Cumartesi, Aralık 18, 2010

Sakın Erteleme Hayatı!!!



Okul bitsin...
İş bulunsun...
Biraz zaman geçsin...
Paran biriksin...
Uygun zaman gelsin...


Ararsan çok bahane bulursun hayatı ertelemek için.
Yurt dışına çıkmak mı istiyorsun, hiç düşünme hemen git.
Dans kursuna gitmek istiyorsan git dans et. Sakın bekleme sana eşlik edecek birini.
Evinden mi bıktın, aç hemen interneti yenisini bul.
Tek başına ayakta kalmak için sürekli çırpınmaktan, her akşam bomboş bir eve dönmekten mi bıktın, hiç durma yak tüm köprüleri, değiştir seni mutsuz eden herşeyi.


Yeter ki mutlu et kendini!
Şikayet etme boşuna hayattan. Sen değiştirmezsen kimse değiştirmez hayatını.
Beklemekle olmuyor.


Ben bekledim, sen sakın bekleme!!!

Çarşamba, Aralık 15, 2010

Bir Kış Gecesi Masalı (Part II)

Elif ve Yusuf bir süre sessizce etrafı izlediler ve 5 yıl önce bu kafeye nasıl geldiklerini ve ne kadar heyecanlı olduklarını hatırlayıp gülüştüler. Havadan sudan konuşurlarken Elif'in aklına birşey geldi ve çantasını karıştırmaya başladı. Bir yandan da gülerek o gün iş yerinde olanları anlatıyordu.

-Biliyorsun aşkım, geçen hafta çekiliş yapmıştık yeni yıl hediyeleri için. Bana Selma çıkmıştı, benim ismim de Deniz'e çıkmış. Deniz'in ne kadar matrak olduğunu biliyorsun. Bana tek taş yüzük almış. Ah, işte burda bak. Çok şık bir mücevherciden almış, tabi gerçek pırlanta değil ama yine de oldukça pahalı birşey sanırım.

Yusuf, Elif'in son sözlerini duyup elindeki yüzük kutusunu gördüğü an kendini yumruk yemiş gibi hissetti. Kulakları uğulduyor, ağzından tek kelime çıkmıyordu. Elif anlatmaya devam ediyordu. Deniz, hediyeyi o bilindik "Tek taşımı kendim aldım" sözleri eşliğinde vermişti Elif'e; "Erkekleri beklersek ooo..." diye eklemeyi de unutmamıştı tabi ki. Kulaklarının uğuldaması geçen Yusuf, cebindeki tek taş yüzüğü sımısıkı kavradı ve güçlükle konuşmaya çalıştı.

-Şu Deniz, cidden alem bir kız. Çok güzel bir hediye bulmuş.
-Gerçekten de hem esprili hem de şık bir hediye.

Yusuf işi şakaya vurarak devam etti. Tüm sürprizi mahvolmuştu. Şimdi yeniden plan yapmak zorundaydı ve bu kez çuvallamamak için daha dikkatli olmalıydı. Öncelikle Elif'in nasıl bir evlilik teklifi hayal ettiğini öğrenmeliydi. Nasıl yapabilirdi bunu? Aklına Elif'in en yakın arkadaşı geldi, biraz yardım alma zamanı gelmişti.

Çarşamba, Aralık 08, 2010

Bir Kış Gecesi Masalı

...
Ne o parıldayan taş gerçek pırlantaydı, ne de o taşı saran halka altın. Ama Yusuf'un kalbi Elif için gerçek pırlantadan da altından da hatta o yüzüğün temsil ettiklerinden de daha değerliydi. Yusuf'la Elif'in birlikteliklerinin 5. yılı dolmak üzereydi. Yusuf, uzun zamandır evlilik teklifi için plan yapıyordu. Tam yeni yıl gecesi yapacaktı evlilik teklifini. Ama yüzüğü alıp kutusunu cebine attığı an o kadar bekleyemeyeceğini hissetmişti Yusuf.

Dışarısı çok soğuktu, insanlar tüm gün çalışmış olmanın yorgunluğuyla yüzlerine vuran şiddetli rüzgarın soğuğuyla baş etmekte zorlanıyor, mümkün olduğunca hızlı adımlarla evlerine gitmeye çalışyorlardı. Yusuf ne soğuğu ne de tüm gün ayakta çalışmanın yorgunluğunu hissediyordu. Tek düşüncesi bir an önce Elif'e ulaşmaktı. Elif'e sürpriz yapıp onu iş çıkışında şaşırtmaya karar verdi. Elif çalıştığı binadan arkadaşlarıyla sohbet ederek çıktı. Yusuf'u gördüğü ilk anda yaşadığı şaşkınlık hemen sevince dönüştü. İki sevgili el ele yürümeye başladıklarında Elif "Yemek yiyelim mi? Sonra da sinemaya gidebiliriz. Ne dersin?" dedi. Yusuf cevap vermiyordu. Bu sırada ilk kez buluştukları cafenin önüne gelmişlerdi. Yusuf hınzır bir ifadeyle "Hadi, biraz nostaljik takılalım bugün." dedi. Bu cafeye yıllardır hiç gelmemişlerdi. Daha doğrusu bu cafeye sadece ilk buluşmalarında nereye gideceklerini bilemediklerinden öylesine gelmiş ve bir daha da hiç uğramamışlardı. İçeriye girdiklerinde hatırladıklarından çok daha farklı bir mekan bekliyordu onları. Cafe değişmiş, gece kulübü gibi bir mekan olmuştu. Bu durum Yusuf'un canını sıkmışa benziyordu. Elif hemen "İstersen hiç oturmayalım." dedi. Yusuf, bir an duraksadıktan sonra Elif'in elini sıkıca kavrayarak ilk kez buluştuklarında oturdukları masanın yerine en yakın masaya doğru yöneldi.

Salı, Kasım 23, 2010

İşte Geldim Burdayım:)

Bu kez keyifli bir yazı olacak:)

Uzun zamandır yazmadım. Yazamadım, bir türlü beceremedim iki kelimeyi yan yana koymayı.


Bu akşam keyifliyim. Neden mi?

Depo, kasa, reyon, iş güvenliği ve insan kaynakları sınavları bitti. Tüm faaliyet raporlarım, sunumlarım, hedelerim hödölerim bitti :) İlk 3 ayı kazasız belasız atlattım.

Yarın akşam sevdiğimle buluşacağım ve Perşembe günüm tatil :) E bundan iyisi Şam'da kayısı!

Aslında yazılacak çok şey var ama henüz değil. Hayaller gerçeklere dönüşünceye kadar beklemeliyim.

İyi Geceler, Tatlı Rüyalar...

Çarşamba, Ekim 27, 2010

Having My Baby


Bugünlerde Glee'lye yatıp Glee'yle kalkıyorum:)

Having my baby
what a lovely way of saying
How much you love me.
Having my baby
what a lovely way of saying
What you're thinking of me.
I can see it your face is glowing

I can see it in your eyes.
I'm happy knowin' that you're having my baby.
You're the woman I love and I love what it's doin' to you.
Having my baby
you're a woman in love and I love
What's goin' through you.
The need inside you
I see it showin'
Oh
the seed inside you
baby
do you feel it growin'
Are you happy in knowin' that you're having my baby?

I'm a woman in love and I love
What it's doin' to me.
Having my baby.
I'm a woman in love and I love
What's goin' through me.

Didn't have to keep it
wouldn't put you through it.
You could have swept it from your life
But you wouldn't do it
no
you wouldn't do it.
And you're having my baby.

I'm a woman in love and I love

Cumartesi, Ekim 16, 2010

Belki de İlk Kez


farklı olsun bu kez her şey
             ...
bu kez sonuna kadar devam etsin, 
sonunda huzur olsun bu kez.

gözyaşı olmasın
pişmanlık olmasın
kaçış yolu aramaya gerek kalmasın bu kez.
           ...
oyun bozan olmak istemiyorum
kimsenin gözünde...

yorgunum...
güçlü değilim artık o kadar.

o kadar kırılgan ki ruhum...
yaralarımı saran o eli hiç bırakmak istemiyorum.

kimseyi kırmak istemiyorum artık.
ama kırılmak eğilip bükülmek de istemiyorum.

bu kez farklı olsun her şey.
nefes almak daha kolay olsun bu kez 

ve sadece bir kez.



Pazartesi, Eylül 27, 2010

denedim ama...

uzun zaman oldu yazmayalı.
                 ...
sanırım hâlâ hazır değilim yazmaya...

Pazar, Eylül 12, 2010

Başımı Dik Tutayım Derken Dikine Dikine Gittim

Hep böyle oluyor.
Savunmaya geçeyim derken saldırıya geçiyorum.
Yara almayayım derken yara açıyorum.
Kuyruğumu sıkıştırıp kaçmak ya da susmak yerine acı çekmek uğruna kuyruğumu dik tutmaya çalışıyorum.
Başımı dik tutmak için dikine dikine gidiyorum.
Sevilmediğimi düşündüğüm için nefret edilecek hale geliyorum.
Susmak istedikçe çığlık çığlığa bağırırken buluyorum kendimi.
Yaklaşmak istedikçe itiyorum herkesi.
Ne yapsam doğru olanı bulamıyorum.
Bile bile lades diyorum.
Üzgünüm...

Perşembe, Eylül 02, 2010

DeFacto


bu aralar tam bir alışverişkolik oldum. neredeyse hergün bişey alıyorum. tek suçlu DeFacto :p

DeFacto'da çalışmaya başladığımdan 4 gömlek, 2 pantolon ve 1 bluz aldım. işin güzel yanıysa tüm bunları toplamda 100tl'nin çok altında bir ücret ödeyerek aldım.

peki bu nasıl oldu?

DeFacto indirimleri sağolsun :D şu anda birçok yazlık ürün 9,99 ve 12,99. bu fiyatlara pantolon ve gömlekler de dahil.

iş hayatına yeni yeni girenler özellikle klasik kıyafet giymek zorunda olanlar içinler giysi almak ilk aşamada ciddi bir maddi çöküntü oluşturabiliyor ama DeFacto gibi markaların uygun fiyatları ilaç gibi geliyor insana. DeFacto'da indirime girmeyen ürünler bile çok uygun fiyatlı.

yakınlarda varsa bir DeFacto, bi göz atmakta fayda var bence:)


Pazartesi, Ağustos 30, 2010

Tenimden Önce Duvarlarım Var

uzun zaman oldu yazmayalı.

pek başarılı olmayan bir aile evine dönüş girişiminden sonra yine İstanbul'da, kendi evimdeyim. denedim geri dönmeyi ama olmadı işte. evden bir kez çıkınca bir daha geri dönülmüyor. kalanlar aynı kalıyor da giden fazlasıyla değişiyor. yumurta kabuğundan çıkıp kabuğunu beğenmez oluyor.

işin aslı insan bir kez herşeyi tek başına yapmaya ve yalnız yaşamaya alışınca bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. yattığın saat, kalktığın saat, izlediğin kanal, giydiğin etek... hepsi içinden çıkılmaz sorunlara dönüşebiliyor.

6 yıldır yalnız yaşıyorum. 6 yıl önce isteyerek aldığım bir karar bu. istemek kelimesi yetersiz kalıyor aslında; bunu elde etmek için kalan son gücümle savaşıp anneme meydan okuyarak geldim İstanbul'a.

ilk zamanlar çok zor oldu. Oktay, Derya, Pınar ve İpek Hoca olmasa belki de vazgeçip geri dönerdim eve. ama ilk yıl bittikten sonra herşey yoluna girdi. üstelik şansım yaver gitti; Evrim ve ailesi girdi hayatıma:)

ama hâlâ yolunda gitmeyen şeyler var. çocukluğumdan beri yaşadıklarım öylesine katılaştırdı ki içimi... aynı o şarkıdaki gibi tenimden önce duvarlarım var artık benim. herkesi sevemiyorum. kolay kolay güvenemiyorum ve beni mutsuz edecek hiçbir şeye katlanamıyorum.

sorun ne istediğimi bilmemek değil. istediğim şey için bana fırsat verilmemesi. lütfen kimse fırsatları kendin yaratacaksın demesin. çünkü artık öyle bir düzen yok. torpilin yoksa ister üniversite mezunu ol, ister iki dil bil... hiçbir faydası olmuyor.

neyse...

gelelim bu aralar ne yaptığıma. DeFacto'da işe girdim, Yönetici Adayı olarak, 20 gün oldu. şimdi de eğitimin 2. aşaması için otele gidiyorum.

ayrıntılaralarla yeniden karşınızda oluncaya dek iyi akşamlar:)

Salı, Ağustos 03, 2010

Justin Timberlake Yapar da Beren Saat Durur mu?


Patos Rolls reklamını ilk gördüğüm andan itibaren birşeyler yazmak istiyordum; bigumigu.com'un haberi tam üstüne geldi. Beren Saat'li Patos reklamının ilham kaynağı (?) olan reklama bigumigu.com'dan ulaşabilirsiniz.

Pepsi'nin 2 yıl önceki Super Bowl reklam filmini alıp içine Justin yerine Beren'i, Pepsi yerine de Patos Rolls koyunca süper bir reklama imza attığını düşünen reklamcılar sanırım "yaratıcılık" konusunda epey bir sıkıntıya düşmüş.

Aslında iki reklam filmini arka arkaya izleyince söylenecek söze gerek kalmıyor ama... Daha önce de reklamlarla ilgili bir yazımda Beren Saat'in oynadığı başka bir reklamı eleştirmiştim ama bu kez durum daha da vahim.

Pepsi içen kızın pipetten her çektiği yudumda Justin Timberlake'in uçarak ona yaklaşması neyse de cips yiyen birinin aynı şeyi yapması nasıl bir beyin fırtınasının sonucunda akla yatkın görünmüş anlayamadım doğrusu.

Bence bugüne kadar çekilen cips reklamlarının içinde en iyileri Patos Critos reklamlarıydı. Tek boyutlu cipslerden 3 boyutlu cipse geçişle bir anda 3 boyutlu olup seksileşen hatunlar güzel bir espriydi. Ama şu son reklamdan sonra o fikrin de benzer bir ilham kaynağı(?!) olup olmadığını merak ediyorum.

Pazar, Ağustos 01, 2010

Doğum Günü

Bugün benim doğum günüm.

24. yaşımı doldurdum; 25'e adım attım. Ne zaman 20'ydi ne zaman 25 oldu hiç anlamadım.

Yine yalnız geçireceğim doğum günümü. Hâl böyle olunca da keşke bugün hiç olmasaydı diye geçiyor içimden.

Yıllardır hep böyle oluyor. Yaz olduğu için herkes tatilde oluyor; ben de hep yalnız kalıyorum. Tabi ki istisnalar kaideyi bozmaz; arada sürprizli doğum günlerim de oluyor.

Neyse yine mızmızlanmaya başladım. Bu gecelik bu kadar yeter.

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

Belirsizlik

Bunca yıldan sonra hâlâ yolun başında olmak ve yolun beni nereye götüreceğini bilmemek beni mahvediyor.

Yine herşey muallak... Önümde bir sürü seçenek var ama hiçbiri tam bir seçenek değil aslında.

Ya tüm köprüleri yıkıp büyüdüğüm şehre geri döneceğim ya da kalan son gücümle asılıp hayata, beni büyüten, her anını yaşamayı sevdiğim şehre, İstanbul'a bir şans daha vereceğim.

Neyi nasıl yapacağımı bilmiyorum. Geri dönsem halletmem gereken o kadar çok sorun var ki... İstanbul'da kalsam yeniden iş aramam, hem çalışıp hem de formasyon almam gerekecek. Karar vermek o kadar zor ki... Karar vermekle de bitmiyor; işler karar verdikten sonra iyice karmaşık hale gelecek.

Hem aklımın hem de kalbimin kabul edeceği bir çıkış yolu istiyorum. Mümkün mü? Hiç bilmiyorum.

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

PR ve Reklam Çalışmaları


son günlerde fırsat buldukça ilgimi çeken tüm sektörlere şöyle bir göz atıyorum. hatta bazen durumu abartıp rapor hazırlayacakmışım gibi ciddi ciddi araştırma bile yapıyorum. bugünlerde taktığım konu PR çalışmaları ve tanıtım/reklam çalışmaları.

PR (Public Relations) adı üstünde Halkla İlişkiler", yani karşılıklı bir etkileşimin söz konusu olduğu, interaktif aktiviteler içermesi gereken bir çalışma alanı ama nedense çoğu markanın PR çalışmaları tek taraflı tanıtım çalışmaları gibi geliyor bana. günümüzde sosyal medya kullanılarak yapılan PR çalışmalarını reklam çalışmalarından keskin hatlarla ayırmak çok da mümkün değil. ama PR çalışmalarının amacı halkın gözünde marka imajını korumak ve marka bilincini oluşturmaksa öncelikle markanın imajını doğru şekilde yansıtacak çalışmalara imza atılmalı bence.

PR uzmanı ya da reklamcı değilim; doğal olarak bu konuda ahkâm kesecek de değilim. benimki naçizane amatör bir gözlem sonuçta. yine de eğer PR çalışmaları ve reklamlar mevcut ve potansiyel müşteriler için yapılıyorsa konunun uzmanlarının yanısıra benim gibi potansiyel müşterilerin de fikri önemli sanırım.


kötü örneklerden bahsedip sadece sorunuişaret etmekle kalmak istemiyorum. onun yerine iyi örneklerden bahsetmek daha faydalı olabilir.


sağa sola bakarken gördüğüm birkaç aktivite etkili PR ve reklam çalışmaları arasında gösterilebilir. örneğin Mavi'nin Uçuk Mavi adlı blogu güzel bir çalışma olmuş. Uçuk Mavi, blog yazarlarından Fashion Kido ile bir iş birliği yapmış, blogda Fashion Kido'nun kıyafet postları yayınlanıyor. bu postlarda sadece Mavi'nin ürünleri değil, başka markaların da adı geçiyor. postlara yorum da yapılabiliyor. bu durum Mavi'nin kendine olan güvenini ve dinamik imajını yeterince ortaya koyuyor sanırım.

fotoğraflar Mavi ürünlerinin, istediğiniz markayla ve istediğiniz ürünle kombinlenebileceğini, hergüne bir parça Mavi'yle renk katılabileceğini vurguluyor. ayrıca blogda sadece giyim kuşam ve Mavi ürünleri yok; aynı zamanda site ve mekan önerileri de yer alıyor. değişik konu ve içerikler blogu ilginç ve takip edilir hale getiriyor.

başka bir örnekler vermem gerekirse yine birçok marka hem ürünlerini tanıtıp hem de müşterileriyle yakın ilişkiler kurmak adına düzenlediği blogger aktivitelerinden bahsedebilirim. bu aktiviteler sayesinde potansiyel müşteriler yeni ürünlerle ilgili bilgileri takip ettikleri bloggerlar aracılığıyla öğrenmiş oluyor. bu aktiviteler doğru planlandığında doğrudan bir reklam kampanyası kadar yararlı olabilecek bir tanıtıma dönüşebilir.

aklıma şimdi gelen çok güzel bir PR çalışması daha var.
yeni rakı'nın "Gerçek sofralar, gerçek muhabbet..." konulu bir hikaye yazan 100 bloggerı güzel bir çilingir sofrasıyla ağırladığı aktivite bence süperdi. bir de o yazılar kitap olarak basılınca yeni rakı* benim gözümde tadından içilmez oldu:)

değişik sektörler için düzenlenen blogger aktivitelerinden de bahsedebiliriz. mesela "Eyvah Eyvah" ve birkaç film vizyona girmeden hemen önce bloggerlar için bir ön gösterim düzenlenmişti. bunlar dışında cocostar, gilette, uno, nokia ve hp'nin blogger aktiviteleri de bu alanda yapılan ilginç çalışmalardan.
*resim catalogs.com sitesinden alınmıştır.

Salı, Temmuz 06, 2010

Güne Güzel Başlayalım:)

Bugün güne güzel başlamak istiyorsanız mutlaka Tarik'ın linkine tıklayın ve fotoğraf portfolyosunu inceleyin. ben içlerinden bazılarına dakikalarca gözümü kırpmadan bakabilirim.

iyi fotoğraf çeken biri olmayı çok isterdim ama ben pek sabırlı biri olmadığım için iyi fotoğraf çeken biri de olamıyorum:( fotoğrafçılık gerçekten sabır isteyen bir iş.

ışığı ayarlamak, doğru açıyı yakalamak, fotoğrafı rötuşlamak... hepsini öğrenmek ve uygulamak zaman alıyor. Tarık, bu konuda oldukça başarılı. inanmazsanız kendiniz bakın:)

Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Şevval Sam ve Hafiflik - Eti Form Reklamı


"benim formda olmaktan anladığım hafiflemiş yaşamak."
...
"hafif yiyorum, hafif hissediyorum, hayatı hafife alıyorum."

hayat deniz kıyısında, pofuduk koltukların üzerinde yaşanırsa hafiflemek, kendinle barışık yaşamak, "hayatı hafife almak" kolay olur tabi.

reklamı her izlediğimde ben de Şevval Sam gibi hayatı hafife almak, bembeyaz uçuşan elbisemle iskelede hoplayıp zıplamak istiyorum ama maalesef gerçek hayat reklamlardakine hiç benzemiyor.

tabi ki biliyorum reklamların amacı izleyiciye bir rüya sunmak, ürünü cazip kılmak ve o ürünü alanları o reklamdaki gibi hissedeceklerine inandırmak. ama bu reklamı izlediğimde hafiflemek şöyle dursun, olduğum yerde giderek ağırlaştığımı hissediyorum. sanki bir anda hareket etmemi engelleyen görünmez prangalar sarıyor ayaklarımı.

sıradan insanların günlük hayatları geliyor gözümün önüne. hergün aynı saatte kalkmak zorunda olan, şehirden uzaklaşmanın hayalden ibaret olduğu bir düzene mahkum, izni olmayan, izni olsa bile tatile gidecek ekonomik gücü olmayan sırdan insanlar için Eti Form ancak anlık bir hafiflik hissi sunabiliyorken Şevval Sam'ın böylesine hafif hisetmesi beni biraz çileden çıkarıyor sanırım.

tarafsız bir gözle bakıldığında reklam çok huzur verici bulunabilir. gerçekten o hafiflik hissini de yansıtıyor olabilir. bisikletle gezen, çocuklarla dokuz taş oynayan, fazlalıklarını takmayan, "hayatı hafife alan" bir Şevval Sam, mutluluk hissi bile veriyordur sanırım bir çok izleyiciye.

peki ben neden bu kadar tepki veriyorum sıradan bir reklama? sanırım tamamen kişisel farkındalıkla ilgili. içinde bulunduğum(uz) koşulların hiç de adil olmadığını bile bile dünyaya umursamaz gözlerle bakıp hayatı "hafife" alamıyorum maalesef.

ama alabilenlere lafım yok. hatta zaman zaman onları kıskanıyorum bile. Matrix'in en çok hoşuma giden repiliği durumu anlatıyor sanırım:

"Ignorance is bliss."

Perşembe, Temmuz 01, 2010

Ah Bir Zengin Olsam...

neler yapardım?
  • kardeşime bir fon oluşturup küçükken isteyip de yapamadığım herşeyi yapması için fırsat tanırdım. ister basket kursuna gitsin, ister gitar... isterse her yaz yurt dışında bir kampa gitsin; hatta isterse yurt dışında okusun.
  • benim gibi imkanı olsa ölene dek öğrenci kalmak isteyen birine sponsor olurdum.
  • tezsiz yüksek lisans yapardım.
  • hemen MSA'ya kayıt olup hayallerimdeki şef ünvanına kavuşurdum.
  • şöyle küçük ama şirin bir ev alırdım, müstakil:) anneannemi de evin baş köşesine yerleştirirdim.
  • ispanya'yı baştan başa gezerdim.
  • gezmekten hevesimi alınca kendime küçük bir cafe açardım, içini de kitap, film ve kutu oyunlarla doldururdum. sadece öğrencileri işe alır, herkesin sadece kendi belirlediği saatlerde çalışmasını sağlayan bir çalışma düzeni ayarlardım.
  • evimin bir odasını eğlence odası olarak düzenlerdim. tilt, wii, dev ekran tv, karaoke...
  • başka bir odayı da kütüphane yapardım ve sanırım ordan hiç çıkmazdım.
  • çizim kursuna giderdim, creative writing atölyelerine katılırdım.
  • eminim daha güler yüzlü ve pozitif olurdum:p
  • gerçekten fırsat verildiğinde potansiyellerini sonuna kadar kullanmaktan kaçınmayacak insanları bulur, istedikleri fırsatı tanımaya çalışırdım.

daha neler neler yapardım da...


Salı, Haziran 29, 2010

Sindrella, Sinful Princess of Fairy Tales

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir aslında.


Esas kötülük şimdi başlıyordu. Periler görevlerini tamamlamayı başaramamışlardı. Engel olamamışlardı iyi kalpli Prens’in Sindrella ile evlenmesine. Artık herşey için çok geçti.

Herkesin kötü kalpli bir üvey anne sandığı peri anne ve iki kız kardeş artık eski hallerine dönmek zorundaydılar ama o kadar üzgündüler ki kanatlarına ve sihirli değneklerine yeniden kavuşacak olmak rahatlatmıyordu ruhlarını. Yıllarca yeryüzünde kalmış, Sindrella'ya gözcülük yapmışlardı. Kötü olmak zorundaydılar; tüm dünyanın iyiliği için onlar kötü olmak zorundaydı. Çünkü Sindrella doğarken bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük kötülüğü de beraberinde getirmişti Dünya’ya. Bu yüzden de onu durdurmak, ruhundaki kötülüğü yok edip Sindrella'yı kurtarmak için 3 peri görevlendirilmişti ama kimse bu sırrı bilmiyordu.

Bizim 3 güzel perimiz iyilik için kötü olmalıydı. Sindrella'ya kötülüğü öğretmek, içinde saklı olan bir parça iyiliği koruyup büyütmek için kötü olmalıydılar. Sindrella'yı kötülükten uzak tutmanın tek yolu onu kontrol altına almak; düşünmesini, fırsat bulup içindeki kötülükle arkadaş olmasını engellemekti. Uzun yıllar herşey yolunda gitmişti. Ama sonunda Sindrella’nın içindeki kötülüğün sebebi olan lanetli peri onu yeniden buldu. Herşey o kadar tersti ki... Kimse anlayamamıştı iyi ile kötünün farkını. Ne kral ne prens ne de diğerleri.

Sindrella külkediliğinden kurtulunca değişmiş eskisinden daha neşeli ve hareketli olmuştu. Üvey anne ve kardeşlerini affettiğini söylemiş onların da sarayda yaşamalarını istemişti. Periler bunun sebebini sezebiliyorlardı. Kötülük artık çok yakındaydı. Sindrella benliğini, karşı konulamaz kötülüğünü keşfetmenin sınırındaydı. Sonunda düğün günü gelip çattı. Aslında çok daha önce planlanan düğün Sindrella'nın bitmek bilmeyen istekleri yüzünden sürekli ertelenmişti. Ama artık herşey mükemmeldi. Periler üzüntülerini gizlemeye çalışıyorlardı. Görevleri düğünden sonra sona erecek ve artık Sindrella ile başa çıkmak insanoğlunun sorunu olacaktı. Çözümü olmayan bir sorun.

Genç peri Işıltı geceleri uyuyamaz olmuştu. Çünkü onun görevi diğer iki periden biraz daha farklıydı. O, genç Prens’i Sindrella'dan uzak tutmakla da yükümlüydü. Ama başaramamıştı. Sindrella kötülüğe kesin geçiş yaptığında ilk yara alacak olan Prens’ti. Prens’in Sindrella'dan uzak durması için elinden geleni yapmış; yoluna onlarca güzel kız çıkarmış; onun başka birine aşık olmasını beklemişti. Sonunda bizzat kendisi çıkmıştı Prens’in karşısına. Aslında tam da amacına ulaşmak üzereydi. Kötü kalpli perinin Sindrella'ya çekim büyüsü yapıp baloya gönderdiği o gece, Prens Işıltı’ya aşık olmak üzereydi ama kötü perinin büyüsüyle Sindrella’yı görür görmez herşeyi unuttu.

Işıltı bir çözüm bulamıyordu. Uyuyamadığı gecelerden birinde sarayın bahçesinde Prens’le karşılaştığında ona gerçeği anlatmak istemişti ama geçeği anlatması yasaktı. Görevini başaramamıştı ve artık kadere müdahale etme izni yoktu. Işıltı, eğer gerçeği anlatırsa sonsuza dek kanatlarını ve sihirli değneğini kaybedeceğini biliyordu.

Düğün günü geldiğinde Işıltı ortalarda yoktu. Sindrella buna pek de üzülmemişti. Işıltı'nın ayakaltından kaldırılması gerektiğini söylüyordu içinden bir ses. Sanırım düğünden sonra bu işle ilgilenmesi iyi olacaktı. Şimdilik Prens’in gözü Sindrella'dan başkasını görmüyordu ama bunun sonsuza dek devam edeceğinin garantisi de yoktu. Işıltı aslında adı gibi ışıldayan bir elmas kadar güzeldi bakmasını bilene. Güzelliğini gözler önüne sermiyor, içinde saklıyordu. Gözlerinin parlaklığı, bakışlarının hüznü ve minicik ellerinin sıcaklığı görmek isteyene gösteriyordu sadece kendini. Sindrella biliyordu. Ama henüz tehlike yoktu. Bu onun düğün günüydü ve hiçbir şey keyfini kaçıramazdı. Artık herşey hazırdı.

Tüm davetliler yerlerini aldığında Kral, Sindrella'yı Prens'e teslim etti ve düğün töreni başladı. Herkes Sindrella'ya hayranlıkla bakıyordu. Herşey kusursuz görünüyordu ama genç çift tam evlilik yeminlerini etmek üzereyken Işıltı birden havada beliriverdi. Kanatları vardı ve uçuyordu. Elinde de parıldayan bir değnek vardı. Davetlilerin ve Prens’in dili tutulmuştu. Bir tek Sindrella şaşırmamıştı. Herşeyi o anda anlamıştı Sindrella. İçindeki sesi daha kolay duyuyor ve ne yapması gerektiğini biliyordu artık. Yakınında duran meşalelerden birisini aldı ve herkesin şaşkın bakışları arasında Işıltı’ya fırlattı. Işıltı yanmamıştı ama korunmaya çalışırken dengesini kaybetmiş ve yere düşmüştü. Sindrella Işıltı'nın kalkmasına izin vermeden üstüne atıldı. Herkes kilitlenmiş gibi olanları izliyordu. Diğer iki peri de ne yapacaklarını bilmiyordu; peri oldukları anlaşılırsa sonsuza dek ceza alırlardı.

Işıltı, Sindrella’yı durdurmak için kanatlarından, sihirli değneğinden vazgeçmiş, kendini neler olacağını hiç bilmeden kaderin ellerine bırakmıştı. Artık herkes yere düşen Işıltı’ya ve kanatlarına bakıyordu. Sindrella, Işıltı’yı oradan oraya savururken etrafa peri tozları dağılıyor ve izleyen herkesin nefesi kesiliyordu ama Işıltı kendini savunmak için hiçbir şey yapmıyordu. Sonunda Kral kükreyerek durmalarını ve tüm bu kargaşaya son verip neler olduğunu açıklamalarını emretti. Sindrella’nın elinden kurtulan Işıltı, zorlukla ayağa kalktı ve ürkekçe Prens’in gözlerinin içine baktı.

Kendini toparlayan Sindrella, hemen diz çöküp ağlayarak Kral’dan ve halkından özür diledi sonra da şaşırtıcı bir hızla kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Masum ve mağdur prensesimiz, üvey annesini ve 2 üvey kız kardeşini cadılıkla ve büyücülükle suçlayıp hıçkırıklar ve gözyaşları eşliğinde onları Kral’a ve Prens’e zarar vermelerini engellemek için affetmiş gibi göründüğünü anlattı. Herşeyi düğünden sonra açıklayıp üvey anne ve kardeşlerinin zindana atılmasını sağlayacağını ama Işıltı’nın herşeyi göze alıp onları öldürmeye çalıştığını söyledi. Işıltı’nın ağzından tek bir söz çıkmıyordu. Etrafına bakınıp annesini ve kardeşini görmeye çalıştı kalabalığın içinde ama çabası boşunaydı.

Işıltı kanatlarıyla ortaya çıkıp Sindrella ona saldırdığı esnada, Peri Kraliçe saniyenin binde biri kadar kısa bir anda Işıltı’nın annesini ve kardeşini FairyLand’e almış ve Işıltı’yı tüm kalbiyle kutsayarak kendi seçtiği yolda kaderiyle baş başa bırakmıştı.

Işıltı’nın ve Sindrella’nın kaderi Prens’in ellerindeydi artık. Kral herşeyi dinlemiş ve Prens’e ne düşündüğünü sormuştu. Prens hala kötü kalpli büyücünün Sindrella’ya yaptığı çekim büyüsünün etkisindeydi ve Işıltı onun kalbine ulaşamıyordu. Prens, Sindrella’ya inanıp muhafızlara Işıltı’nın yakalanmasını emretti. O anda tüm ümitleri sönen Işıltı, bedeninde kalan en küçük sihir taneciklerini bile kullanarak Prens’in tüm gerçeği ruhunun derinliklerinde hissedip anlaması için bir sihir yaptı. Prens bir an sendeleyip yere düştü. Prens’in yere düştüğünü gören Sindrella’nın “Pis büyücü Prens’imizi zehirli büyüleriyle öldürüyor. Çabuk ona engel olun! Öldürün! “ diye bağırmasıyla saray muhafızları kılıçlarıyla acımasızca Işıltı’ya saldırdılar. Prens herşeyi görüyor, duyuyor ama engel olamıyordu. Sonunda toparlanıp ayağa kalkan Prens, koşarak kanlar içinde kalan Işıltı’yı kollarına alıp sarıldı. Ne olduğunu anlayamayan muhafızlar, Kral ve halk Prens ve Işıltı’ya şaşkınlıkla bakıyordu.

Işıltı kalan son gücüyle Prens’e onu çok sevdiğini söyleyebildi sadece. Prens, Işıltı’nın gerçeklik sihri sayesinde tüm gerçeği öğrenmiş ve aslında Sindrella’ya değil Işıltı’ya aşık olduğunu anlamıştı. Ama artık herşey için çok geçti. Işıltı son sihrini Prens’e gerçekleri göstermek için kullanmış ve ölümlü olmuştu. Muhafızların açtıkları yaralar ölümcüldü; Işıltı Prens’in kollarında son nefesini verdi. Tam o anda Sindrella başına gelecekleri tahmin ettiği için kaçmaya çalıştı ama çabası boşunaydı. Kral’ın emriyle Sindrella yakalanıp kimsenin yerini dahi bilmediği bir zindana atıldı. Prens ise ömrünün sonuna kadar Işıltı’nın aşkıyla ızdırap çekti. Ama her zaman olduğu gibi bu hikâyede dilden dile dolaşırken sürekli değişti ve mutlu sonla biten yalancı bir masala dönüştü.

Gökten 3 elma düşmüş; biri mutsuz Prens’e, biri ölümsüz aşka, biri de masalların hep mutlu sonla bittiğine hâlâ inanabilenlere…


* Resim http://farm4.static.flickr.com/3110/2319377876_c46750e573.jpg?v=0 adresinden alınmıştır.

Cuma, Haziran 25, 2010

Hadi, Biraz İspanyolca Öğrenelim!


Üniversite 3. sınıfta tanıştığım İspanyolca'ya aşık olmam beni tanıyanlar için çok da şaşırtıcı olmasa gerek:) O günden beri öğrendiklerimi unutmamak için arada bir herşeyi en baştan tekrarlıyorum.

Madem dünkü yazıda e-learning dedim, teknolojiyi ve sosyal ağları faydalı şekilde kullanalım dedim; işte ilk örnek benden olsun: brz ispanyolca çalışalım bugün:)

ilk olarak tanışma faslıyla başlayalım. (İspanyolca genel olarak yazıldığı gibi okunan bir dil olduğu için sadece gerekli yerlerde okunuşları parantez içinde yazıyorum)*

Konuştuğunuz kişi yaşıtınızsa ve arada resmiyet gerektiren bir durum yoksa adını aşağıdaki gibi sorabilirsiniz:

- ¿Como te IIamas? Adın ne? (Komo te yamas? olarak okunuyor)
- Me IIamo Rüya. Adım Rüya. (Me yamo Rüya.)

Ancak konuşulan kişi sizden büyükse ya da arada resmiyet varsa:

- ¿Como se IIama? Adınız nedir? (Komo se yama?)
- Me IIamo Esin Kaynal.

Klasik tanışma faslına devam edecek olursak:

- ¿De dónde eres? Nerelisin?
- Eres española. ya da Soy de España. İspanyolum / İspanya'danım. (Eres espanyola)
- ¿Dónde vives? Nerede yaşıyorsun?
- Yo vivo en Sevilla. Seville'de yaşıyorum (Sevilla -Seviya olarak okunuyor.)

Tüm bunları "siz" olarak sormak için de:

-¿De dónde es? Nerelisiniz?
- Eres española. ya da Soy de España. İspanyolum / İspanya'danım. (Eres espanyola)
- ¿Dónde vive? Nerede yaşıyorsunuz?
- Yo vivo en Sevilla.

Büyük ihtimalle sizin de farketmiş olduğunuz gibi İspanyolca'da fiillerin çekimleri kişilere göre değişiyor.

şimdi de çok kullanılan birkaç fiile göz atalım:

estar: olmak
trabajar: çalışmak (iş)
estudiar: okumak, ders çalışmak
comer: yemek yemek
beber: içmek
querer: istemek
hacer: yapmak
hablar: konuşmak

ilk fırsatta da öznelere ve fiil çekimlerine bakarız:)

*İspanyolca'da 2 adet "L" yanyana gelince "y" olarak okunuyor.
*ñ - "ny" olarak okunuyor.

Perşembe, Haziran 24, 2010

i-touch, i-phone, i-pad, e-book, e-trade, e-learning...


sanırım artık herşey ya "i" ya da "e" ile başlıyor.

herşey küçüklü büyüklü bir sürü ekranın içinde.

internete kablosuz bağlanabilen herhangi bir cihazınız -telefonunuz, netbookunuz ya da i-pad'iniz- varsa her an her yerde internete girebilir twitter, facebook ya da friendfeed'ten arkadaşlarınıza nerde, ne yaptığınızı anlatabilirsiniz.
hiç öyle buluşmaya, karşılıklı oturup sohbet etmeye gerek yok(?!). zaten zaman da yok. herkesin işi gücü, dizisi, filmi, blogu ya da ilgilenmesi gereken bir sitesi var.

neyse ki neredeyse hepsi dokunmatik olan son teknoloji cihazlar bize 7/24 hayata dokunma(?!), arkadaşlarımıza, iş dahil tüm sosyal çevremize "connect" olma fırsatı sağlıyor.
ama aslında dokunmatik ekranlar sayesinde dokunduğumuz hayatlar ve kurduğumuz "connection" ekranın soğuk yüzeyine kadar uzanıyor.

yani aslında elimiz ne hayata değiyor ne de arkadaşlarımıza.
gelişen teknoloji ve sosyal ağlar aracılığıyla gittikçe hayattan kopup bir ekrana bağ(ım)lı hale geliyoruz. kafamızı elimizdeki ekranlardan kaldırıp etrafa bakmıyoruz; plaja da gitsek yemeğe de gitsek yaptığımız şey aynı: bir siteye gittiğimiz mekanla ilgili yorum bırakmak, şu sitenin "ne düşünüyorsun?", sorusuna bu sitenin "neredesin?" sorusuna cevap yazmak.

tüm bu siteler, bloglar, son teknoloji cihazlar kötü, tu kaka demiyorum tabi ki. zaten desem şu anda masamın başında oturmuş bu bloga yazı yazıyor olmazdım. demek istediğim tüm bunların bir limiti olmalı.

bağlantılarımız kablosuz internet üzerinde havada uçuşan toz zerecikleri gibi kalmamalı. arkadaşlarımıza dokunmatik ekranlar aracılığıyla "dürterek" değil yüzyüze bakıp konuşarak dokunmalıyız.

hayatı, twitter'a yazılacak bir"@Bosphorus" ya da "@Paris" iletisi ile herkesi çatlatmak uğruna yaşamak saçma değil mi?

ya da güzelim Boğaz manzarasının tadını çıkarmak varken dokunmatik ekranınıza gömülüp "@Boshorus..." yazmaya çalışmak ne kadar sağlıklı?

keşke insanlar bu üstün nitelikli cihazları ve sosyal ağları gerçekten kullanmayı bilse de keşfettiğimiz her şeyi büyümeyi becerememiş şımarık çocuklar gibi oyuncağa çevirmekten hep beraber kurtulsak.

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Bazen Hayat

bazen zorlar hayat sizi hiç yapmak istmediğiniz şeyler yapmaya.
birinin hayallerini yıkmaya...
birinin umutlarını elinden almaya...
bazen de kendi kendinize işkence yapmaya.
bazen alır elinizden tüm gücünüzü hayat.
ne kolunuzu kaldıracak güç bırakır,
ne de istek, doğrulup ayağa kalmaya.
bazen zorlar hayat sizi,
köşeye sıkıştırır, sindirir belki.
dişinizi sıktıkça,
ayakta kalmaya çalıştıkça,
destek almadıkça daha da ağırlaşır bedeniniz.
sonunda en zoru da bittiğinde
artık taşıyamaz omurganız benliğinizi.
gerildikçe gerilen kaslar
içinize dolan gözyaşlarıyla boşalıverir bir an.
işte o an beden ağır bir külçeye dönüşür,
bağışıklık sisteminiz yok oluverir sanki
ve siz tüm kötülüklere, tüm zalimliklere ve tüm hastalıklara karşı
savunmasız,
yapayalnız,
güçsüz
kalıverirsiniz yorgun bedenizin sizi taşıyabildiği son noktada.
...
gerçi ben alışığım külçe gibi yığılan bedenlere. her daim bir daha ki dalgayı bekliyorum.
...
hayat bana karşı mı bu kadar zorba sadece?
tabi ki değil biliyorum.
o kadar fazla ki dalgalar, sadece beni boğmakla dinmez bu denizin öfkesi ya da belki sadece benle uğraşmak o kadar eğlenceli değildir.
...
bazen gücüm tükenmiş gibi geliyor ama öyle bir bünye var ki kalkıyor yine ayağa ve devam ediyor bir şekilde. iyi mi kötü mü bilmiyorum ama yapacak bişey yok insan ayak direyemiyor benliğine:)

Perşembe, Haziran 17, 2010

Hadi, Bir Motivasyon Listesi Yapalım:)


Uzun süredir düşünüyorum: Tüm bu insanlar her gün aynı çatı altında saatlerce ve bazen güneş ışığı bile görmeden nasıl çalışıyor?
Herkesin kendine göre bir açıklaması vardır ama her şeyden önce yaşayabilmek için "para"ya ihtiyaç duymamız geliyor sanırım. Aslında bu cevap bana çok ironik -hatta- komik geliyor.

"Yaşamak" fiilinin tanımını yaparken sadece yeme, içme, uyuma gibi temel ihtiyaçlarımızın karşılanması ve kalbimizin atması, nefes almamız gibi hayati olguları baz alırsak "yaşamak için para kazanma zorunluluğu" kabul edilebilir bir mantık içeriyor.

Ama...

"Yaşamak" fiilinin tanımını biraz genişletip içine biraz zevk ve eğlence katmaya kalkarsak yaşamak için çalışma zorunluluğu ironik bir hal alıyor. Çünkü tüm gün çalışan bir bireyin kendine vakit ayırıp "hayattan zevk alarak yaşamak" için pek de fırsatı kalmıyor.

Haftanın 5-6 gününü çalışarak geçiren birinin tek tatil gününde önünde 2 seçenek oluyor. Ya herşeyi boşverip gezip tozacak, keyfine bakacak ya da ev temizliği, çamaşır, ütü, yemek, kişisel bakım derken tüm gününü evde geçirip dinlenmeye bile fırsat bulamayacak. Tabi bir de 3. seçenek var ki pek de tercih edilesi değil. Tatil günü yataktan çıkmadan T.V, kitap, müzik eşliğinde geçirebilir ama bir süre sonra da biriken işlerle ve sitem edip aramayı kesen arkadaşlarla başbaşa kalmak kaçınılmaz olacaktır.

Şimdi gelelim yazıya başlamamdaki asıl soruya:

"İnsanların çalışmalarını sağlayan asıl motivasyonları nerden besleniyor?"

Kendi adıma konuşmam gerekirse ben sadece "yaşamak için çalışmak" kalıbını esas alarak kendimi motive edemiyorum. Devam etmek için sürekli yeni bir madde eklemeliyim motivasyon listeme. İşte benim listemden birkaç örnek:

  • Evde boş boş oturmak insanı bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Çünkü yapılacak farklı birşey kalmıyor.

  • Arkadaşlarımın çoğu çalıştığı için plan program onlara göre yapılıyor ve zamanımın çoğunu yalnız geçirmek zorunda kalıyorum.

  • Hazıra dağ dayanmadığı için kenardaki para azaldıkça özgürlüğüm kısıtlanıyor ve panik başlıyor.

  • Evde boş boş oturunca sürekli yemek yapıp yemekten kilo alıyorum.

  • Çalışmadığım için doğal olarak emeklilik hayalleri(?!) kuramıyorum:p

Bunlar çalışmazsam olacaklar. Bir de çalışırsam ne kazanıyorum kısmı var tabi:)

  • Düzenli bir gelir elde etmek kredi kartları ve alışveriş isteği ile doğru orantılı bir mutluluk sağlıyor:)

  • Vaktimin çoğu işte geçtiği için boş kalıp da sıkılacak fırsat olmuyor.

  • İş çıkışı arkadaşlarla buluşup birşeyler (özellikle de 4 zeytinli Martini) içmek iyi geliyor.

  • "İş işte, eş eşte" mantığıyla her gün yeni fırsatlar kapıyı çalıyor. Tabi ki sadece "iş" kısmını kastediyorum:)

  • Sorumluluk üstlenmek ve o sorumluluğun altından kalkabilmek garip bir neşe veriyor.

  • Doğru yapılan bir işin 2.-3. kişiler, özellikle de işverenler tarafından takdir görmesi acayip bir egosal tatmin sağlıyor.

  • İşe girdikten sonra hedef listenizdeki bir maddeye tik atıp sıradaki hedefe geçmek başlı başına bir motivasyon kaynağı haline geliyor.

Aklıma ilk gelenler bu kadar ama dediğim gibi kendim için her gün yeni bir motivasyon kaynağı bulmam gerekiyor.

Umarım siz benden daha azıyla motive olabiliyorsunuzdur:)

Çarşamba, Haziran 16, 2010

"Lying on the Couch" by Irvin Yalom


Yanılmıyorsam lise sondaydım ve herkesin elinde bir Irvin Yalom kitabı vardı. O zaman pek ilgimi çekmemişti. Zaten psikiyatrist ve psikologlarla fazlasıyla içli dışlı olduğumdan bu durumu ve psikoterapi mevzusunu bir kitaptan okumaya pek ihtiyacım yok diye düşünüyordum.

Yıllar sonra
Divan'ı ev arkadaşımın kitaplığında görünce alıp göz atmak istedim. Kitabı bir kez elime alınca da ne zaman başladım, ne zaman sonuna geldim pek anlamadım.

Kitap, oldukça deneyimli ve saygın bir psikoterapist olan Seymour Trotter'ın bir hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin incelenmeye alınmasıyla başlıyor. Seymour, tüm ayrıntıları genç doktor Ernest Lash'e anlatıyor ve incelemenin sonunda Seymour meslekten men cezası alıyor. Kitabın ilerleyen bölümleri ise Ernest Lash'in kendi psikoanalistiyle ve hastalarıyla ilişkileri etrafında yoğunlaşıyor.

Kitabın orjinal ismi çok manidar. İngilizce'de "yalan söylemek" ve "uzanmak" fiillerinin aynı şekilde yazılması sayesinde, "Lying on the Couch" aynı anda hem terapi esnasında divanda uzanan kişiye hem de onun yalanlarına gönderme yapıyor ki ben bu kelime oyunlarına bayılıyorum. İngilizce bu konuda çok zengin bir dil. Keşke Türkçe'de de benzer kelime oyunlarını yapmak bu kadar kolay olsa.

Divanda yalan söyleyen karakterlere gelince, kitabı ilginç kılan şeyin bu karakterlerin varlığı olduğu söylenebilir. Kitabın iki terapisti de hastalarının yalanlarına hiç kuşku duymadan inanıyor. Hem deneyimli ve kendinden son derece emin Marshal Streider, hem de terapisini tam bir dürüstlük ve açıklık üzerine temellendirmeye çalışan Ernest Lash, inkar edilemez şekilde hastalarının oyununa geliyor. Ki bu durumda zaten kitabın temel aldığı ironilerden birisi.

Kitap, okuyucuyu hasta - terapist ilişkisinin mahremiyeti, samimiyet seviyesi ve sınırlar üzerine düşünmeye sevkediyor. Kitap, Ernest'ın "güçlü erotik aktarım" olarak nitelendirdiği hasta ve terapist arasındaki cinsel fantazileri de gözler önüne seriyor.

Kitaptan kendi adımıza faydalanabileceğimiz birçok şey öğrenmek mümkün. Hiçbir durumun gerçekten içinden çıkılamayacak kadar kötü olmadığı ve intikam almaya çalışmak yerine öfkemizden kurtulup kendi yaralarımızı iyileştirmeye çalışmamız gerektiği en açık iletiler.

Bir dahaki kitap incelemesinin konusu sanırım "Nietzche Ağladığında" olacak:)

*Resim http://img695.imageshack.us/i/koltuk.jpg/ adresinden alınmıştır.

Salı, Haziran 15, 2010

Hiç Nefes Almadan Çalışırsam 2044(?!) Yılında Emekli Oluyorum!

2044 yılını görürsem sanırım en büyük hediyem(?!) emeklilik olacak!

Dün aklıma esip emeklilik yılımı hesaplayınca karşıma "01.08.2044 tarihinde emekli olabilirsiniz." diyen bir tablo çıktı.

Başka söze gerek yok sanırım:(

Cumartesi, Haziran 12, 2010

Kızım, sen sakın öyle elin erkekleriyle öpüşme e mi?

Başlıktaki cümle bizzat anneanneme ait bir yapıttır ve tüm hakları saklıdır :p
*Aşağıda geçen isimleri değiştirerek yazdım ki özel hayata müdahale olmasın:p

Sanırım 2-3 yıl önceydi, en yakın erkek arkadaşımın sevgilisi İstanbul'dan Manisa'ya geldi ve 1-2 gece bizde kaldı. İşte bu cümle de o zamandan kalan bir mevzudan sonra döküldü anneannemin dudaklarından.

Selim*, kız arkadaşı Selen*'i akşam kalması için bize getirince, ananem de "Yemek hazırlayalım, hep beraber yeriz, sen istersen sonra gidersin Selim" diyerek mutfağın yolunu tuttu. Ben de odanın kapısını kapatarak mutfağa yardıma gittim.

Ananem bir süre Selim'in ne kadar iyi bir çocuk olduğundan, ama yine de kızın İstanbul'dan kalkıp taa Manisa'ya gelmesinin pek de doğru olmadığından, ailesinin ne kadar merak edeceğinden falan dem vurdu. Sonra da birden biricik muhabbet kuşunu kafesten çıkarıp brz uçsun diye Selimlerin oturduğu odaya saldığı aklına gelince hemen odaya geri gitti.

Ananem kapıyı birden açınca uzun süredir yüzyüze görüşemeyen çifte kumruları kapalı olan kapının verdiği rahatlıkla öpüşürken basmış. Odadan hemen çıkmayı akıl edemeyen ananem, kem küm ederek kuşunu yakalayıp kafese koymuş ve hemen mutfağa dönmüş. Mutfağa geldiğinde aramızda geçen diyalog aynen şöyleydi:
ananem: "Ay ben ne ettim, niye kapıyı çalmadım, çocukları utandırdım... bıdı bıdı.. (bu arada yüz kıpkırmızı:)
ben: " N'oldu ya anane?"
ananem: "Ay kapıyı çalmadan daldım odaya. Çocukları öpüşürken bastım. Ay çok ayıp oldu... bıdı bıdı bıdı..."
ben: "Aman anane ne olcak ya sen de"
ananem: "Aman kızım, sen sakın öyle elin erkekleriyle öpüşme e mi?"
ben: puahahaha:D :D
ananem: "Yani hiç yapma demiyorum daa... Hani başkalarının evinde yapma e mi kızım"
ben: "Olur tabi, ananecim. Söz kendi evimizde öpüşürüz biz :D."
ananem: "Bak edepsize, hiç utanıp sıkılmıyo! Neler diyo bana!" (sinirli gözükmeye çalışsa da bir yandan kendini tutamayıp gülüyor)

Neyse akşamın geri kalanını bu konuyu hiç açmadan vukuatsız bir şekilde tamamladık ve Selen planladığımız gibi 1-2 gün bizde kalıp İstanbul'a geri döndü. O günden beri bu diyalog her aklıma geldiğinde ananemin kulaklarını çınlatıp kopuyorum.


Anneannecim merak etmek, mümkün mertebe sözüme sadık kalmaya çalışıyorum:)

Çarşamba, Haziran 09, 2010

Blog Teması Değiştirmek Ne Zormuş!

saatlerdir uğraşıyorum. orası eksik, burası yanlış, şurası error veriyor! peh!

ama sonunda bitti. daha da sittin sene değiştirmem temayı herhalde. neyse gelelim temayı nerden bulduğuma: bttemplates.com

çok güzel blogspot temaları var ama uyarmadı demeyin: öyle indirdim yükledim bitmiyor maalesef. eğer benim gibi html'den anlamıyorsanız eksikleri hataları düzeltmek delirtebilir. gerçi şöyle de bir yardım sayfası yapmışlar.

ben şu anki temayı ilk gördüğümde çok beğenmiştim ama bu kadar uğraşınca brz soğudum sanırım :p

Salı, Haziran 08, 2010

Yeni İşim:)

ne dediğinizi duyar gibiyim:)

"bakalım bu kez ne kadar sürecek ya da Rüya ne kadar dayanacak?"

ama sanırım bu kez biraz daha farklı. ilk günlerde çok yorulsam ve zorlansam da şu an herşey yolunda görünüyor. yani umarım bu kez gerçekten çoook uzun sürer:)

yeni işimi seviyorum. haftanın 6 günü akşam 7'ye kadar çalışıyorum; patronum biraz sert mizaçlı ama çok iyi birisi:) bana herşeyi tek tek gösterip anlatıyor.

çalıştığım firma bugüne kadar sadece restoran sektöründe faaliyet gösteren bir firmaydı ama şu anda büyüyor ve yeni bir sektöre giriş yapıyor. herşey yolunda giderse ileri de firma içinde yükselebilirim. tabi bu en az 3-4 yıl sürer yani henüz hayal kurmak için çok erken.

işe başladığım hafta ales için de çalışmaya başladım. işletme ya da insan kaynakları yüksek lisansı yapmayı düşünüyorum. henüz karar vermedim ama sanırım işletme lisansı yapınca daha fazla alanda ilerleme seçeneği elde edebilirim.

yeni iş, yeni hedefler, yeni bir dönem ve 2 ay sonra yeni bir yaş...

bu kez somurtmak yerine gülümseyip evrene olumlu sinyal göndermeye çalışıyorum ama sanırım benim olumlu sinyallerimde bir sorun var:p bu yüzden lütfen siz de benim için güzel şeyler olmasını dileyin ki kırılsın şu şeytanın bacağı:)

Pazartesi, Haziran 07, 2010

Yalnızlık Güzeldir Bazen



dün tatildi ve ben tek tatil günümde yalnızdım. arkadaşlarım şehir -hatta- ülke dışındaydı.

erken başladım güne güzel bir kahvaltıyla. yağmurun sesini dinledim cam önünde. sonra yollara vurdum kendimi. istiklal'i adımladım bir uçtan bir uca.

ya tüm sevgililier yağmur altında el ele taksim'e akın etmişti dün ya da ben özellikle onları farkediyordum yalnızlığıma inat.

bakmayın şikayet eder gibi olduğuma. aslında oldukça güzel bir gündü. uzun zamandır ertelediğim, fırsat bulamadığım şeyleri yapabildim sonunda. alışveriş yaptım, saçımı kestirdim, ılık bir duş alıp, mum ışığında müzik dinledim.

zaten ben hiç yağmurdan ve yalnızlıktan şikayet edenlerden olmadım. lisedeyken de ne zaman böyle bahar/yaz yağmuru yağsa dışarı atardım kendimi, herkes kaçışırken ben salınırdım boş sokaklarda. tabii o zamanlar yağmur şiddetlenirse kimin kapısını çalacağımı, hangi dosta sığınacağımı bilmenin rahatlığı vardı. kimbilir kaç kez okulu kırmışımdır yağmurda edilen sohbetlere doyamadığım için.

...

okulu asardaım
dünyaya küserdim
dalıp da giderdim
gözlerinin içine

...

bugün de yağmurlu hava. dünkü hafif hüzün bugün huzura bıraktı yerini. umarım sizin için de öyledir:)

*Fotoğraf http://img147.imageshack.us/i/70629751si2.jpg/ adresinden alınmıştır.

Cuma, Haziran 04, 2010

Sihirli Asa mı Arıyorsun? D.Günü(m:) İçin Hediye Önerileri



Bu Sihirli Asa ile ister TV sesini aç, ister kanalları değiştir, istersen odanın ışıklarını aç kapat!

doğum günlerini ve yıldönümlerini sevmeme rağmen hediye seçme olayı genelde kabusa dönüşüyor. hediye alınacak kişi dişi olunca seçenek bol olduğu için nispeten daha kolay ama bir erkeğe hediye almak acayip zor -en azından benim için-.

parfüm, gömlek, t-shirt, cüzdan, küpe vs. yıllardır alınıp verilen sıradan hediyeler. ama son yıllarda hediye konsepti çok değişik bir hal aldı. bir sürü eğlenceli, yaratıcı ve gerçekten işe yarayan hediye seçeneği sunan siteler de sürekli artıyor. bu siteler arasında en çok sevdiğim BuldumBuldum.com. resimdeki sihirli asa da buldumbuldum.com'da satılan bir ürün.

sitedeki hediyelerin hepsi esprili ve kullanışlı şeyler. hediye alacağınız kişiyi iyi tanıyorsanız hoşuna gidecek esprili bir hediye bulmak için bu site tam aradığınız yer olabilir.

bunlar da benim favorilerimden birkaç tanesi.

Şişe Kapağı Tripod
Cable Yoyo
Pop
Sihirli Asa
Driin
Dokunmatik Ekran Kalemi
Şok Quiz

*sanırım benim için -genel olarak- esprisinden çok işlevsellik önemli.

Çarşamba, Haziran 02, 2010

Dur Bi İçerde Yiyeyim Dayaamı, Ev Soğumasın (?!)



Bu nasıl bir zekadır, nasıl bi çocuktur! Bazen Fırat*ın ete kemiğe bürünmesini ve tombul yanaklarını sıkıp ısırmayı istiyorum:))

Volkan'la ne zaman konuşsak kesinlikle arada Fırat'ın muhteşem repliklerini kullanırız.

"En birinci benim ki!"

Kulakların çınlasın Volkancım. Özledim seni:(

Fırat'ı bilen herkes kendinden bir parça buluyordur sanırım onda. Alışverişe gönderildiğinde para üstüyle bilumum şeker, sakız, leblebi tozu vb. alıp geri dönmeyen çocuk var mi ki yeryüzünde?

Fırat'ın bu kadar çok sevilmesinin diğer bir sebebi de onun bizim çocukluğumuza daha çok benzemesi. Şimdiki çocuklar Fırat gibi değil. Sokakta bulduğu kabloyu eve getirip de onunla oynayan kaç çocuk tanıyoruz?

Devir teknoloji devri; çocuklar bilgisayarla, oyun konsollarıyla, robotumsu oyuncaklarla büyüyor. Ama biz çocukken Fırat gibiydik -en azından ben ve arkadaşlarım-. Akşam ezanına kadar sokakta oynar, ezanla koşa koşa eve giderdik. Yaz akşamlarında hızla yenen yemeğin ardından yine sokağa atardık kendimizi. Minderlerden kaleler, evler, arabalar yapar; çamurdan kendimizce şahaserler yaratırdık.

12 yaşındaki erkek kardeşime bakıyorum. Okuldan geliyor, oyun oynamak için dışarı değil dört duvar kapalı bir cafeye gidiyor, ordan geliyor ya televizyon başına ya bilgisayar başına oturuyor. Zaman değiştikçe kendimi daha şanslı hissediyorum. İyi ki çıkmaz sokakta, teraslı müstakil bir evde büyümüş; iyi ki sokaklarda düşe kalka yakartop, saklambaç, kuka, istop oynamış; ip atlamış ve en önemlisi de gerçekten Fırat gibi çocuk saflığıyle büyümüşüm. Sanırım işte tam da bu yüzden seviliyor Fırat:)

*Fırat'a hayat veren çizer: Uğur Gürsoy

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

BleachMania


Son 2 haftadır delicesine bir tutkuyla Bleach izliyoruz Evrim'le.

Yaklaşık 80 bölüm izledik. Bir başlayınca bağımlılık yapıyor; Bleach'le yatıp Bleach'le kalkar olduk. Rüyamda bile Ichigo ve Ishida'yı görür oldum:)

Bleach, Shinigami (ölüm tanrısı) Rukia Kuchiki'nin bir hollowla (şeytani ruh) çarpışırken yaralanıp güçlerini Ichigo'ya aktarmasıyla başlıyor. İlk bölümler Ichigo'nun Rukia yerine Shinigamilik görevini üstlenip hollowlarla uğraşmasıyla geçiyor. İlerleyen bölümlerde Shinigami güçlerini Ichigo'ya devreden Rukia'nın cezalandırılmak üzere Soul Society'e götürülmesi ve Ichigo'yla arkadaşlarının onu kurtarma çabaları anlatılıyor. Her bölümde yeni bir karekter katılıyor ve yeni yetenekler ortaya çıkıyor.

Shinigamilerin güçleri de ilerleyen bölümlerde ortaya çıkıyor. Her Shinigaminin farklı bir özelliği ve adı olan zanpakutou.su yani özel bir kılıcı var. Gücünü kullanmakta ustalaşan Shinigamiler bir üst seviye olan Bankai'yi kullanabiliyor. Tabi ki baş kahramanımız Ichigo'nun zanpakutou.su acayip karizmatik.

Bleach'teki her karekterin kendine has bir garipliği var. Yıllardır anime izlesem de, anime dünyasının aşırılıklarına ve abartılarına alışkın olsam da bazı karekterlere ve abartılara tahammül edemiyorum. Bleach söz konusu olduğunda katlanamadığım karakter Ichigo'nun babası. Adam çatlağın önde gideni, olur olmadık yerde Ichigo'ya saldırıyor. Tabi çoğu zaman Ichigo tarafından pişman ediliyor ama yine de vazgeçmiyor.

Bleach'in ana karakterlerine dönersek Ishida ve Rukia oldukça karizmatikken Inoue Orihime bir o kadar saf, naive bir karakter. Ichigo'yla sürekli çatışma ve yarış halinde olan Renji karekteriyse karizmatik görüntüsünün altında hafif bir aptallık barındırıyor gibi. Chad'a gelince, neredeyse hiç konuşmayan bu karekterin sesini fazla duymadığımız gibi yüzünün yarısını sürekli kapatan saçları yüzünden aynı anda iki gözünü görmek de pek mümkün değil.

Soul Society'nin birbirinden egzantrik(?!) "captain" ve "lieutenant"ları de Bleach'i eğlenceli kılan karakterlerden. Karşısında dişe dokunur bir rakip bulunca sevinçten deliye dönen Kenpachi ve pembe saçlı minik ekürisi oldukça tezat ama bir o kadar da uyumlu aslında. Sanırım Kenpachi,Bankai'si olmayan -eksikliğini de duymayan- tek captain olan.

Böyle anlatmakla olacak gibi değil bence hemen bulup indirin bilgisayarınıza sonra da oturup zevkle izleyin:)

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

En Büyük Düşman Kendi Kendimize Yarattığımız Engellerdir

Az önce bir mülakattan çıktım. Sabah da bir mülakatım vardı.

Aslında biraz üzgün ve umutsuzum şu an. Çünkü biliyorum ki ya çok fazlayım ya çok az.

Nedense benim grilerle aram hiç iyi değil. Hep siyah, hep beyaz.

Kendimize bir amaç seçtiğimizde karşımıza çıkan en büyük engel kendi kendimize yarattıklarımız sanırım. Tıpkı benim yıllardır yaptığım gibi. Kendime en uygun işi bulmak istiyorum. Elimden gelenin en iyisini yapabileceğim işte çalışmak istiyorum. Ama gel gör ki bir türlü elde edemiyorum istediğimi.

Şimdiye kadar birçok işte çalıştım. Ama yaptıklarım arasında bir tek editörlüğü sevdim. Peki neden devam etmedim? İşte cevap:

Doğru işi bulmak doğru yeri bulduğunuz anlamına gelmiyor her zaman!

Doğru yeri bulmak daha önemli çünkü doğru yer sizi geliştirip, fırsatlar sunacak ve bir adım ileriye götürecek. Bence en büyük şans da bu zaten.

Artık kaçacak yerim kalmadı. Tüm hamleler tükendi. Manevra alanım yok. Yine de yenilgiyi kabul edip geri adım atmamak için son kuvvet ileri atılmaya çalışıyorum. Bir adımlık yer açılsa, biliyorum ki gerisini halledeceğim.

Cuma, Mayıs 21, 2010

İki Mülakat Arası Blog Molası:)

Az önce bir mülakattan çıktım, içerik editörü pozisyonu için. 13:30'da başka bir mülakatım var ben de bir blog molası vereyim dedim:)

Son birkaç gündür sürekli mülakatlara gidiyorum. Hepsi iyi geçiyor ama geri dönen yok. Sebepleri az çok tahmin edebiliyorum. İş ararken en çok deneyim konusuna takılınıyor. Genelde herkesin ilk sorusu "Deneyimleriniz neler?" oluyor. İşe girmeden deneyim kazanmak mümkün değil, e deneyimi olmayanı da işe almıyorlar(?!). Bu durumda normal bir insanın işe girmesi nasıl mümkün olur bir türlü kavrayamıyorum.

Bazı işverenler daha düşünceli olabiliyor tabi haklarını yemeyelim. "Öğrenirsin, biz yardım ederiz" vb. diyenler çıkıyor bazen. Ama genelde açık pozisyonla ilgili deneyim sahibi olanlar tercih ediliyor.

Moral bozmak istemiyorum ama bu devirde üniversite mezunu olmak da, çalışkan olmak da, hırslı olmak da işe girmek konusunda pek işe yaramıyor. İşe girmek için başka birşey gerekiyor ama ben henüz çözemedim olayı:(

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

Biten İK Kursu ve Risk



Sonunda İK kursu bitti! Bugün sınavı vardı ve oldukça kolay bir sınavdı:)

Sınavdan sonra Oğuz'a (Evrim'in kuzeni) geldik. Evrim'e doğum günü sürprizi hazırlamışlar; çok güzel de bir gömlek almışlar. Pasta ve hediye faslından sonra sıra Risk oynamaya geldi tabi:)

Arada bir Oğuzlarla buluşunca oynuyoruz Risk. Genellikle ben fevri davranıp hata yapıyorum ve pek kazanamıyorum ama bu gece sinirimi doğru bir şekilde kullanıp oyunu kazandım. Daha doğrusu Oğuz iyice ezilmeden oyunu bitirdi:p

Aslında Risk, kutu oyunlar içinde en az sevdiğim oyun çünkü görevleri bana çok zor geliyor. Ben daha çok tabu, monopoly, upwords gibi oyunları seviyorum. Bir de son zamanlardaki favorimiz Trivial Pursuit oyunu.

Kutu oyunları çok seviyorum da oynarken brz(?!) agresifleşebiliriyorum nedense. Özellikle tabu gibi takım oyunlarında genellikle benimle aynı takıma düşenler brz korkuyor galiba çünkü oynarken çok hırs yapıyorum ve kaybedince de acayip sinirleniyorum. Neyseki bu gece şansım yaver gitti de oyunu ben üstün durumdayken bitirdik:)

Saate bakınca gecenin bu saatinde bilgisayar başında ne aradığıma dair diye bir soru geçti zihnimden. Şimdilik benden bu kadar.

Herkese iyi geceler, tatlı rüyalar:)

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

Nankör müyüm? Evet!

Ama kim öyle değil ki zaten!

Bu sabah uyandığımda aklıma ilk gelen şey aslında güne gülümseyerek başlamama engel olacak kadar büyük bir sorunum olmadığı için şükretmem gerektiğiydi.

Güzel bir kahvaltının ardından sevgilimle izlediğim animeler keyfimi daha da yerine getiridi. Az önce de bir dizi yeni iş başvurusu yapıp gerisini akışına bıraktım. Günün geri kalanı için de sevgilimle küçük bir Taksim turu ve Iron Man 2 için plan yaptık.

Kısacası şu anda kendini iyi hisseden bir Rüya var klavyenin başında ve içimden çiçekler, kelebekler çizmek geliyor(?!).

Hatta dün farkettim ki açık açık "İnsan sevmiyorum" diye gezinen ben, son zamanlarda hayatıma birçok yeni insanın girmesine izin vermişim. Sanırım değişiyorum az da olsa:)

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

Suskunluk...

Artık ne konuşmak istiyorum ne de yazmak...

Ne zaman konuşsam isyana dönüyor tüm sözlerim. Ne yapsam olmuyor, elimden yazmaktan başka birşey de gelmiyor. Yazınca da değişmiyor.

Hayatım sürekli isyan etmekle geçiyor. Daha fazla devam etmek istemiyorum.
Suskunluğa gömülmek istiyorum.

Cumartesi, Mayıs 01, 2010

Etstur'dan Acayip Bir İş Teklifi!

*Aşağıdaki bilgiler Etstur'un kendi sitesinden alınmıştır.

Etstur “ilk”leri hayata geçirmeye devam ediyor. Etstur’un inanılmaz iş teklifine göre, İştebenimtatilim.com sitesinden yapacağı iş başvurusu kabul edilecek bir çift, Etstur’da hiç para harcamadan hem yıl boyunca tatil yapacak, hem de 5.000 Lira maaş alacak. İş teklifini kazanan çiften beklenen tek şey ise tatil deneyimlerini misafirlerle paylaşmak olacak.

Etstur, yine inanılmaz bir çalışmayı hayata geçiriyor. Etstur’un işe alacağı bir çift, yıl boyunca tek kuruş ödemeden Türkiye’yi ve dünyayı gezecek. Ayrıca 5.000 Lira maaş alacak, tüm sağlık ve sosyal güvenceleri de Etstur tarafından karşılanacak. Bu inanılmaz iş teklifi için seçilecek çiftten bu yıl boyunca beklenen şey ise seyahat deneyimlerini, destinasyon bilgilerini ve anılarını misafirler ile interaktif mecralar üzerinden paylaşmaları olacak.

Süreç Nasıl İşleyecek?
Adaylar, www.istebenimtatilim.com sitesine kendilerini tanıtan en az 60 en çok 120 saniyelik videolarını yükleyerek, fotoğraflarını koyarak ve çift olarak iş başvuru formlarını doldurarak 17 Mayıs’a kadar başvuru yapabilecekler. İnsan Kaynakları firması Adecco, bu başvuruları inceleyerek uygun bulduğu adayları mülakata çağıracak. 1 Haziran’da da başvuruları, firma 10 çifte yani 20 adaya indirerek Etstur’la paylaşacak.

2-3 Haziran tarihlerinde bu adaylar web sitesinden tanıtılacak. Seçilen çiftleri desteklemek isteyenler ise, adaylara oylarını vererek beğenilerini paylaşabilecekler. Misafirlerin vereceği bu oylar işe alınacak çiftin belirlenmesinde etkili olacak. Etstur İşe Alım Kurulu da bu oyları göz önünde bulundurarak 1 asil 2 de yedek çifti seçecek. Asil çifte iş teklifinde bulunularak 15 Haziran’da ilk tatiline çıkması sağlanacak.

Amaç Tatili Doğru Planlama Bilincini Oluşturmak
Etstur İnsan Kaynakları Müdürü Feyza Görgü, bu çalışma ile Etstur’un misafirlerine sunduğu tatil alternatif ve olanaklarını bir çiftin yaşayarak, deneyimleyerek görmelerini, bu deneyimleri başkalarıyla paylaşmalarını istediklerini aktarıyor. Görgü, konuya ilişkin sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun için de, işi sadece tatil yapmak olacak bir çifti kadromuza katmaya karar verdik. Bu çalışma ile Türkiye’de tatil kültürünü bir adım daha geliştirmeyi hedefliyoruz. Bütün bir yıl tatil için çalışıyoruz ama kimi zamanlar doğru tatili bir iş gibi planlamamız gerektiğini unutabiliyoruz veya vakit bulamıyoruz. Biz tatil planlamayı ve tatil yapmayı çok ciddi bir iş olarak görüyoruz ve bu işte başarılı olabilmek için de, işini iyi bilen, Etstur gibi profesyonel seyahat uzmanlarına ihtiyaç vardır. Amacımız, tatil işini ciddiye alan profesyonel bir seyahat acentesinin sağlayacağı avantajları, bu çiftle beraber misafirlerimize gösterebilmek...”

Feyza Görgü aradıkları çiftle ilgili özellikleri şöyle sıralıyor: “Öncelikli olarak, tatil yapmaktan keyif almayı bilen bir çift istiyoruz. Yani, gittiği yerlerin sadece turistik yerlerini görmekle yetinmeyen, şehrin derinliklerinde kaybolmayı seven, gezgin ruhlu bir çift arıyoruz. Hiç bilinmedik mekânlarda, plajlarda, restoranlarda gönüllerince eğlenmelerini istiyoruz. Bunun dışında iyi derecede yabancı dil bilmeleri, iyi bir eğitime sahip olmaları, iyi fotoğraf ve video çekimi yapabilmeleri, blog yazabilmeleri aranan önemli özellikler arasında…”

İşe Alınacak Çifti Güzel İmkanlar Bekliyor
İşe kabul edilecek çift, Etstur 'un sunduğu bütün yurt içi, yurt dışı tatil paketlerinden yararlanabilecek. İlk destinasyonu kendileri belirleyecek olan çift diğer rotaları, Etstur’un internet sitesine giren tatil severlerin oylamalarını göz önünde bulundurarak da seçebilecek. Bununla birlikte, çiftin her türlü ulaşım, vize, konaklama, yeme içme ihtiyaçları Etstur tarafından karşılanacak.

İş başvurusu yapmak için www.istebenimtatilim.com sitesine girmek, başvuru formlarını doldurmak, tanıtım videosu ve kişisel fotoğrafları yüklemek yeterli oluyor.

Cuma, Nisan 30, 2010

Kot Pantolonla Gittiğiniz İş Görüşmesi Sonunda Dünyada İşe Giremezsiniz!



İK Danışmanlık firmasında İşe Alım Stajyeri olarak tamamladığım 1 ay sonunda kesin olarak emin olduğum şeylerden biri dış görünümün sanılandan çok daha önemli olduğu.

Üstüne basa basa yazıyorum: Başvurduğunuz pozisyon her ne olursa olsun mülakata mutlaka resmi kıyafetle gidin. Kot pantolonla gittiğiniz bir iş görüşmesi sonunda işe alınma olasılığınız çok çok düşük maalesef.

Şimdiye kadar okuduğunuz okulları, yaptığınız işleri, kariyer planlarınızı, açık pozisyon hakkındaki fikirlerinizi vb. herşeyi bir kenara bırakın, sizinle görüşecek olan kişinin sizi değerlendirdiği ilk şey sizin dış görünümünüz olacak. İlk andan itibaren sizin özensiz kılık kıyafetinize takılan görüşmeci, muhtemelen sizin diğer söylediklerinizi de pek ciddiye almayacak ve siz belki de hayatınızın fırsatını o çok severek giydiğiniz kot pantolonunuz ya da fosforlu pembe tuniğiniz ve üstünüze yapışan taytınız yüzünden kaçıracaksınız.

Sade bir kumaş pantolon, en azından kadife ya da keten pantolon ve düz bir gömlek ilk değerlendirmeyi rahatça atlatmanızı sağlayabilir. İş sadece kıyafetle bitmiyor tabi.

Özellikle erkeklerin jöleli ve uçuk kaçık saç modelleri daha ilk görüşte "Kurumsal ve uluslararası firmalar için uygun bir profil değil." damgası yemelerine yetiyor. Bu konuda kadınlar da pek farklı değil aslında. Gelinbaşı gibi saç modelleri, abartılı makyaj ya da fazla dikkat çeken aksesurlar... Tüm bunlar hanenize yazılan ilk eksiler.

Dış görünüm şöyle bir incelendikten sonra sıra diksiyon ve sözlü ifade yeteneğine geliyor. "Daha önce çalıştığım ortam çok laçkaydı. Ben kurumsal bir ortam düşünüyorum yaaniii" vb ifadeler sizi maalesef "Kurumsal yapıya uygun bir profil" tanımlamasından çok uzağa atıyor.

Tüm bunlar göz önüne alındığında birkaç ipucu vermek iyi olur sanırım.

<Eğer başvurduğunuz ve cidden istediğiniz bir pozisyon için mülakata çağrıldıysanız, mutlaka o işi ciddiye aldığınızı beirten bir kılık kıyafet seçmeye özen gösterin.

Mülakat boyunca arkadaşınızla değil de sizin işe alınmak için uygun olup olmadığınızı anlamaya çalışan biri ile konuştuğunuzu unutmayın.

Günlük konuşma dili yerine daha nazik ve sizli-bizli konuşma dilini kullanmaya özen gösterini.

Sorulan sorulara çok aşırı detaya girmeden kısa ve öz cevap vermeye çalışın.

İistemediğiniz halde alakasız bir pozisyon için gittiğiniz bir mülakatta kalkıp "Tecrübe olsun diye mülakata geldim" demeyin.

Hedefleriniz ve deneyimleriniz konusunda mümkün olduğunca açık ve net olmaya çalışın.


Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Umarım herkes birgün gerçekten hakettiği ve layığıyla gerçekleştireceği işi bulabilir.




Pazar, Nisan 25, 2010

BAT'ı E-Mail Bombardımanıyla Bezdirirsem Beni İşe Alırlar Mı Acaba?


Az önce British American Tobacco'ya (BAT) bir mail daha yolladım. Bu kaçıncı oldu bilmiyorum.

HR Trainee programına girebilmek için tüm yollardan başvuru yaptım. Önce kariyer.net, sonra yenibiris, sonra şirket maili, şimdi de info maili! Bir sonraki adım fax, o da olmazsa elimde CV kapıya dayanacağım bu gidişle!

Resmen hırs yaptım galiba. Ya bir kabul edilsem deli gibi çalışacağım ama bir türlü İnsan Kaynakları Departmanı'na ulaşamadım direk olarak. Bir bulsam içerden birini, torpil istemiyorum derdim yüzyüze konuşup gerçekten istekli olduğumu anlatabilmek.

Eskiden herşey ne güzelmiş ya! Gazetedeki ilandan adrese bakıp eleman arayan firmaya gidince yüzyüze görüşüp derdini anlatabiliyormuşsun.
İşe alırsa "Yarın gel başla", yok olmazsa "Kapı şurda hadi uğurlar ola."

Şimdi önce ilana başvur; bin tane aday arasından sıra sana gelsin; mülakata git; geri dönsünler diye bekle; dönerlerse 2. hatta 3. mülakata git; yine bekle; sonuç olumluysa teklif aşaması için tekrar git... Uzadıkça uzuyor bu süreç:(

Gerçi ben şu anda hepsine razıyım, yeter ki sonuç olumlu olsun:)

*Karikatür tabi ki Yiğit Özgür'e ait:)

Cuma, Nisan 23, 2010

Son Zamanların En Berbat Türk Filmi ve Sinemada Fragman Keyfi


Öncelikle herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutlarım.

Neredeyse yarım günü kızgın güneş altında geçirdim. Sebebi ise rekor denemesi için kurulan -kardeşimin de yer aldığı- 2320 kişilik koro gösterisini izlemeye çalışmam:( Stadyumda güneş altında geçen 4 saat sonucunda günün daha iyi geçmesi için ailecek sinemaya gitmek de sanırım kötü bir fikirdi.

Kardeşimin seçimi üzerine "Çok Film(?!) Hareketler Bunlar" filmine gitme hatasına düştük maalesef. İlk yarısına bile zor katlandığımız film aslında skeçlerden oluşan bir görüntü karmaşasından ibaretti sadece. Bir filmde olması beklenen bir konu bütünlüğünün olmayışı bir yana, sürekli bağırış çağırış içinde geçen sahneler komik olmaktan çok iticiydi. Filmin ikinci yarısını izlemeden sinemadan hızla uzaklaştık. Kısacası henüz izlemediyseniz, izlemenizi hiç tavsiye etmiyoruz.

Sinemaya gitmemizin tek iyi yanıysa İstanbul'daki sinemalarda film öncesi fragman gösterimi yerine bir sürü reklam gösterimi olayının aksine Manisa'daki sıradan bir sinemada film öncesi doya doya fragman izleyebilmemizdi.

Fragmanlardan biri de Shrek'in fragmanıydı. Shrek'in son filmi "Shrek Forever After" 3D olarak izlenebilecek. Aslında ben bu 3D işini pek sevemedim. Özellikle de astigmat ve migreni olan benim gibi birisi için oldukça rahatsız edici olabiliyor:( ama yine de Shrek'i bir kez daha sinemada izlemek için katlanılabilir bir durum tabi ki:)

Diğer fragman da Prince of Persia'ydı ve o da oldukça etkileyici bir fragmandı. Uzun ve zorlu geçen bugünün tek kârı da izledimiz iki güzel fragmandı sanırım. Umarım İstanbul'daki sinemalarda da arada sırada da olsa reklam yerine eskiden olduğu gibi fragman izleyebiliriz.

Çarşamba, Nisan 21, 2010

Magnum'un Yeni Reklam Filmini Tek Beğenmeyen Ben Miyim?

Bu aralar tüm kanallarda Magnum'un yeni dondurması Gold için çekilen reklam filmi dönüyor.Ama nedense ben her seferinde kanalı değiştiriyorum.

O nasıl bir reklam? O nasıl bir dublaj? Şu dünyanın en seksi, en karizmatik erkeği diye lanse edilen Benicio Del Toro, o reklamda neden bu kadar sıradan hatta sıradan da kötü?

Replikler havada, dış ses replikleri amatör; Benicio Del Toro yapmacık ve hiç karizmatik değil! Ya da ben bu aralar hiç havamda değilim.

Magnum'un önceki reklam filmlerini düşününce bu reklam damağımda Magnum'a hiç yakışmayan garip bir tat bırakıyor. Önceki Magnum reklamlarını bir hayal edin ya da daha iyisi bulup tekrar izleyin. Sizin de önceki jenerasyonlar gibi “Nerdee o eski günler /reklamlar ?” diye hayıflanasınız gelmiyor mu cidden?

Bir de bu aralar şu Beren Saat'li deodorant reklamına katlanamıyorum. Beren Saat yürümüyor adeta yaylanarakrak yürüme ve havalanma rekoru kırmaya çalışıyor!

Çok mu acımasızım?

Benim de beğendiğim reklamlar var tabi ki. Mesela Pınar Süt’ün reklamına bayılıyorum. Hani anneler, kızları, torunları ve harika “bir tek annem olsun / bana birşey olmaz” diyen harika bir jeneriği olan reklam. Avea’nın reklamları da eğlenceli.

Reklam filmi demişken, ortaokul yıllarında en yakın arkadaşım Şehnaz’la süper geyik bir reklam filmi projemiz vardı. Senaryomuz ve sloganlarımız hazırdı:

“BönEt”- Bön Bön Bakmayın, BönEt’le Hayatın Tadına Bakın!
“BönEt” - Bön Bön Bakmayın, BönEt’le Hayatınıza Zeka Pırıltıları Katın!
“BönEt” – Tren gelir, Hoş gelir / BönEt’le Lezzet Evinize Lezzet Gelir!


Sloganlara uygun değişik 1-2 versiyonu olacaktı reklam filmimizin. Arada bir bu reklam filmini hayal ederdik; aklımıza yeni fikirler geldikçe iş daha da komik bir hale gelir, biz de epey gülerdik:) O yaşta insan çok hayalperest oluyor sanırım;) Keşke şimdi de o kadar kolay gülebilsek.

Pazar, Nisan 18, 2010

Cmt, Nişantaşı, v2k designers, uçuk fiyatlar, DKNY, Jenny’s…

Edit: Nil'in sitesinden anladığım kadarıyla aktivitenin eğlenceli geçen anları da olmuş ama ben çok az kaldığım için yakalayamadım sanırım.

Dün v2k designers'ın bloggerlara özel bir tür tanıtım aktivitesi vardı. Blogger olarak ilk aktiviteme katılma hevesiyle fotoğraf makinemi alıp yola koyuldum.

Nişantaşı’na gitmişken diğer mağazalara da bakmadan olmaz diyerek birkaç mağaza ve küçük dükkana baktım. Bazılarına cidden bayıldım, mesela The House Cafe’nin üst çaprazındaki Jenny’s'de ve DKNY'da çok güzel giysiler var.

Gelelim v2k designers'a. Fotoğraflar burda, benim söyleyeceklerim pek hoş değil :/ Beğendiğim parçalar oldu ama fiyatlar inanılmaz uçuk. Tamam, biliyorum giysiler özel tasarım ama -kendi adıma konuşuyorum- bütçeyi o kadar sarsmaya değer mi?

Bu arada V2K’da Nil ve birkaç blogger daha vardı. Nil gerçekten de oldukça güzel bir hatun ve yine her zaman ki gibi oldukça şıktı. Aktiviteyte katılan bazı bloggerları brz garip bulmadım desem yalan olur:/ Sonuç olarak v2k’nın bu organizasyonu benim için pek de umduğum gibi olmadı.

Benim için keyifsiz geçen bu blogger aktivitesi sonrasında tabi ki cmt gecesini güzel bi eğlenceyle kapattım. Reşit’in doğumgünü için epeyce kalabalık bir ekip olarak Madam Despina'ya gittik. Rakılar, mezeler, fasıl ekibi ve tabi ki ortada tüm kurtlarını döken biz:) Herşeye rağman güzel bir cumartesiydi:)

1.,2.,3. fotoğraflar: V2K Designers
4. fotoğrağ: DKNY
5. Fotoğraf: Jenny's





Çarşamba, Nisan 14, 2010

Blog Dünyası ve İyi Bir Blogger Olmanın Zorlukları(?!)

Günden güne daha çok sevdiğim blog dünyasında iyi bir blogger olmanın aslında ciddi ve zor bir iş olduğunu her geçen gün biraz daha iyi anlıyorum. hergün birşeyler yazmaya çalışmak bile zaman ve enerji gerektiriyor.

Öyle "ben bi blog açtım, canım isteyince girerim kafama göre takılırım bişeyler yazarım, istemezsem de yazmam" diyemiyor insan. En azından ben diyemiyorum. Aklım sürekli bloga ne yazabilirim, daha ilginç hale nasıl getiririm gibi düşüncelerle meşgul. Kendi adıma konuşuyorum, eğer yazıyorsam birileriyle paylaşmak istediğim için yazıyorumdur. Yoksa kendi kendime konuşurum ya da gidip bi defter alıp günlük yazarım di mi ama?

arkadaşlarımın takip ettiğini biliyorum, bazı bloggerların arasıra göz attığını biliyorum, bir de izle butonuna tıklayıp takip edenler var ki sayı arttıkça mutlu oluyorum:) hal böyle olunca ben de blog için daha çok kafa yorup daha çok şey yapmak istiyorum. acemi bir blogger olarak hâlâ gelişim ve değişim aşamasındayım duyurulur efendim:P

Pazartesi, Nisan 12, 2010

2010 İlk Bahar - Yaz Modelleri

Sevdiğim renkleri seçtim ama diğer alternatiflere de açığım. Yeter ki rahat ve güzel olsun:)

1.foto: Versace
2.foto: Mark Fast
3.foto: Marchesa

Özellikle Versace modelleri düşlerden çıkmış gibi!



Staj, İş Arayışı, Umutsuzluğa Karşı Koyma Çabası

Stajda 3. hafta!

Artık bünye erken kalkmaya alıştı. Stajda yapılması gereken şeyler de iyice öğrenildi.

İş başvuruları yapılmaya devam ediliyor.

Ama...

Beklemekten yoruluyor bünye:(

Boşa umut etmekten korkuyorum:(

Bu işin sonu ne olacak diye endişeler sarıyor sürekli kalbimi ve zihnimi.

Kafam ne zaman bozulsa ya da dikkatim dağılsa blog dünyasına sarıyorum. Sürekli ilginç ve çok takip edilen bloglar çıkıyor karşıma. İçten içe(?!) kıskanıyorum. Ben de öyle bir bloga sahip olmak istiyorum! Ama benim hayatım öyle eğlenceli ya da ilginç değil maalesef:(