Salı, Şubat 03, 2009

Sömestr Tatili, Şansızlıklarım ve Ben

Bu sabah tatili geçirmek için anneannemin ve kardeşimin yanına Manisa'ya geldim. Gelirken tabi ki lanetimi de getirip ilk günden başıma iş açmayı başardım. Cep telefonumu suya düşürdüm. Doğal olarak çalışmıyor. Dakka 1, gol 1. Lanet şansızlığım 1, ben 0.

Hayatım hep böyle küçük ve basit görülen aksiliklerle geçiyor. Tek tek bakıldığında o kadar sorun yaratmayan aksilikler birleşince hayatım kabusa dönüyor. Cep telefonunda kayıtlı olan birçok numaraya ve bilgiye ulaşamıyorum şu anda ve tamir edilene kadar beklediğimde yapmam gerekenler için çok geç olacak. Neyse o kadar takmıyor artık, ben alışkın hayatın böyle saçma sapan şakalarına.

Tatili ilk günden kendime zehir etmek istemiyorum. Bugün ÜDS başvurumu halledip yarın da kardeşimi alıp Çandarlı'ya ufak bir kış tatili yapmaya gideceğim:) Bu kez tatili güzel ve yararlı bir şekilde geçirmeye niyetliyim. Yemek blogum için yeni tarifler keşfedip kendimi geliştirmek istiyorum. Fotoğraf çekmeye de devam edeceğim tabi ki. İlerde bir gün "Yollarda" isimli bir fotoğraf sergisi açmayı istiyorum. Sürekli ylculuk yapmayı ve yollarda fotoğraf çekmeyi alışkanlık haline getirdim. Bir şekilde bu deneyimi paylaşmak istiyorum. Ama çok da uzun vadeli planlar yapmamak gerekli hayatta. Ne de olsa hayat bizimle oyunlar oynayıp dalga geçmeyi çok seviyor.

Pazartesi, Ocak 26, 2009

Little Girl Blue'nun İlham Veren Blogu ve Hayallerim

Umarım bu yazı Little Girl Blue'yu rahatsız etmez. Alıntı yapmak için izin almak ya da onun yazılarına onun sayfasında yorum yazmak istedim ama bir türlü olmuyor, yorum göndermeye çalışınca sayfa hata veriyor. Belki de ben beceriksizim bilemedim:(



Little Girl Blue'nun yazılarını okurken bir gülümseme kaplıyor yüzümü. O kadar tanıdık, o kadar benzer hissediyorum ki sanki paralel evrenlerde aynı ortak bilinçle beslenen iki farklı bedenmişiz gibi geliyor. İşte son yazısından bir alıntı:


"23-Bir erkek arkadaşımda bana zakkum alsın, mailleşmeyelim ya da msn'de yazışmayalım, mektuplaşalım hatta mümkünse o ilişki 14 şubata kadar sürsün 14 şubatta da parise birlikte gidelim gibi düşünceler içindeyim. kim kaybetmiş ki öylesini ben bulacağım hoş...hayatımdaki 14 şubata tek girme parise yalnız gitme lanetini kırsaydım en azından diyorum..."


Benim hayalimdeki mekan Paris değil İspanya tabi ki:)


Bir alıntı daha:
"2-Kitap okumak herkesin hobisidir gazete okumayı spor yada magazin sayfalarından ibaret gören ülkemde.İşte kitap okumak benim de hobim tabi ki ama şöyle bir takıntım da var yanında: bir kitaba başladığım an o gün bitmelidir o kitap yoksa okuyamam bir daha, o yüzden ne zaman kitaba başlasam bazal metabolizmaya girer tüm yaşamsal faliyetlerimi annemin, arkadaşımın, kardeşimin ya da erkek arkadaşımın vicdanına terk ederim çünkü biri hatırlatmadan göz kırpmak ve sayfa değiştirmek dışında varlık gösteremiyorum...Ve evet ben de kitabı yerde, yatakta, sürünerek hatta ilginç yoga pozisyonlarında aldığım şekle aldırmaksızın okuyabilen kesimdenim...Klasik masa başı okuyucuları geçmişte kaldı.."


Sanki beni anlatıyor:) Sevgilimin babası, Ersin Amca benim bu huyumu çok seviyor. Ben kitap okurken ya da ders çalışırken böyle şekilden şekile giriyor, dünyadan ve dünyevi seslerden o kadar kopuyorum ki olur da başımı kaldırıp bakarsam Ersin Amca'yı sessizce arada bir beni kontrol ederken yakalıyorum:) Elimdeki kitap bitmeden yemek yiyemiyor, su içemiyor hatta tuvalete bile gidemiyorum bazen. Annem kitap okurken kendimden geçtiğimi söylerdi eskiden.



Günlerim geçiyor. Kendimle ilgili yeni şeyler keşfediyorum. Dünyayı gezmek istiyorum. Sonsuza dek öğrenci kalmak, sorumluluk almaktan kaçmak istiyorum. Öğrencilik dediğime bakmayın Türkiye'nin saçma eğitim sisteminde olmak istemiyorum. Başka bir boyutta, başka koşullarda öğrenci olmak istiyorum. Aradığım bilgiyi bulmama yardım edecek, bana yol gösterecek, fikirlerime değer verecek insanların olduğu bir düzende öğrenci olmak istiyorum. Yaratıcılığımı geliştirecek, bana birşeyler katacak, ilerlememi sağlayacak bir deneyim olmasını istiyorum.



Ah ben daha neler istiyorum ama...

Vicky Christina Barcelona

Bu filmi mutlaka izleyin. Genel olarak yavaş ve sıkıcı gibi gelse de sadece Penelope Cruz için seyretmeye değer. Cruz'un her yanından seksilik akıyor. Aurası o kadar parlak, o kadar renkli ki onun rol aldığı sahneler filmi bir kez daha seyretmeme sebep olacak sanırım. Her ne kadar film Vicky ve Christina karakterleri üzerine kurulmuş gibi gözükse de bence filmin asıl yıldızı Maria Elena.

İspanya'ya gitmeyi artık eskisinden daha da çok istiyorum. Gaudi'nin eserlerini görmeyi ve İspanyol ezgilerini dinlemeyi, İspanyolcamı geliştirmeyi oldukça uzun zamandır istiyordum zaten ama bu film bir an önce harekete geçmem için katalizör etkisi yaratacak gibi:)

İspanya fanatikliğimin sebeplerinden biri İspanyollar'ın da Türkler gibi sıcak kanlı ve içlerinden geldiği gibi davranan insanlar olması. İspanyolca çok güzel bir dil ve bu dili gerçek sahipleriyle yaşayarak ilerletmek istiyorum. Eğer erkek arkadaşımı da ikna edersem bu yaz mutlaka gitmek istiyorum. Umarım yine başka baharlara kalmaz hayallerim.

Pazar, Ocak 25, 2009

Stumble Manyaklığı

Deli miyim? Evet deliyim.

Yaptığım şey son derece mantıksız. Günlerdir internette bir oraya bir buraya geziyorum. Dün gece -daha doğrusu bu sabah 4'te hala Stumble manyaklığımla başa çıkmaya çalışıyordum. Bu son kez diye diye defalarca kullandım Stumble butonunu. Şu anda da kullanmaya devam ediyorum. Tüm irademi kaybettim; kendime engel olamıyorum. Kimseyi bulaştırmak istemiyorum ama henüz denemediyseniz benden söylemesi nette surf yapmanın bu kadar eğlenceli olacağına hiç inanmamıştım ama bu Stumble çok feci. Ordan oraya sıçrayarak bir sürü inanılmaz sayfa getiriyor karşıma ve her defasında bir sonraki sayfayı merak ettiğim için bilgisayarın başından kalkamıyorum bir türlü:( Çarşamba ve perşembe 2 tane finalim var ama daha kapak açmadım, sonumu pek iyi görmüyorum.

Cumartesi, Ocak 24, 2009

Elma


Kapıdan çıktım elimde kırmızı bir elmayla. Saatlerce yürüdüm. Markete girdim. Gezdim raflar arasında. Tekrar sokağa çıktım. Bir kız yanıma gelip “Merhaba” dedi. Benimle yürümeye başladı. Yol boyunca bana eşinden, işinden söz etti. Ben de ona market rafları arasındaki seyahatlerimden bahsettim. Sıkılmıştım. Kıza iyi günler dileyip eve gittim. Kapıya geldiğimde bir şeyler yanlıştı ama... Çok yorgundum. Yol yormuştu beni. Kaç saat sürmüştü? Hatırlamıyordum. Anahtarlarımın yerini de hatırlamıyordum.

Kapıyı açamadım. Çilingir aradım. 3 sokak aşağıda bulduğum çilingir her kapıyı açarım demişti. O kapıyı açtı, ben kapadım. Televizyonu açtım, bir elma alıp ısırdım. Sonra uyumuşum. Uyandığımda 3 duvarı ve demir bir kapısı olan tanıdık bir yerdeydim. Buranın bir adı vardı ama neydi? Birbirinin aynısı beyaz giysiler giymiş birkaç kişi gelip bana sorular sordu. Niye o eve girmiştim? Niye uyuyup kalmıştım? Utanmasalar "Niye o elmayı ısırdı?" diye soracaklar sandım. Sormadılar. Bilmiyordum cevapları. Ben sordum, kimse bilmiyormuş. O kız kimdi diye sordum; onu da bilmiyorlarmış. Sonra yine uyumuşum.

Uyandığımda o kız yanımda oturuyordu. O da sorular sordu. Neden İstanbul'dan kalkıp bu şehre gelmiştim? O eve neden girmiştim? Neden haber vermemiştim haftalardır nerede olduğumu? İyi de daha dün görmemiş miydi bu kız beni? Bilmiyordum. Ben de ona sordum "O kız kimdi?" diye. "Bendim" dedi. İyi de sen kimsin? Ben kimim? Burası neresi ve ben o elmayı niye ısırdım?


***


Yine uykudan uyanmıştım ama bu kez yalnızdım. Ne o kız vardı ne de elma. Bir evin bahçesindeydim. Tüm meyve ağaçları vardı da bir elma yoktu nedense. Etrafa bakına bakına yürüdüm. Evler, bahçeler, ağaçlar, yollar… Her şey çok güzeldi. İyi de ne zaman gelmişti bahar ve yüzüm niye kavruluyordu? Saçlarım da uzamıştı. Ama ne zaman?


Canım deli gibi elma istiyordu ama yoktu işte. Sonunda yorulup önüme gelen ilk bahçeye daldım. Bir sedirde çok güzel bir kadın oturuyordu. Hoşgeldin dedi. Yanına oturdum. Konuşmadık bu kez. Canım elma istiyordu ve uykum gelmişti. O güzel kadın elime kıpkırmızı bir elma bıraktı ve gitti. Elmayı ısırdım, tadı çok güzeldi. Orda ne kadar oturdum bilmiyorum. Tam ayağa kalkmıştım ki birden eteğime küçük bir oğlan çocuğu tutundu. Işıl ışıl gözleri, kıvırcık saçları vardı. Bir yerden tanıyordum onu ama... Hadi eve gidelim, uykum geldi dedi birden. Kucağıma aldım. Kokusunu içime çektim. Aynı sevdiğim adam gibi kokuyordu. “Adın ne?” dedim. “Toprak” dedi. Toprak'tı adı ama nerden çıkmıştı birden karşıma? Kimdim ben? Kimdi o güzel kadın? Ve ne zaman bir elma yesem neden böylesine garipleşiyordu hayat?

Perşembe, Ocak 22, 2009

Hastayım:( ve Okul bitiyor

Hayat bu; ne zaman gelip tokat atacağını kestiremiyor insan. Tam final haftası yatak döşek hasta oldum. İlk 2 final bugündü, geriye kaldı 4 final daha.

Bu yıl okulda son senem. Aksilik çıkmazsa mezun olacağım bu yaz. Bu dönem bitince yani 2 Şubat'tan sonra 8. ve son dönem kalıyor geriye. Okul bitince ne olacak? Herşey muallakta! Bir sürü soru işareti var kafamda. Deliliğe bir adım uzaktayım.

Tüm kargaşanın arasında kaçıp saklanacağım yerler ve uğraşlar aramaya devam ediyorum. Şu sıralar internete verdim kendimi. Bloglar arasında geziyorum, yeni müzikler deniyorum. Yazıyorum, okuyorum, düşünüyorum. Özellikle de lilith'in blog yazılarını ve sayfasındaki müzikleri takip ediyorum. Bir de Moda Cadısı var.

1-2 gündür de Couchsurfing'le ilgileniyorum. Geçen yıl Derya, Özge ve Gamze couchsurfing sayesinde yaklaşık 1 haftalık bir Yunanistan gezisi yaptılar. Ben de ispanyolca öğrenmeye başladığımdan beri İspanya'ya gitmek istiyorum ama bir türlü uygun bir zaman bulamadım. Bu yaz gidebilmeyi çok istiyorum. Umarım bu kez herşey yolunda gider ve Evrim'le birlikte gidebiliriz.

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Transporter 3

Dün gece Acıbadem Home Cinema'da (yani Volkan'ın bilgisayarında:) Transporter 3'ü izledik. Transporter 1 ve 2'yi izlememiş olmama rağmen konsepti anlamakta hiç zorluk çekmedim. Film şık dövüş sahneleri olan ve seksi bir hatunun da konuya dahil edildiği klasik aksiyon filmlerinden biri.

Filmin senaryosu pek iddialı değil ama bu pek sorun yaratmıyor. Görünüşe göre filmin 1 ve 2'sini seyredenler zaten senaryodan fazla birşey beklemiyor. Senaryo, kimyasal atıkların boşaltılmasıyla ilgili bir anlaşmayı kabul ettirmek için bir bakanın güzel ve uçuk kaçık kızının kaçırılıp bakana şantaj yapılması üzerine kurulu. Jason Statham da tahmin edildiği üzere seksi ve mağdur hatunun "taşıyıcısı" rolünde. Film oldukça hareketli. Jason Statham ve taşıdığı "paket" sürekli hareket halinde ve kollarında kullandıkları arabadan 75 m uzaklaştıklarında patlayacak bir çeşit biliezik var.

Film Jason Statham'ın estetik dövüş sahneleri ve arabalı kaçış-takip sahnelerinden oluşuyor. sanırım kızlar için en eğlenceli bölümler de Jason'ın dövüş sahnelerini adeta striptiz şova dönüştüren hayli yapılı vücudunun öne çıkarıldığı kareler olacaktır. Erkeklerin de pek sıkılacağını sanmıyorum çünkü filmin aksiyon sahneleri ve seksi kızıl çıtırı Natalya Rudakova da hiç fena değil.

Kısacası canınız sıkılıyor ve vaktiniz bolsa Transporter 3, arkadaşlarla ve patlamış mısır eşliğinde rahatlıkla izlenecek çerez tadında bir film.

İyi Seyirler:)

Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...