Çarşamba, Kasım 18, 2020

Pizzadan Hayat

Defne pizza hamurunu hazırlarken Mert de boş durmamış önceden kendi eliyle hazırladığı sucukları dilimlemeye başlamıştı. Defne pizzasına bol mısır koymayı, Mert ise mısırsız pizzayı seviyordu ama neyse ki geri kalan her şeyin aksine bu durum birlikte pizza yapıp yemelerine engel değildi. Fırın ısınırken Defne'nin açtığı pizza hamurlarına Mert sos sürüp sucukları dizdi, Defne kendi pizzasına bol bol mısır koydu. En üste rendelenmiş kaşarı da serpip pizzaları fırına yollayınca hızlıca masayı hazırladılar. Biri beyaz diğeri kırmız şarap seviyordu ama bugün ortada buluşmuş, 2 şişe rose şarap almışlardı. 

O kadar farklılardı ki birbirlerinden... Nasıl olmuştu da arkadaş olmuşlardı, ne zaman, nasıl başlamıştı, ilk adımı kim atmıştı? Hatırlamıyorlardı. 1 yılı geçmişti arkadaşlıkları. Defne, her an Mert'in ona gıcık olacağını ve arkadaşlıklarının biteceğini düşünüyordu. Hatta birkaç kez gıcık da olmuştu gerçekten Mert Defne'ye. Ama diğer insanlara karşı olan "Bir kez gıcık oldum mu bitiyor her şey. Ne yapsa nafile..." tavrı Defne'ye gelince işlemiyordu. Mert 1-2 günlük sessizlikten sonra Defne'nin soru soran bakışlarına yakalanıyor; niye gıcık olduğunu anlatıp rahatlayınca da Defne'ye gıcık olmaya devam etmiyordu nedense. Defne, Mert'e şaşırdığı kadar kendine de şaşırıyordu. Durup düşününce Mert'le arkadaş olmalarının hiçbir mantıklı yanı yoktu ama arkadaştılar işte. 

Pizzalar fırında pişerken Mert'in telefonu çaldı. Gitmesi gerekiyordu. İşte buna ikisi de hiç şaşırmamıştı. Hayat böyleydi, ağız tadıyla bir pizza bile yedirtmiyordu bazen. Defne bir an düşündü, belki de sırf bu yüzden arkadaş olmuşlardı. Hayata meydan okumak için! Hayat izin vermese de onlar her defasında denemeye devam ediyor, pizzayı yiyemeyecekleri ihtimalinin yüksekliğine inat ya yiyebilirsek diye elleriyle sucuk hazırlıyor, hamur mayalayıp bir mısırlı, bir mısırsız pizza yapıyorlardı. Bazen biri sevmese de diğeriyle çay içiyor, bazen de iki arada bir derede orta şekerli bir Türk kahvesi sayesinde kesişiyordu yolları.

Mert hemen gitmesi gerektiğini bildiği halde mutfaktan çıkmak, fırından uzaklaşmak, günlerdir hayaliyle yaşadıkları pizzaları öylece bırakıp gitmek istemiyordu. Defne Mert'i gıcık etme fırsatını hiç kaçırmazdı:

"Korkma boşa gitmez, üstüne mısır ekleyip senin pizzanı da yerim ben." dedi tüm muzipliği ile.

"Asıl ondan korkuyorum ya! Canım sucukları mısırla boğdun, yarısını ziyan ettin. Bari diğer yarısı ziyan olmasaydı sucukların."

"Hadi be ordan! Mısırsız pizza mı olur hiç!"

"Of keşke sana uyup pizza yapmak yerine sucuklu yumurta yapıp yeseydik şu sucukları. Şimdiye çoktan indirmiştik mideye."

"Ya değil mi? Hep iki arada bir derede, hep ayak üstü!

"Hala pizzadan mı bahsediyoruz?"

"Hayır! Artık hayattan bahsediyoruz!"

"Ne yapabilirim? Hayat işte!"

"Gitmeyebilirsin."

"Gitmesem sen kalabilir misin? Yoksa az sonra da senin telefonun mu çalar?

Defne cevap vermeye fırsat bulamadan fırının alarmı çalmaya başladı. Defne konuşmaktan vazgeçip fırına yöneldi. Pizzaları fırından çıkarıp tezgahtaki tahtaların üzerine koydu. Hiç acele etmeden dilimleyip tabağına aldı. Sonra şarabı açıp kadehini doldurdu. Tüm bunları yaparken kırmızı kazağının yakası kaydı ve pürüzsüz, yazdan kalma bronz tenini açıkta bırakarak sol omzundan aşağı düştü. Mert'in telefonu bir kez daha çaldı.


*Hikayem için istediğim görseli nette bulamayınca Evrim'den çizmesini istedim. 
Öykü bitmeden resim bitti. 


...

Bu noktadan sonra 2 farklı son yazdım. Siz istediğiniz sonu seçebilirsiniz :)

...

Alternatif 1:

Mert derin bir nefes alıp telefonunu açtı: "Çok trafik var, gelemiyorum. Beni beklemeyin." dedi ve sonra da telefonunu sessize alıp masaya bıraktı. Defne olduğu yerden milim kıpırdamadan dolaptan bir tabak daha çıkardı; mısırsız pizzadan bir dilim kesti; bir kadeh şarap daha doldurdu. Mert, Defne'ye usulca yaklaşıp beline sarıldı ve az önce açılan pürüzsüz omzuna bir öpücük kondurdu. İkisi de hayatın bu meydan okumaya nasıl bir karşılık vereceğini merak ediyordu ama şimdi pizza zamanıydı.

.... 

Alternatif 2:

Mert küfrederek telefonunu açtı ve "Geliyorum, trafiğe takıldım. Biraz daha bekleyin." diyerek hızlıca evden çıkıp gitti. Mert'in gitmesinden 25 dakika sonra Defne'nin telefonu çaldı. Mert'le birlikte çalıştıkları hastaneden arıyorlardı. Mert'in kaza geçirdiğini, acilen ameliyata alındığını ve ameliyathanede Defne'ye ihtiyaç olduğunu söylüyordu telefondaki ses. Defne oturduğu yerden kalkarken önünde duran boş şarap şişelerine takılıp yere düştü. Gözleri kapanırken hissettiği son şey başından akan sıcaklık oldu.

- SON -




Cumartesi, Kasım 14, 2020

Birdenbire

Her şey birdenbire oldu.

Birdenbire vurdu gün ışığı yere;

Gökyüzü birdenbire oldu;

Mavi birdenbire.

Her şey birdenbire oldu;

Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;

Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.

Yemiş birdenbire oldu.


Birdenbire,

Birdenbire;

Her şey birdenbire oldu.

Kız birdenbire, oğlan birdenbire;

Yollar, kırlar, kediler, insanlar...

Aşk birdenbire oldu,

Sevinç birdenbire.

Orhan Veli Kanık             


Bugün Orhan Veli'nin ölümünün 70. yıldönümü. Lisede edebiyat öğretmenimiz sayesinde Orhan Veli ile tanışmış, çok sevmiş hatta onun adına bir şiir gecesi düzenlemiştik sınıfça. Nasıl heyecanlıydık hepimiz! Hepimiz tüm şiirlerini ezberlemiştik neredeyse. Arkadaşlarımın okuyacağı şiirleri de kendi şiirim kadar iyi biliyordum son provamızı yaparken. O kadar çok sevdiğim şiiri var ki Orhan Veli'nin...




Kuyruklu Şiir

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;

Benimki aslan ağzında;

Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;

Kolay değil hani,

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

...



...



Güzel Havalar

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

...


Bugün şarkıların sözleri de Orhan Veli Kanık'tan...





HÜRRİYETE DOĞRU 

Gün doğmadan, 
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. 
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, 
İçinde bir iş görmenin saadeti, 
Gideceksin 
Gideceksin ırıpların çalkantısında. 
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; 
Sevineceksin. 
Ağları silkeledikce 
Deniz gelecek eline pul pul; 
Ruhları sustuğu vakit martıların, 
Kayalıklardaki mezarlarında, 
Birden 
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. 
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; 
Bayramlar seyranlar mı dersin, 
Şenlikler cümbüşler mi? 
Gelin alayları, teller, duvaklar,  
Donanmalar mı? 
Heeey 
Ne duruyorsun be, at kendini denize: 
Geride bekleyenin varmış, aldırma; 
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet; 
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; 
Git gidebildiğin yere...  

...


En sevilen Orhan Veli şiirleri için şuraya göz atabilirsiniz :) Yukarıdaki şiirli görsel de aynı siteden alınmıştır.




Salı, Kasım 10, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 12. Bölüm

Hayat ve Rıfat vapur seferi boyunca geçmişten, okul yıllarından, acı tatlı anılarından bahsettiler. Zaman nasıl geçti ikisi de anlamadı. Hayat'ın gülen gözleri Rıfat'ın içini ısıtmış, Rıfat'ın koşulsuz sevgisi ve arkadaşlığı Hayat'a çok iyi gelmişti. Vapurdan indiklerinde Rıfat, Hayat'a iş yerine kadar eşlik etti ve ayrılmadan önce öğle yemeği için söz almayı da ihmal etmedi. Hayat iş yerine girer girmez her şeyi dışarıda bırakıp işlerine odaklandı. Uzun zamandır bitiremediği işlerini toparladı, ajandasını kontrol edip her şeyi yeniden planladı. Kafasını kaldırıp sessizce onu izleyen Rıfat'la göz göze gelmeseydi öğle olduğunu asla fark edemezdi. Rıfat'ın gelişine rağmen öğle olduğuna inanamayan zihnine yenik düşüp bir kolundaki, bir duvardaki saate bakıp durdu. Rıfat, Hayat'ın bu haline tüm içtenliğiyle güldü.

Hayat'ın iş yerine çok uzak olmayan bir restorana gittiler. Siparişlerinin gelmesini beklerken Rıfat, Hayat'ın işiyle ilgili sorular sormaya başlamış, cevapları kafasında bir yere not ediyormuşçasına dikkatle dinliyordu. Sonunda:

- Hayat, hiç yurt dışında çalışmayı düşündün mü? Benim çok yakın arkadaşlarım 5 yıl önce bir yayınevi açtılar ve senin gibi tecrübeli bir redaktöre çok ihtiyaçları var. Hatta şu anda baş editörlerinden biri emekli olmak istediği için yeni bir editör arayışındalar.

Hayat, ne diyeceğini bilemiyordu. O ana dek yurt dışında çalışmayı hiç düşünmemişti. Rıfat, Hayat'ın kararsızlığını yanlış anlayarak,

-Yanlış anlama lütfen' Durumun sana karşı olan hislerimle bir alakası yok. Yani seni benimle gelmen için ikna etmeye çalışmak için söylemiyorum tüm bunları. Senin işine ne kadar tutkuyla bağlı olduğunu bildiğim için söylüyorum. Ben arkadaşlarıma senden bahsetmiştim. Eğer düşünürsen en kısa sürede görüşmenizi sağlayabilirim. 

- Daha önce yurt dışında çalışmayı hiç düşünmedim Rıfat. Bu benim için yeni bir fikir. 

- Aslında ilk aşamada uzaktan da çalışabilirsin. Hemen bir karar vermen için seni zorlamak istemem ama en azından arkadaşlarımla görüşmen konusunda ısrarcı olabilirim sanırım.

- Tamam ama lütfen bu konu şimdilik aramızda kalsın, ortada henüz hiçbir şey yokken annemlerin haberinin olmasını istemiyorum Rıfat. Bu konuda anlaştığımızı varsayabilirim değil mi? Onları kandırıp beni ikna etmek için ittifak kurma planları yapmış olduğunu tahmin edebiliyorum.

- Keşke beni bu kadar iyi tanımasaydın, Hayat!

Rıfat ve Hayat'ın neşeli sohbetleri yemek boyunca sürdü. Hayat uzun zamandır kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Rıfat, bu kez Hayat'la bir şansı olabileceğine giderek daha çok inanıyordu. İş çıkışı yine buluşup birlikte bindiler vapura. İskeleye yaklaştıkça göğsünde bir ağırlık hissetmeye başlamıştı Hayat. Rıfat ondaki bu değişimi fark etmiş ama ne olduğunu anlayamamıştı. Hayat'ın gözleri istemsizce Kaptan Köşkü'ne doğru kaydı. İçeriyi göremese de Hayati Kaptan'ın orda olduğunu biliyordu. 

Hayati Kaptan için gün geçmek bilmemişti. Rıfat ve Hayat'ın vapurdan inip beraber uzaklaşmalarını izlemiş, o andan sonraki her saniyeyi saymış; yıllar gibi uzun gelen saatlerin geçip gitmesini ve bir an önce akşam olmasını beklemişti. Hayat'ı tekrar görünce azalacağını düşündüğü kalp ağrısı, Rıfat'ı yine Hayat'ın yanında görünce ikiye, üçe, yüze, bine... katlandı.



 

Cumartesi, Ekim 31, 2020

Öküz Yaylası: Göğse Oturan Öküzler Diyarı

Hafta sonları kendini dağa, tepeye, olmadı denize, göle, dereye vurmaya başlayalı neredeyse 10 yıl oluyordu. Bu kez rotası Öküz Yaylası'ydı. Gazel, bu yaylanın adını şans eseri duymuş ve peşine düşmüştü. Yaylanın koordinatlarını bulmak yıllar sürmüştü ama sonunda çabalarının karşılılığını alacaktı.

Dünyanın tüm göğse oturan öküzleri Öküz Yaylası'nda besleniyor, dinleniyor, bir sonraki hedeflerinin göğsüne oturmak için bu yayladan yola çıkıyorlardı. Gazel'in amacı belliydi: Göğse oturan öküzlerden sonsuza dek kurtulmak. Bunun hiç kolay olmadığını biliyordu tabi ki. Ama Gazel başaracaktı. Başarmaktan başka çaresi yoktu. Üstündeki tüm öküzlerle birlikte Öküz Yaylası'nı yok edecek ve göğsündeki öküzden sonsuza dek kurtulacaktı. Başaramasa bile göğsündeki bu öküzle yaşamaktansa ondan kurtulmaya çalışırken yok olmayı göze alıyordu. 

Yaylaya varacağı zamanı çok iyi ayarlamak zorundaydı. Zamanlamada yapacağı ufacık bir hata tüm planını suya düşürebilirdi. Her şeyi düşünüp ince ince planladı. Öküzlerin belirli aralıklarla yaylaya uğramak zorunda olduklarını çözmüştü. Kendi öküzü bir süredir yaylaya gitmemişti ama Gazel hissediyordu gidiş zamanı yakındı.

Göğsündeki ağırlık bir anda hafifleyince doğru vaktin geldiğini anladı Gazel. Tüm hazırlıkları tamamdı. Yaylaya varması çok sürmedi. İşte tam karşısındaydı Öküz Yaylası ve göğse oturan öküzler! Yaylanın bu kadar güzel olacağı aklına gelmemişti. Manzaraya bakarken nefesi kesildi. Bir an tereddüt ettiyse de göğsündeki ağırlıkla nefes almanın ne kadar zor olduğunu hatırlayınca yaylanın güzelliği nefessizliğin yanında sönükleşti giderek.

Gazel yıllardır içinde biriktirdiği tüm acıyı, sızıyı, "keşke"leri, "belki"leri, hayalleri, hayal kırıklarını elindeki patlayıcı fünyelere bağlayıp yaylanın dört bir yanına yerleştirdi. Her şey yolunda gidiyordu. Güvenli bir uzaklığa çekilene dek bekleyecek sonra da uzaktan patlatacaktı Öküz Yaylası'nı.

Gazel yayladan uzaklaştıkça hafiflediği, sanki ayaklarının yerden kesilir gibi olduğunu hissetmeye başladı. Çok garipti. "Belki de göğse oturan öküzlerden temelli kurtulma fikri yüzünden hafifledim de ondan böyle hissediyorum." diye düşündü. Yeterince uzaklaştığına kanaat getirince patlayıcıları ateşledi. Göğse oturan tüm öküzler boş birer balon gibi patlayıp havaya, toza, buluta karıştılar. 

Patlamayı izleyen Gazel'in ayakları o daha ne olduğunu anlayamadan yerden kesildi ve kendini havada salınırken buldu. O kadar hafiflemişti ki bunun göğsündeki ferahlamadan kaynaklı geçici bir durum olduğunu düşündü. Oysa yanılıyordu. Öküz yaylasındaki öküzler toza dumana, havaya buluta karışınca dünyanın ve insanın kütle çekim merkezi değişmiş, ayakları yere basan kimse kalmamıştı yer yüzünde. 

Öküz Yaylası'ndaki patlamayı takip eden günlerde tüm dünya ne olduğunu anlamaya çalışırken Gazel ömrünün en mutlu günlerini yaşamaya başlamıştı. Bir daha asla bir öküzün gelip göğsüne oturamayacağını bilmek paha biçilemezdi. Üstüne üstlük yıllardır imrenerek izlediği kuşlar gibi uçabiliyor; gökyüzünü, bulutları, güneşi, yağmuru iliklerine kadar hissedebiliyordu. Gazel halinden memnundu ama yeryüzündeki herkes onun gibi hissetmiyordu. 

Göğüslerine oturan öküzler tarihe karışınca ayakları yerden kesilenlerden bazıları ne yapacağını bilemez olmuştu. Bir süre sonra ayakları yeniden yere bassın diye kocaman kocaman taşlar alıp bağladılar göğüslerine. Çünkü alışmıştı insanlık yüzyıllardır göğsünde bir öküzle birlikte yaşamaya. Şimdi göğüslerinden kalkan öküzün boşluğunu dolduracak bir şey gerekiyordu. Ama Gazel ve Gazel gibi binlercesi bir daha kimsenin ve hiçbir şeyin göğüslerine öylece oturmasına izin vermeyeceklerine ant içmişlerdi. 

Zaman aktı; insanlar bağrına taş basanlar ve özgürce uçanlar olarak ikiye ayrıldı. Göğsüne taş basanların bir kısmı bir süre sonra taşları bırakıp uçmaya alıştı ama bazıları göğüslerindeki öküzlerle yaşamaya o kadar alışmıştı ki yokluklarına ancak yerlerine koydukları taşlarla avunmaya çalışarak dayanabildiler. Her şeye rağmen Öküz Yayalası'nın ve insana özgürce nefes alma fırsatı veren cesur kadın Gazel'in öyküsü nesilden nesile anlatıldı; Gazel yüzlerce yıl boyunca uçan, uçmayan herkese ilham olmaya devam etti.

...

Şu öküzleri göğsümüzden, sırtımızdan, zihnimizden atabilirsek; gerekirse bir süreliğine, alışana dek bağrımıza taş basıp devam edebilirsek yolumuza; doya doya nefes almayı, özgürce yaşamayı hatta kuşlar gibi uçmayı bile başarabiliriz belki bir gün.


Öykümü bitirirken Sevgili Ceren'in şu sözlerini tarihe not düşmek istiyorum:

"Biliyorum benim gibi nice konaktan bozma müstakil evlerdeki bin farklı odada, yüz farklı role bölünmüş, her rolün de layığını verebilmek için koşturan kadın var.. "

Ceren tam 12'den vurmuş yine. Bazen tek yapmamız gereken düşünmeyi bırakıp yaşamak ama yapamıyoruz ki... Düşüncelerimizin, düşlerimizin esiri oluyor, deştikçe düşüyoruz derinlere. Tüm evlerde tüm odalarda bizden bir parça var. Parça parçayız ama en büyük parçamız neredeyse oraya çekiliyoruz. Dağıldığımız tüm o odalardan toplanıp tek bir eve, tek bir odaya dönmek zor. Mecburen bırakacağız böyle dağınık kalacak her şey. Belki zamanla su akacak, biz yolumuzu bulacağız. Alışacağız belki de bölünüp çoğalmaya, toplanıp dağılmaya.




*Fotoğraf Facebook sayfasından alıntıdır. Tam nette hikaye için görsel ararken canım Ceren şu yukarıdaki görseli yolladı. Ismarlama olsa ancak bu kadar güzel olurdu sanırım.


Salı, Ekim 27, 2020

Diz Boyu Ne ki Zürafa Boyunu Aşan Bir Salaklık!

Bazen salaklığa doymaz insan. Rezillik diz boyu denir ya işte bazen de salaklığımız zürafa boyunu aşar. Doya doya yaşamaya çalışırken yapmaya doyamadığımız salaklıklar yaparız bazen. Kendimizi hiçe sayar, kıymetimiz bilinir sanırız. Sonrası öfke, sonrası hayal kırıklığı... 

"Hani... " diyorum kendime, "Hani insan sevmezdin sen?", "Hani çiğ süt emmişiz, her kötülük gelir elimizden!" derdin... Şimdi neden şaşkınsın ki bu kadar? Neden öfkelisin? Neden bu hayal kırıklığın? Ne zaman, nasıl bağladın insanoğluna umudunu, hayalini? 

Boşver diyorum, boşver devam et bildiğini okumaya. Sen yine bildiğin gibi yaşa; bilmeyen, anlamayan yansın kendi derdine! 

İçimde çalan, çaldıkça içimi parçalayan, beni duvardan duvara çalan bir müzik var. Keşke kaydedip şuraya bırakmak mümkün olsa. Ben bulamadım aradığım müziği, siz sevdiğiniz bir parçayı açıp öyle okuyun bu kez. 

Pazar, Ekim 25, 2020

Doya Doya... Doyabilir mi insan?

Başlık olarak "Doya Doya Yaşamak" yazacaktım ama yazarken fark ettim ki insanoğlu doyumsuz. Sevdiğimiz şeyler söz konusu olunca ne kadar çok olursa olsun yetmiyor. Sadece maddesel şeylerden bahsetmiyorum, sevdiğimiz insanla geçirdiğimiz vakitler de yetmiyor, sevdiğimiz bir şeyi yapmak - mesela yazmak - için sahip olduğumuz zaman da yetmiyor. Hep daha fazlasını istiyoruz. Biliyorum böyle olmayanlarınız vardır içinizde ama sayıca az olduğunuzu düşünüyorum :D

Sonbaharı ne kadar çok sevdiğimi anlatmıştım daha önce. Doğanın içinde kaybolmak, huzur bulmak, renklerin dansını izlemek, kuşların cıvıltısını dinlemek... Tüm bunlara doyamıyorum. Kendimi dağa taşa vuruyorum. Artvin'deki bir yürüyüş kulübüne katıldım, yakın çevredeki rotalara düzenledikleri yürüyüşlere katılıyorum haftasonları. Onlar Artvin'den geliyor, biz de arkadaşlarla Hopa'dan çıkıp yolda onlara katılıyoruz. 2 hafta önce Cankurtaran'dan Kemalpaşa'nın yukarısındaki Akdere köyüne yürüdük 25-26 km. Gerçekten çok yorucuydu ama bir o kadar da keyifliydi. Dün de Borçka Karagöl'e gittik. Araçtan indikten sonra 16 km.lik bir rotayı takip ederek gölü tepeden gören yaylalara çıltık Yol boyu manzara o kadar güzeldi ki...





Karagöl'ün yanından yukarıya doğru çıkarak yaylalara ulaştık. Yayla evlerini uzaktan görünce içimi saran mutluluğu anlatamam. O kadar doğal, o kadar samimi insanlar ki yayladakiler bizi görür görmez evlerine davet ettiler, çay ikram ettiler. Evlerinin fotoğrafını çekerken de "Dur ben de poz vereyim" diyecek kadar neşeli ve eğlenceliler.




Yayladan Karagöl'e bakmak... Hislerimi anlatacak kelimeler yok! Bıraksalar orda kalırdım tüm gün ama tabi her güzel şeyin bir sonu var. Çıktığımız gibi indik aşağıya, biraz da Karagöl'ün kenarında kalıp yürüyüşü bitirdik. 







Doğada olmak o kadar güzel, o kadar iyi geliyor ki bana keşke bu hissi birebir paylaşmak mümkün olsa... Elime geçen her fırsatta yine doğaya karışmak, doğanın bir parçası olduğumu her zerremde hissetmek istiyorum. Doymasam da doya doya içime çekmek istiyorum sevdiğim şeyleri!



Perşembe, Ekim 22, 2020

Sen Dur, Önce Ben Anlatayım

Böyle insanlar var gerçekten! Evet çok şaşırtıcı ama varlar ve kendi söylediklerini herkesinkinden önemli sanıyorlar. İlginç, hem de çok ilginç! Araştırılması gereken klinik vakalar bence!

Ya sen benim dediğimi dinlemiyor, yazdığımı okumuyorken ben niye durup seni dinleyeyim, okuyayım? 

Kimsin sen? Şu 3 günlük dünyada ne gibi bir anlamın, değerin olduğunu sanıyorsun? YOK! Senin de yok, benim de yok! Birbirimize değer verdiğimiz kadar varız ve sen bana zerre değer vermiyorken ben neden sana hak ettiğinden fazla değer vereyim? Senin zamanın kıymetli de benimki çöpe atılacak kadar boş mu sanıyorsun acaba? 

Lütfen zahmet edip ziyaret ettiğiniz sayfada yazılanları dahi okumadan sağa sola yorum yapıp "Sayfama beklerim", "Son yazımda şundan bahsettim" tarzı yorumlar bırakmayın. Sadece bana değil, arkadaşlarıma da yapmayın! Artık iyice kızıyorum, kendimi tutamayıp rencide etmeye kadar götürebilirim mevzuyu. Sonra uyarmadın demeyin!


Pizzadan Hayat

Defne pizza hamurunu hazırlarken Mert de boş durmamış önceden kendi eliyle hazırladığı sucukları dilimlemeye başlamıştı. Defne pizzasına bol...