Yazma Aşkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazma Aşkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Şubat 15, 2025

Boyutlar Ötesi Aşk #1

        “Beni seviyor musun, Rüya? Mutlu musun benimle?”, diye sordu Evrim Rüya’ya, son derece ciddi bir yüz ifadesi ile belki yüz bininci kez. Bu soruyu farklı zamanlarda, farklı evrenlerde, farklı “Evrimler” defalarca kez sormuştu farklı “Rüyalar”a. Rüya, o bilindik göz devirmesi eşliğinde, her zamanki gibi “Sevmesem bunca yıl seninle kalır mıydın sence? Benim kadar bencil biri bunca yıl sevmediği biriyle yaşayabilir mi?” diyerek cevapladı aynı soruyu belki de yüz milyonuncu kez. Sonra durup uzun uzun Evrim’e baktı ve “Dışarıda beni senin gibi anlayacak fazla erkek yok. Anlasa bile kimse bu kadar başına buyruk, aklına eseni estiği an yapamasa çatlayacak gibi davranan, gece demeden, gündüz demeden kendini yollara, dağlara, tepelere vuran, üstelik dili de kemiksiz, benim gibi bir kadınla yaşayamaz. Sen bu konuda çok başarılısın. Üstelik seninle her gün yeni bir macera. Tam “Bitti. Çözdüm.” derken bir yenisi ekleniyor bilmecelerin. İşte bu yüzden seni seviyorum Evrim, tam da bu yüzden seninle mutluyum.” diye ekledi gülümseyerek. Evrim aldığı cevapla gerçekten rahatlamış görünüyordu. Bir süre sessizce yemeklerini yemeğe devam ettiler. Sonra birden Rüya merakla sordu Evrim’e:


“Peki ya sen? 13 yıldır nasıl katlanıyorsun bana?”


“Şöyle ki: ben 8. Evrim’im. Diğerleri çoktan gitti.” dedi Evrim yarı ciddi bir havayla.


“Hadi ya! Çok iyiymiş! Senden önceki “Evrimler”i anlatsana biraz! Bundan süper hikâye çıkar.” diyerek kafasında yeni hikâyesini yazmaya başladı Rüya. 


“Hımm… Bir bakalım. İlk Evrim siz tanıştıktan 1 yıl kadar sonra gitti. Hatırlarsan oldukça ketum biriydi, 1 yıl boyunca seni sevdiğini söylememişti bile. Kalp sıkışması sebebiyle hastaneye gittiğiniz gün onun yerine 2. Evrim geçti.”


“Çok iyiymiş cidden! Ben bundan ne hikâye yazarım! Film olur, dizi olur, seri seri kitap çıkar bu hikâyeden. Peki, nereden geliyor bu “Evrimler”? Paralel evrenlerden mi?”


“Tabi ki! Başka nereden olabilir ki zaten?”


“Neden gidip geliyorsunuz o zaman? Diğer boyutlarda Rüya kıtlığı var da bir ben mi kaldım?” diye sordu Rüya hınzırca.


“Hımmm… Bu sorunun cevabı oldukça uzun ve bu hassas bir mevzu. Her şeyi anlatacaksam yazacağın hikâyenin yazarı olarak benim adımı da eklemelisin bence. Tüm hikâyeyi ben anlatmış oluyorum sonuçta.” 


“Oldu canım! Kitabı ben yazayım, sefasını sen sür! En fazla kitabın başına, “Bu hikâyenin ilham kaynağı olan sevgili eşime ithafen…” yazarım o kadar! Sonuçta ben oturup kaç saat yazacağım, senin düşünmediğin boşlukları dolduracağım.”  Bu cevap tam da Rüya’dan beklenileceği kadar net ve bencilceydi. 


“Eh neden gelip gittiğimizi kendin bul o zaman canım.” diyerek Rüya’yı öyküsünü yazması için doldurması gereken bir sürü boşlukla baş başa bıraktı Evrim.

...


Açıklama: Bu hikaye ile bir bilim kurgu öykü yarışmasına katılmıştım yıllar önce. Öykülerimi elden geçirirken rastlayınca büyük bir heyecanla okudum ve 8 bölüm halinde blogda yayınlamaya karar verdim. Belki ileride bir romana dönüşür, kim bilir :) İlk 2 bölümü ark arkaya paylaşacağım.

Perşembe, Şubat 13, 2025

Çok Acayip #2

Başlamadan önce uyarayım: Uzun bir yazı bekliyor sizi ama başlayınca bir çırpıda okunur olmasını umut ediyorum 😅

Bir önceki yazımda gördüğüm rüyadan ve onu gerçeğe taşımak istediğimden bahsetmiştim. Şimdi de beni o noktaya getirdiğini sandığım süreçten / akıştan bahsedeceğim. Aslında bu akış çoooook eskiye gidiyor; ortaokul - lise yıllarıma, belki de kitap okumayı çok seven babamın ilk görüşte aşık olduğu annemi - ki o da kitap okumayı çok severdi - 3 ay yalvararak sonunda evlenmeye ikna ettiği ana kadar :)) Ama korkmayın ben o kadar geriye gitmeyeceğim :)) Birkaç gün önceye döneceğim.

Şubat'ın ilk günlerinde - tam olarak 6 Şubat'mış - blogu düzenlerken etiketlerin olduğu alandan kısa hikayeler etiketi gözüme çarptı ve tıklayıp sırayla hikayelerimi okumaya başladım. 

Okurken şaşkınlıkla karışık bir mutluluk yayıldı içime. "Bunları ben yazdım, her biri benim bir parçam ama aynı zamanda benim dışımda, başka bir şeyin parçaları gibi." diye düşündüm ve öykülerimi bir araya toplayıp yayınevlerine göndermeye karar verdim. O günden beri kitap nasıl basılır, yayınevine dosya nasıl gönderilir gibi yazılar okuyup araştırıyorum. Kitap için isim düşünüp not alıyorum. Kapak resmini düşlüyorum. Öyküler hazır olunca daha önce kitabı basılmış blogger arkadaşların da fikirlerini alıp yayınevlerine göndermeyi planlıyorum.

İşte bu araştırmalarım devam ederken Ceren'in şu yazısında kumçocuk'a verdiği cevabı okuyunca ben de gidip dinleyeyim bahsettiği bölümleri dedim. Bahsi geçen İlk Sayfası adlı podcastin Ahmet Ümit, Hakan Günday ve Ayşe Kulin bölümlerini çok önceden dinlemiştim ama beni o kadar etkilememiş sanırım ya da ben şu an hatırlamıyorum. 

Ceren'in önerdiği bölümlerde yazarlardan biri olan Nermin Yıldırım'ın "Unutma Dersleri" kitabını çok severek okumuştum ve "Unutma Beni Apartmanı" da hâli hazırda okuma listemde ama Sezgin Kaymaz'ı hiç duymamıştım. Canım Ceren'im öneriyorsa vardır bir bildiği dedim ve Spotify'ı açtım :) 

Nermin Yıldırım'ı dinlerken bazı açıklamaları beni o kadar şaşırttı ve etkiledi ki eve gelir gelmez Evrim'e anlattım hepsini. Benim de aklımdan geçtiği gibi "A sana benziyormuş!" dedi Evrim :) Bana benzediğini düşündüğümüz şeyler Nermin Yıldırım'ın kelimelerle ve sözlüklerle haşır neşir oluşu ve şu an Barcelona'da yaşıyor oluşuydu. Birisi benim çocukluğum, diğeri benim uzun süre hayalimdi... 

Nermin Yıldırım küçükken sözlükte görüp sevdiği kelimeleri kağıtlara yazıp odasının duvarlarına asarmış. Ben öyle yapmadım hiç ama daha önce bahsetmişimdir, biz Şehnaz'la koca koca sözlüklerle Scrabble oynardık ve yıllar içinde sözcük dağarcığımız o kadar genişledi ki kimsenin duymadığı kelimeleri bilir, kullanır hâle geldik :D 

Sözcük dağarcığıma katkısı olan diğer bir kişi ise babamdır. Babam kitap okumayı sevdiği kadar bulmaca çözmeyi de çok sever ve ben küçükken bana da bulmaca çözdürürdü. Bu alışkanlığım hâlâ devam ediyor. Hatta ben de Arya'ya bulmaca dergileri alıyorum :) Momentos'un "Bir Kelime" serisini de atlamadan yazayım, ondan da yeni kelimeler öğreniyorum :)

Neyse konuyu çok dağıttım, kusura bakmayın :) Nermin Yıldırım'ı dinlerken etkilendiğim şeylerden biri de yazar 9 yaşındayken yazdığı öyküleri amcasının daktiloda temize çekerek kitap haline getirip "Al, bu senin kitabın" deyişi oldu. Değer görerek, ciddiye alınarak, birey olduğu küçük yaşlardan kabul görmüş olarak büyüyen bireyler hayatta başarılı oluyor. Podcastin tamamı çok iyi. Linkini buraya bırakıyorum ve ben de Ceren gibi mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Nermin Yıldırım'ın bölümünden sonra Ceren'in önerdiği üzere Sezgin Kaymaz'ın bölümünü dinleyecektim ama Hikmet Hükümenoğlu diye birinin bölümü başladı otomatik olarak. Ben de merak edip dinlemeye başladım. Hikmet Hükümenoğlu, sırasıyla Robert Koleji, Boğaziçi Üniversitesi ve Koç Üniversitesi'nden mezun olmuş ve 10 yıl finans sektöründe çalışmış.  Sonra bir anda bu kadar yeter diyerek finans sektörünü bırakmış. Ne yapmak istediğine dair iki fikri varmış; biri müzik, diğeri kitap yazmak. Müziği denemiş, olmamış; yazmayı denemiş ve yazdığı ilk kitap Everest Yayınları tarafından yayınlanmış. Hikayesinin bu kadar kolay ilerlemiş olması beni kıskandırmadı desem yalan olur. 

Hikmet Bey, ilk kitabından sonra tabi ki kitap yazmaya devam etmiş; iki tane önemli edebiyat ödülü kazanmış; Mimar Sinan Üniversitesi'nde "Yaratıcı Yazarlık" dersleri vermiş. Hâlâ da yazmaya devam ediyor. Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesinde okumuş olması ve iyi bir alt yapıya sahip olması onu hızlıca başarıya götüren etmenler olmuş bence. 

Podcasti dinlerken Google'dan bir araştırayım dedim ve yazarın substack hesabına ulaştım. Substack, Blogger'ın ücretli ve çok daha üst sürümü gibi bir paylaşım platformu yani başlı başına ayrı bir mevzu; onu sonra anlatayım. 

Substack'te dolaşırken karşıma bir paylaşım çıktı. Kabaca "Bir gün yaparım dediğin ne varsa bugün yapmaya başla." yazmış. Benim de içinde bulunduğum haleti ruhiyeye çok uygun olduğu için bunu da alıp cebime koydum. Spotify'a geri döndüm ve Sezgin Kaymaz'ın bölümünü dinlemeye başladım.

Sezgin Kaymaz daha önce duyduğum bir yazar değil. Kendisini şöyle anlatmış. Yıllarca hentbol antrenörlüğü yaptıktan sonra bir gece daktiloyu önüne alıyor, başlıyor yazmaya ve sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Onun da ilk kitabı yayınevinden hemen onay alıyor. Kitap basılana dek o, 3 kitap daha yazmış oluyor. Şu anda basılmış 17 kitabı var. 

Kıskanmıyoruz, çalışıyoruz, biz de başarıyoruz :))

Tüm bunların o rüya ile ne alâkası var diyorsunuz şu anda muhtemelen. Oraya geliyorum :) 

Bahsettiğim üç yazar da birbirinden çok farklı tekniklerle yazıyor. Yazdıkları tür ve hikayeler de farklı. Ama yazar olma hikayelerinin ortak noktaları var. Üçünün de sağlam bir bilgi birikimi var, üçünün de yazarlık öncesi farklı kariyerleri var; bir nokta da üçü de oturup yazmaya karar veriyor. Yıllarca edindikleri bilgi birikimlerini de kitaplarına yansıtıyorlar. Sadece kitaplarında kullandıkları epigraflarla bile başlı başına bir hikaye anlatıyorlar neredeyse.

İşte ben de tam olarak bunu istiyorum. Ben de içimden geçen, bazen delip geçen, öyküleri anlatmak, biriktirdiklerimi paylaşmak, beni besleyen sözlerle, alıntılarla - epigraflarla - kendi hikayelerimi aynı sayfalarda buluşturmak istiyorum. Bunun ilk ayağı hikayelerimi kitap haline getirmek ama bir adım sonrası yıllardır rüyalarımda izlediğim hikayeleri senaryolaştırıp başkalarına da izletebilmek.

Son günlerde aklımdan geçen mevzular böyle olunca, haliyle bilinçaltım ben uykuya geçer geçmez hünerlerini ortaya koyup büyük bir prodüksiyonla tüm kurgusu ve karakterleriyle eksiksiz hazırlanmış bir anime izletiyor bana :D Eh bana da, bilinçaltımı dinleyip "ne yapmak istiyorsam bugün başlamak" düşüyor sanırım  :)



Çarşamba, Şubat 02, 2022

Muallâ

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Mualla, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

...


Muallâ, oldum olası tutamazdı o kemiksiz dilini, içinden geçen daha zihnin ince kıvrımlarındaki elzem yolculuğunu tamamlayamadan hop dışarıda buluverirdi kendini. Son pişmanlık fayda etmez, Muallâ ne yapsa yerine dikemezdi devirdiği çamları. Bir gün o devirdiği çamların altında kalıp son nefesini verecekti şüphesiz. Ne zaman yolunda gitmeyen bir şey görse kendini tutamaz sere serpe ortaya döküverirdi her şeyi bir çırpıda. Bu kez de öyle olmuştu: 

- Aslında bu kadar üzülmenin bir faydası yok. Bazı insanlar böyledir, hedefine ulaşana dek yazar, çizer, büyük oynar. Hedefe ulaştıktan sonra söner, ufalır, orijinal haline geri döner. Sonra da haliyle hayatına orijinal haliyle devam eder. Sen, ben gibi hayal peşinde koşmaz. Tüm yazma, çizme, büyük oynama becerileri hedefe ulaşana kadardır bazı insanlar için. Onları da oldukları gibi kabul etmek gerekir. 

Daha ağzını kapamadan pişman olmuştu söylediklerine. Artık ne yapsa faydası yoktu ama yine de denedi şansını: 

- Yani, demem o ki; sen de niye öyle, niye böyle diye üzülme de önüne bakıver gari!

- Hah kelin ilacı olsa kendi başına! Madem hayatı olduğu gibi kabullenip devam etmek o kadar kolay sen baksana o zaman önüne! Madem o kadar kolay neden dönüp dönüp bakıyorsun kitapçı Sadi'ye?

Muallâ kapağını almış, tenceresini -pardon - ağzını kapatıp susmuştu. Bu çok görülen bir şey değildi. Kolay kolay susmazdı Muallâ. Ama elinden geldiğince denedi:

- Haklısın. Ta en başından belliydi bizden bir cacık olmayacağı. Zaten olsa olsa çorba olurdu bizden. Ekşi süzme yoğurttan terbiyesi kesik* yayla çorbası!

Bazen - hatta çoğunlukla - ileri doğru atılan bazı adımlar ne yapsak geri alınamaz. Muallâ ile Suzan'ın üzerinde yarenlik ettikleri o ince ip bir çırpıda sallanmış ve ikisi birden yere düşüvermişti işte. Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Muallâ çantasını alıp ayaklandı. "Gitme" demedi Suzan, Zaten geç de olmuştu. Muallâ kendini karanlığın içinde buldu kapıdan çıktığı anda.

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Muallâ, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

Hızlı adımlarla evine gitti. Yıllar önce boşanmıştı eşinden. Kitapçı Sadi uğruna. Ama Sadi pek oralı olmamıştı. Önceleri inceden bir böbürlenmiş, egosu şahlanmış, Muallâ'ya ümit vermiş,  sanki her şeyin mümkün olduğu fikrine kapılmasına karşı çıkmamıştı. Ama iş ciddiye binince gözünü kırpmadan paramparça edivermişti Muallâ'nın kuş gibi çırpınan kalbini:

- Sana aşık falan değilim ama seni görmezden de gelemiyorum!

Belki de okuduğu kitaplarda görüp öğrendiği tek bir cümleyle her şeyi anlatmıştı kitapçı Sadi. Tek bir cümleyle çiğneyip tükürmüştü Muallâ'yı. Muallâ, Sadi'nin  yoldan geçerken görmezden gelemediği bir dilenciydi, sevgi dileniyordu. Sadi, Muallâ-sever değil de hayırseverdi sadece. Hayrına bakıyordu Muallâ'nın yüzüne. Bunu bile bile sevdi Muallâ, Sadi'yi, bile bile... Hâlâ seviyordu. Ne zaman kitap dükkanının önünden geçecek olsa sokağa terkedilmiş köpek yavrusu gibi hissediyordu kendini. Acaba onu görecek miydi? Acaba bakacak mıydı Sadi? Acaba o da onu özlüyor muydu? Ama hayır, içten içe biliyordu, Sadi'nin özlediği, Muallâ değildi. O arzulanmayı, sevilmeyi, uğruna hayattan vazgeçilen olmayı özlüyordu. Bunca yıl Muallâ ne zaman yoluna devam etmeye kalksa Sadi çıkıvermişti karşısına: "Keşke her şey farklı olsaydı, ben de böyle olsun istemezdim ama hayat işte" diyordu. Sanki hayat elini kolunu bağlamış da elinde olsa Muallâ ile olurmuş gibi... Oysa yalandı bu sözleri. Sadi sadece sonsuza dek, "giden" olmak istiyordu, arkada bırakılan değil. 

Muallâ'nın günleri azap içinde geçiyordu. Şu dünyada içini dışını bilen, onu tüm kusurları ile seven tek dostuydu Suzan. Duymak istemediği ne varsa bir çırpıda söylemişti Suzan'a. Ne gerek vardı sanki? Ama dost acı söylemez miydi? Muallâ bu çok bilindik sözün zamanla unutulan kısmını zor yoldan öğreniyordu şimdi: Dost, acıyı tatlı söylemeyi bilmeliydi. Ne yazık ki Muallâ acı gerçeği tatlı sözlerle anlatmayı bilmiyordu henüz. 

Günler geçtikçe Suzan da Muallâ'yı arar oldu. Kader arkadaşı, dert ortağıydılar. Çocuklarını beraber büyütmüş, zorlu zamanları beraber atlatmışlardı. Gerçi Suzan her zaman bir adım öndeydi. O kendinden önce  başkalarını düşünür, onlar iyi olunca iyiyim derdi. Muallâ ise tam tersine "Ben iyi değilsem başkasına ne faydam olur? Kendimi iyi edemezken başkasına nasıl iyi gelebilirim ki?" derdi hep. Zaten böyle diye diye sözüm ona kendini seçip boşanmıştı kocasından. Ben o kadar mutsuzum ki ona da mutsuzluktan başka bir şey veremiyorum, bensiz daha mutlu olur, belki ben de onsuz diye düşünmüştü. 

Muallâ'nın eski kocası çok mülayim bir adamdı. Bir kez sesini yükseltip bağırmamıştı Muallâ'ya. Evcimen bir adamdı Naci; evden işe, işten eve... Mahalleliye bakılırsa Muallâ'ya rahat batmış gül gibi yuvasını gözünü kırpmadan yıkıvermişti. Oysa başka türlüsü mümkün değildi. Muallâ'yı bu noktaya Hayat getirmiş; aldığı her nefes, attığı her adım onu kaçınılmaz sona taşımıştı. Geriye dönme ihtimali olsa yine aynı adımları atıp yine aynı noktada bulurdu Muallâ kendini. Bunu anlayalı beri mutsuzluğu azalmış, Hayat'ın getirdiklerine itiraz etmez olmuştu. Şu ölümlü dünyada her şey olacağına varıyor ve biz her an sadece elimizden gelen tek şeyi yapabiliyorsak suçlu aramanın ya da pişmanlık hissetmenin  ne faydası olabilirdi ki? 

Muallâ kafasında düşünceler yürürken ayakları onu Suzan'ın kapısına getirmişti. Kapıyı çalmak, "Hadi ama Suzan, seni üzmek için demedim. Sadece öyle düşündüğüm için öyle dedim. Düşündüğümü söyledim diye küsmezsin sen bana? Acaba ben bilmeden başka bir halt mı yedim?" demek istiyordu. Ama dememeye karar verdi. Çünkü biliyordu kapıyı çalsa, Suzan kapıyı açacak ve Muallâ iyi olsun diye özrünü kabul edip" Aman canım sen de! Ben sana kırılmadım ki, doğru söyledin zaten." diyecekti. Bu sözler Muallâ'ya iyi gelecek ama Suzan'a iyi gelmeyecekti. Suzan yine başkasını kendinin önüne koyup başkasına iyi gelmeye çalışacaktı. İşte bu yüzden belki de ilk kez bencilliğini bir kenara bırakmaya karar verdi Muallâ. Varsın özlesindi Suzan'ı; Suzan bir kereliğine de olsa kendinden önce başkasını düşünmek zorunda kalmasındı. 

... 

*Kesilmiş terbiye: Bazı çorbalara kıvam vermek için yoğurt, un ve yumurta sarısı çırpılarak hazırlanan terbiye çorbanın içine eklenir ama bu işlem için önce bu karışım çorbanın suyu ile yavaş yavaş ılıtılmalı ve çorbaya öyle eklenmelidir. Eğer ılıtılarak yapılmaz da direk sıcak çorbaya dökülürse terbiye kesilir, terbiye çorbayla özdeşleşmez, çorbanın içinde topak topak parçalar olur. 

By Richard Avedon


Fotoğrafı canım Ceren yolladı az önce, tam senin hikayeye uygun diye. Soldaki kaknem Muallâ, sağdaki nahif tatlı kadın da Suzan. Mualla'nın yine gözü takılmış kitapçı Sadi'ye duymuyor pek Suzan'ın anlattıklarını galiba :)))) 

- Kızım sana diyorum Muallâ! Huuu! 


Cuma, Mayıs 22, 2020

İçtiğim şaraptı hayalin...

En büyük "iyi ki"lerimden biri yazmak!

Yazamasam... Düşünmesi bile kötü!

Yazdıkça ben oluyorum, yazdıkça beni buluyorum. "Düşünüyorum öyleyse varım." yeterli değil benim için sanırım. Yazıyorum öyleyse varım!

Taslaklara bakıyorum ara ara, bazen dönüp eski yazılarımı okuyorum. Eski yazılardan yeni yerlere varıyorum. Dönüp dolaşıp kendime çıkıyor yollar. Seviyorum.

Bugün hava yağmurlu. Bazı şarkıları defalarca dinlemeyi çok seviyorum böyle günlerde. Belki de yapmamalıyım, hatta kesinlikle yapmamalıyım :D Ama n'apayım sevince tüketene dek duramıyorum. Bugün şanslıyım, Haluk Levent çıktı karşıma. Onu tüketmek ne mümkün! Namümkün!




Bu arada Haluk Levent, Youtube üzerinden bir talk show yapmaya başladı. İlk 2 bölümü aşağıya bırakıyorum. Çok samimi, nasıl görünüyorsa öyle bir adam Haluk Levent. Programdaki samimiyeti de ekrandan taşıp evimize gelmiş hissi veriyor. Hazır şarkılarını seviyorken, tüm samimiyetiyle yaptığı programı da izlemek çok keyifli geldi bana :)





Bugün de böyle işte :)

Pazar, Aralık 29, 2019

Neden Yazıyoruz?

Genelleme yapmak doğru mu bilmiyorum ama herkesin yazma ihtiyacının arkasında benzer bir dürtü olduğunu düşünüyorum. En derinde kendimizi değerli hissetmek istiyoruz. Yazmak bir nevi  "Söyleyecek sözüm, anlatacak hikayem var." hissinin dışa vurumu bence. "Kimse okumasa da ben yazayım" ya da "Gerçekten birileri okusun diye yazmıyorum" diyenler de çıkacak biliyorum ama işte kabul edelim ki birileri okuyup beğenince iyi geliyor bir çoğumuza. Anlatmak, anlaşılmak, yaraları sarmak, iyileşmek ve belki bir ihtimal kendimiz gibi olan başka birilerini de iyileştirmek istiyoruz.

Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Birileri çıkıp "Ben de geçtim o yollardan, dayan, bitecek!" desin ya da "Bak ben de aynı yoldan geçiyorum." desin, elimizi tutsun istiyoruz bence içten içe. Anlattığımız hikayelerin sahiplerini arıyoruz kimi zaman, kimi zaman geçmişte kalmış tanıdık bir yüzün peşine düşüyoruz yeniden.

Geçmişi özleyip yazıyoruz, hayallere kapılıp yazıyoruz. Bazen umudumuzu, bazen umutsuzluğumuzu paylaşmak için yazıyoruz. Sebepler görünür de değişiyor ama temelde hayatla başa çıkmak için, "Ben burdayım!" demek için yazıyoruz. Faniliğimiz ağır geliyor, gitmeden dünyada bir iz bırakmak için, yaşamamızın bir anlamı var demek için yazıyoruz.


 Madem yazmaktan bahsettik, ben yazmazsam siz yazın. Arada bir iki satır olsa da yazmalı insan.


Sabah kulağımda bu türkü ile uyandım. Yazıya uysa da uymasa da bugün ruhumun gıdası bu türkü.

Pazar, Ekim 13, 2019

Sil baştan yaz beni! Sil baştan oku!


Ah yazdıkça yazmak istiyorum. 
Sabahlara kadar anlatmak, 
Konuşmak, 
Yeniden keşfedilmek, 
Sil baştan yazılmak, 
Sil baştan okunmak istiyorum. 

Ne çok yazasım var...
Geceler boyu... Belki günlerce...
Kızıl gün batımlarından turuncu gün doğumlarına kadar...
Paylaşacak ne çok güzellik var!
Ne acı...
Bazen elde değil yok saymak bazı şeyleri.
Üstünü örtsen, geçti desem...
Ama elbet geçiyor her şey.
Hayat geçip gidiyor!
Ben de gülüp geçeceğim az sonra.
Çiçekli bir yolda yürürcesine, muhteşem bir gün batımına şahitlik edercesine gülümseyeceğim sadece.
Ama birkaç dakika daha hüzünlenmek istiyorum mümkünse. Bir şarkı tutuyorum radyodan, şansıma çıkan:
"Ne sen Leyla'sın, ne de ben Mecnun"
Hayat acımasız ve açık sözlü, tam da olması gerektiği gibi!
Az kaldı gülümseyeceğim yine bir kaç dakika sonra...








Çarşamba, Ağustos 21, 2019

10.000 Saat Kuralı ve Gece 2'de Biten Bir Öykü Daha

Malcom Gladwell, 2008 yılında çıkan kitabı "Outliers"ta bir işte uzman olmak için o iş üzerinde 10.000 saat çalışmak gerektiğini öne sürmüş. 10.000 saat deyince kulağa çok geliyor ama yanlış hesaplamadıysam günde 8 saatlik çalışma ile tatilleri çıkarırsak bu süre 5 yıla denk düşüyor. Yani mesleki gelişim açısından bakarsak 5 yıl uzman/usta olmak için çok da uzun bir süre değil. İş dışında ilgilendiğimiz bir hobide uzmanlaşmak istersek günde 2-4 saat çalışarak bazı günler de çalışamadığımızı var sayarak 10.000 saatlik çalışma 10-15 yıl gibi oldukça uzun bir zaman dilimine tekabül ediyor maalesef. İş dışındaki bir uğraş için yemeden içmeden, uykudan fedakarlık ederek daha çok zaman harcamak ve süreyi kısaltmak mümkün tabi ki ama ne kadar sürdürülebilir orası tartışmalı. 

Kendime dönüp baktığımda Gladwell'in tezini destekleyen gelişmeler görüyorum. Her gün az da olsa bir şeyler yazdıkça giderek daha kolay yazdığımı fark ediyorum. Eskiden başlayıp sonunu getiremediğim öyküler çoğunluktayken son zamanlarda hikayelerin sonu kendiliğinden geliveriyor sanki. Tıkandığım noktada dönüp başka bir açıdan bakıyorum, anlatıcıyı değiştiriyorum ve çözülüyor düğümler! Yazdıkça kendi üslubumu buluyorum. Mesela yazdığım tüm öykülere baktığımda bir hikayeyi en iyi "1st person narrator" kullanarak (1. kişi ağzından anlatım) anlatabildiğimi fark ettim. Bazı hikayeleri 3. ağızdan anlatsam da kendimi en rahat hissettiğim yol 1. ağızdan anlatım. Tabi bu anlatımı seçmekle bitmiyor iş. Hikayeyi anlatacak karakteri seçmek, o hikayeyi içindeki karakterlerden hangisinin en iyi, en etkili, en ilginç şekilde aktaracağını bulmak da önemli.

Lise yıllarımdan beri yazdığım düşünülürse 10.000 saate ulaşmama çok yoktur diyerek kendimi avutmak istiyorum ama daha gidecek çok yolumun olduğunun farkındayım tabi ki. Ama az önce 1000 kelimelik bir öyküyü daha bitirip YKBY'nin 8. Kısa Öykü Yarışmasına göndermiş olmanın verdiği huzuru ve ufaktan gururu da inkar edemeyeceğim :) Saatin 3 olması ve yazma aşkımın bir türlü bitmemesi ilginç geliyor bana bile :) Şimdi uyumazsan hiç uyuyamayacağım sanırım.

Hâlâ uyanık olan varsa oralarda bir yerlerde,

İyi geceler :)


Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...