmedi alametini
Herkes almak istedi nasibini.
Bir şövalye geldi sislerden
Bakmadı kutunun yüzüne.
Kutuyu emanet aldı
Uykusunu verdi karşılığında
Ant içti sahibini bulmaya o anda.

Yolları aştı, dağları aştı
Zamanı aştı onurlu şövalye.
Mağaralara daldı
Ejder başları aldı.
Ne bir altın ne bir gümüş
Yoldaş olmadı şövalyeye kutudan başka.

Zamanlardan bir zaman
Bir kız çıktı şövalyenin yoluna.
Şövalye söz geçiremedi ruhuna
Aşk sardı kalbini
Unutturdu yapayalnız günlerini.
Kutunun ağırlığı da arttı aşkla
Zaman kısaldı yaklaşan kışla.

Yola devam etti şövalye
Kalbi, ruhu, aklı bırakıp ardında
Ağır basardı aşk başkası olsa.
Kar, kış, kıyamet sardı her yeri
Şövalyenin aşkı ve inancı eritti tüm engelleri
Gide gide sonu geldi yolların
Köşeleri gözüktü dünyanın.

Vazgeçmedi şövalye emaneti teslimden
Güçlendi, hırslandı çaresizliğinden
Sonunda bir kapıya vardı
Kapı bin insan boyundaydı.
Seslendi, bağırdı, yumrukladı
Zorladı kapıyı inatçı şövalye
Sonunda yığıldı kaldı öylece
Daldı derin uykulara
Gözünü bir sarayda açtı
Sevdiği yanıbaşında, etrafa güller saçılı.

Ne kutudaydı keramet
Ne de kızda
Şövalyenin temiz kalbi
Getirdi Yüce Yaratıcı'yı aşka.
Kutu dönüştü bir cennete
Aşıklar kavuştu mutlu sona.


*22 Ocak 2008'de çok sevdiğim bir arkadaşıma, Volkan'a doğum günü hediyesi olarak yazmıştım. Çam sakızı çoban armağanı:)

Agony, Grief, Sorrow...

agony: intense feelings of suffering; acute mental or physical pain; a state of acute pain.

grief: a feeling of extreme sadness.

sorrow: to feel pain of mind in consequence of evil experienced, feared, or done; to grieve; to be sad; to be sorry

Sometimes, words are completely incapable to explain what I feel. I need some other, maybe some new words. I'm in a state of frenzy. I'm okay physically but my heart is aching. I suffer, I feel a sharp stinging pain in my heart. I cannot even explain it.

I'm a native speaker of Turkish but it is not enough for me to explain my pain in Turkish because I cannot find an exact word which can show my feelings. Although my native language is very rich in words and meanings, I haven't found the right words which match both my pain and my mind. Therefore, I love the words, agony, grief and sorrow nowadays because they can give some little clues about my present state.

I want to share my grief and I want to make it more bearable, so I'm telling. I'm telling it in an universal language on purpose. Because I hope somebody somewhere in the world read it and maybe he/she can understand me. It will relieve my pain to an extent.

Bir Düş


bazen bi dükkan görürsün cıvıl cıvıl,

bazen bi dünya düşlersin capcanlı,

bazen tektir istediğin, bir düşün olsun

olması olası...


bekliyorum çok çoook uzun zamandır. aklanmayı, yeniden doğmayı, güzel şeyler umabilmeyi bekliyorum. her kötü yılın arkasından güzel bir yıl hayal ediyorum. 22 yaşındayım ve sanırım doğduğum günden beri güzel günler gelecek diye bekliyorum. ne zaman umutlansam, ne zaman bir ipin ucunu görsem peşinden gidiyorum ama yakalayamıyorum ipleri.


vazgeçiyorum bazen hayattan, umutlanmaktan ama bazen de bir o kadar inatla umut ediyorum. hayata sarılıyorum o istemese bile. bazen çok bencil oluyorum. başkalarının hayatlarına da sarılıyorum. başkalarının hayatlarına makyaj yapmak, onları güzelleştirmek, pürüzlerini yok etmek bana iyi geliyor. ben de başkalarının hayatlarına sarılıyorum kendi hayatım yetmeyince. bazen de tamamen başkasının hayatında yaşıyorum. onun hayatı ne kadar iyi olursa ben de o kadar yaşıyorum. kendi hayatıma ara veriyorum. şu anda da ara verdim hayatıma. ama bu kez mutlu değilim çünkü beni mutlu eden hayatın sahibi ulaşamayacağım bir yerde. biliyorum oldukça karışık oldu. aslında çok basit. eğer birini seviyorsanız kendi hayatlarınızı bırakıp birlikte yeni ve ortak bir hayat yaşamaya başlıyorsunuz. işte benim hayat ortağım şu an uzakta. işte bu yüzden şimdilik herşeyi erteliyorum. uçmuyorum, sürekli rötar yapıyorum.


umut ediyorum, vazgeçmiyorum. bekliyorum. ipleri kovalamaya devam ediyorum. değişmeden, eğilip bükülmeden, kendime doğru bir yol bulmaya çalışarak ilerliyorum. yazmayı ve anlatmayı seviyorum. belki de ertelediklerimi yazarak beklemeyi seçiyorum.

Cumartesi, Ocak 17, 2009

LiLith'in Günlüğü



selam günlük,
Tanrı beni bugün yarattı ve Adem diye biriyle tanıştırdı. Adem beni baştan ayağa süzdü ve nedense yüzüne geniş komik bir gülümseme yayıldı. birbirimizi pek anlamıyoruz ama sanırım bu geçici bir durum.
...
selam günlük,
bugün Adem'e eş daha doğrusu köle olmak için yaratıldığımı öğrendim. üstelik Adem'in anlayışsızlığı da kalıcıymış. bu arada yaşadığımız yerin adı "cennet"miş. işin kötüsü cennetteki tek erkek de Adem'miş.
...
yine ben günlük,
niye günlük tuttuğumu bile anlamıyor şu Adem. onunla oturup sohbet edebilsem niye günlük tutayım ki? sanırım Tanrı beni Adem'in eksikliklerini kapatmam için yarattı ama Adem'in kırılmaması için ona boyun eğiyormuş taklidi yapmam gerekiyor.
...

ah günlük ah...
yapamadım. çenemi tutamadım. dayanamayıp adem'e ona boyun eğmediğimi söyledim. yüzündeki o ifadeyi anlatacak kelimeleri henüz keşfedemedim günlük üzgünüm. yani şimdilik muhteşemdi demekle yetinmek zorundayım. tanrı bana çok bozuldu. oyunu kuralına göre oynamadığım için beni cezalandırması gerekiyormuş sanırım.
...

yeni bir gün...
bugün diğer günlerden farklı bir gün olacak sanmıştım ama... bu sabah Tanrı bana cezamı açıkladı. bana bir rakip yolladı. adı Havva. ceza değil de ödül gibi gelmişti bana taa ki Havva'nın Adem'le aynı kalıptan çıktığını anlayana kadar.
...

anlamsız...
bu gerçekten çok anlamsız. Adem kendini nimetten sanıyor. dahası da var. sıkı dur günlük, Havva da Adem'i nimetten sayıyor. Adem onun için kavga etmemizi istiyor, Havva da bu konuda oldukça ısrarlı. sanırım bir kez daha oyunun kuralını bozup Havva'ya gerçeği söylemeliyim.
...

yine suçlu ben oldum.
Havva'ya neden bizden daha sonra yaratıldığını ve neden Adem'in onu seçtiğini anlattım. her şey Tanrı'nın isteğiydi. Havva ve Adem bunu göremiyor. ben de fabrika hatası yüzünden onlara ayak uyduramıyorum.
...
cennetin kalbi.
Havva benim arkadaşlığımı Adem'e tercih ediyor artık. bugün Havva'ya cennetin tamamını gezdirdim ve ona cennetin kalbini gösterdim. cennetin kalbindeki kıpkırmızı meyveler sanırım Havva'nın çok ilgisini çekti.
...

olanlar oldu günlük...
Havva cennetin kalbini söktü. üstelik sırf yalnız yemek yemeği sevmediği için Adem'e de ikram etmiş. tam anlayamadım ama ona cennetin kalbini ben gösterdiğim için her şey benim suçummuş sanırım. anlayacağın olan oldu günlük. bakalım bu kez ne ceza alacağım.
...

hiç şaşırmadım günlük,
cennetten kovulduk. dünya diye bomboş bir gezegene sürüldük. Havva bir dağda, Adem dünyanın öbür ucunda bir yerde. bense nispeten şanslıyım çünkü istediğim an istediğim yerde olabiliyorum. Adem Havva'ya ulaşınca çocukları olacakmış. Havva kızları ve Adem oğulları. ben mi ne olacağım? yaşayıp gideceğim. eğlenerek, aklıma geleni yaparak, yaptırarak ve sonsuza dek suçlanarak. her Havva kızının günlüğünde, her Ademoğlunun hayalinde hep bir parça ben olacağım.
...

LiLith de Ağlar Bazen

*Bu yazıyı yaklaşık 2,5 yıl önce annem öldükten bir süre sonra yazmıştım. O zaman da yazmanın acımı anlatmanın tek yolu olduğuna inanıyordum şimdi olduğu gibi.

İlk kez içim acıyor bu kadar.
kötüler üzülmez sanıyorsun değil mi?
her zaman ki gibi yanılıyorsun.
üzgünüm.
hem de senin asla anlayamayacağın kadar üzgün.
İLK KEZ yanlış yaptığımı kabul ediyorum.
İLK KEZ amacımı aştığımı kabul ediyorum bu gece burda.
onun yaptığı hiç birşeyi isteyerek yapmadığını ama benim tüm yaptıklarımın sonsuza dek hergün kalbime kızgın bir demirle damgalanacağını biliyorum.
İLK KEZ pişmanım belki de.
İLK KEZ senin gibi arkasına sığınacak bir günah keçisi aradım gecelerce.
ama olmuyor.
hiç birşey saklamıyor hatamın ruhumdaki damgasını.
yakuza olsam damgalarımı dövmelerle gizlesem...
sen görmezsin damgalarımı ama benim acım dinmez yine de.
herkesi kandırırım gülen yüzümle de beni kim kandıracak?
kim ısıtacak içimi, kim sarıp sarmalayacak yaramı?
benden başka kim anlayacak pişmanlığımı?
boyun eğmediğim, sayesinde şeytan olduğum Adem mi?
bana alternatif olsun diye yaratılan Havva mı?
.......
(yakuza: japon mafyası. işledikleri her suç için damgalanan ve bu damgaları saklamak için yaptırdıkları dövmeler giderek tüm vücutlarını kapladıkça mafya aleminde kıdem atlamış sayılan kişiler. )
(yakuza: 8,9,3 yani bizim 21 dediğimiz oyuna benzeyen bir kağıt oyununda kaybeden 20 rakamını simgeleyen rakam serisi. yakuza=loser denebilir)