Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Eylül 17, 2024

*Bir Garip Sevda

Nasıl çarpıyordu kalbi delicesine... İşte oradaydı! Sokağın karşısındaki lambanın altında duran şu arabanın içinde, "Gel" demesini bekliyordu.

Gel demek zordu. Dese bile gelen kalmayacak, gidecekti. Bu oyunun kuralları en başında açık açık yazılıp çizilmişti. Gelme demek mi daha zordu yoksa gel deyip de sonra gidenin arkasından bakmak mı karar veremiyordu. Kalbini dinlese "Gel" derdi ama kalbini dinleyecek hâli kalmamıştı kulaklarıyla duyduklarından sonra. 

Keşke bir kulağından girip diğerinden çıksaydı acı gerçek. Oysa kağıt kesiği gibi ince bir yara açmış, usul usul içine akmış, tam kalbine saplanmıştı gerçek: Aşk değildi bu; adı yoktu, sanı zaten hiç olmamalıydı.

Keşke o gece "Gel diyemem" dediği gibi sonraları da karşı koyabilseydi Sevda bu adsız sansız işgale. Gücü yetmedi Sevda'nın. Gelen, gitmeyi bilmedi. Sevda'nın kağıt kesiği hiç iyileşmedi. Kalbindeki hançeri yerinden söküp almayı göze alamadı Sevda. Yarasını sarıp kapatamayacaktı. Oluk oluk kanamaktansa varsın sızım sızım sızlasın kalbim diyordu. Öyle de oldu. 

Yavaş yavaş öldü Sevda. Eridi, bitti, küle döndü. Aşk değildi; adı da sanı da bilinmedi. 


*Tam bi hikaye değil ama bu satırları canım arkadaşım Derya'ya ithaf ediyorum. Epeydir bişeyler karalamıyordum, Derya yazsana deyince yukarıdaki satırlar çıktı elimden :) 

Cuma, Kasım 18, 2022

Leyla*

Evet, evet o Leyla!

İlk gençlikte aklımızı başımızdan alan, mahallenin tüm delikanlılarını Mecnun eden... İşte yıllar sonra tekrar gördüm onu. Bir köşe başında, başında ipek eşarbı, elinde kırmızı ayakkabıları... Nerden gelip ne yöne gideceğini bilmez bir hâlde... Çok uzun zamandır yolda gibi, geldiği yönü de varacağı yeri de unutmuş gibi. Yanına gittim, tanımadı beni. 

- Benim, Kuşlu sokaktan Ahmet. Köşedeki bisikletçinin oğlu. 

- Hatırladım. Kırmızı bisikletinle takılırdın peşime. 

- Şey... Evet. Nereye gidiyorsunuz? Eşlik edeyim size. 

- Nereye gidiyorum?.. Acaba geliyor muyum yoksa dönüyor muyum?.. Neyse... Gidelim de yolda hatırlarım belki. 

- Ne tarafa gidiyoruz? 

- Gülbahar'a gideceğiz. 

- Şişli Gülbahar mı? 

- Evet. 

Gülbahar'ı bilirsin, dik bir yamaçtır. Oradaymış evi. Bizim mahalleden ayrılınca önce İzmir'e gitmiş, bir süre sonra da İstanbul'a. Pek değişmemiş, gözlerinin ve dudaklarının etrafını saran çizgileri saymazsak. Hâlâ o bildiğimiz Leyla. 

Eve girince önce eşarbını çıkardı sonra incecik vücudunu saran siyah elbisesini. Öylesine doğaldı ki vücudunun her bir devinimi... Başımı çevirmek gelmedi içimden. Zaten onun da pek umrunda değildim. 

- İyiyseniz ben gideyim artık. 

- Otur. Geliyorum. 

Az sonra üzerinde saten gecelik ve sabahlığı, elinde iki kadeh ve bir şişe beyaz şarap ile geri geldi. 

- Herkes kırmızısını sever bunun ama ben beyazını seviyorum. İçersin değil mi? 

- Size eşlik edeyim. 

- Anlat.

- Siz anlatın lütfen. Mahallece çok merak ettik siz ansızın mahalleden ayrıldıktan sonra sizi. 

- En çok da Seher Hanım merak etmiştir değil mi? 

- Şey.. Bilemiyorum... 

- Tabi sen daha bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıydın o zaman. Nereden bileceksin? Sen hiç aşık oldun mu? Sahi erkekler aşık olabiliyor mu? Yoksa gelip geçici heveslerinizin kölesi olmaktan öteye geçemiyor musunuz? 

- Afedersiniz. Sizi gücendirecek bir şey mi yaptım bilmeden? 

- Sen mi? Hayır. Sen istesen de gücendiremezsin artık beni. Benim kalbim yıllar önce kırıldı bir kez. Bir daha kimse kıramaz. 

- Anlatır mısınız bana olanları? Belki iyi gelir size de... 

- Neyi anlatayım? Fuat'a nasıl aşık olduğumu, evli olmasına rağmen bana nasıl umut verdiğini, daha dün "Beraber kaçıp gideriz buralardan" derken istediğini elde edince "Ailem, karım, çocuklarım... gidemem affet beni" deyişini mi anlatayım? Yoksa Seher Hanım'ın ayılıp bayılıp herkese "Gül gibi kocamı zorla ayarttı komşular, aman dikkat edin sizin kocalarınızı da baştan çıkarır bu şıllık" deyişini mi? Kırık kalbimle ordan oraya sürüklendiğim yılları mı?.. Anlatsam ne olur ki? Diner mi kalbimin acısı? 

- Ben.. Bilmiyordum. Çok üzgünüm. 

- Üzülme. Yine gelsem dünyaya yine Leyla olmak isterim. Yine sevmek, yine gözümü karartıp aşkımın peşine düşmek isterim. Hiç sevmeden hiç sevilmeden, kırılmadan, sızlamadan boşuna atacak bir kalp neye yarar ki? 

Ne diyeceğimi bilmeden oturdum öylece karşısında bir süre. Şarabı bitmiş, yenisini doldurmuştu. Tekrar sordu o soruyu:

- Peki sen? Sen hiç aşık oldun mu? 

Olmuştum. Sustum. Söyleyemedim.

*Sevgili Buraneros'un Leyla'sı ile tanıştık bu gece. Onu anlatacaktım aslında ama şişede durduğu gibi durmadı Leyla, öykü oldu döküldü parmaklarımdan. Öykü olası varmış demek ki Leyla'nın. Vesile olduğun için teşekkürler Sevgili Buraneros :) 

İsteyene:

Playlist

Pazar, Temmuz 31, 2022

Sevgiyle Atılmış Bir Tokat*


"Bazı tokatlar, hayatın sevgisini gösterme yoludur; şefkatli bir el gibi saçımızı okşayıp "Geçecek" demeden önce bizi sarsıp kendimize getirme şeklidir. Çünkü bazen tam da öyle esaslı bir tokada ihtiyacı olur insanın gözlerini açıp kendine gelmek için."

...

Her şey tam olması gerektiği gibi gerçekleşirmiş hayatımızda. Bir şey öğrenmemiz için ya da bir şeyleri öğrenmememiz için. O gün uyandığımda uzun süredir içimde dönüp duran sıkıntının çözüleceğini bilmiyordum. Hoş, o sıkıntıya neden düştüğümü de bilmiyordum.

Kahvaltımı yaptıktan sonra telefonu elime aldım. Maillerimi kontrol ettim; biraz sosyal medya hesaplarımda gezindim; tam telefonu bırakmak üzereyken haberlere bakmak geldi içimden. Siteler arasında gezinirken gözüme bir fotoğraf ilişti. O kadar küçüktü ki daha iyi görmek umuduyla üstüne tıkladım. Fotoğrafın orjinali ekranda yavaş yavaş açılmaya başladı. Bir piknik fotoğrafı olduğu belliydi. Fotoğraf tamamen açılıp ekranı kapladığında hayatın şefkatli elini saçlarımda değil, yüzümde hissettim. Gerçi o tokadın aslında sevgiden olduğunu geç de olsa anlayacaktım ama anlamam biraz vakit alacaktı. 

Fotoğrafta ne mi vardı? 

Fotoğrafta mutlu bir aile tablosu vardı: Çimenlere yayılmış, birbirine sarılmış, kameraya gülümseyen kocaman mutlu bir aile! İlk anda öylece bakakaldım fotoğrafa. Keşke öylece kalsaydı her şey ama önce kızgınlık, sonra derin bir acı hücum etti benliğime. Onca zamandır evrenden beklediğim ses sonunda gelmişti ama umduğumdan çok farklıydı. 

Ekranın karşısında ne kadar süre hareketsiz kaldım bilmiyorum. Fotoğrafa bakarken içime dolan kızgınlık, kırgınlık, acı... Baktıkça yerini dinginliğe, huzura, umuda bıraktı. Nasıl olduğunu bilmiyorum demek isterdim ama nasıl olduğunu biliyorum. Ben o fotoğrafı görmeden önce de içten içe biliyordum gerçeği. Sadece bilmezden geliyordum. Ama o fotoğraf, her şeyi tüm açıklığı ile kaçınılmaz bir şekilde kabul etmekten başka çare bırakmıyordu bana. 

Sıradan, basit bir fotoğrafın yüzüme tokat gibi inmesinin sebebini yıllar sonra bugün anlatabilirim: Aşk. Evet, sebebi "Aşk"tı. Aşıktım ama her aşk gibi tek kişilik bir aşktı yaşadığım. Fotoğrafı gördüğüm an bunu tüm gerçekliğiyle anladım. Eğer tek kişilik bir aşk olmasaydı  benim de öyle mutlu aile fotoğraflarım olurdu. Eğer tek kişilik bir aşk olmasaydı; o gün, o ekranın karşısında kilitlenip kalmaz, gülümseyip hayata devam ederdim. Gerçi o fotoğraftan bir süre sonra gerçekten de gülümseyip hayatıma devam ettim. Öncesinde yaşadığım küçük yıkılma anını saymazsak demeyeceğim çünkü o an olmasaydı devamında olan onca güzel şey de olmazdı.  

Uzun zaman önce bir noktada kendi yolumdan sapmış olduğumu düşünüyordum. Oysa geriye dönüp bakınca olmam gereken yoldan sapmış olamayacağımı, her zaman olduğu gibi tam da olmam gereken yolda ilerlediğimi anlıyorum. Benim bir sapak olarak gördüğüm yol, kaçamayacağım mecburi istikametimdi. Ben o sapağa hiç sapmamış olmayı dilerken o sapağın hayat yolumun ta kendisi olduğunu anlamam zor oldu. Ama bugün "keşke"lerim "iyi ki"lere dönüşmüş hâlde. 

Hayatta her ne oluyorsa tam da olması gerektiği gibi olması gereken zamanda oluyormuş, ne eksik ne fazla! Benim için de tam olarak böyle oldu işte!

...


*Bu öykü kendime doğum günü hediyem sanırım :)

Hayat bazen muhteşem zamanlarda muhteşem hediyeler verir insana. Tam ihtiyacımız olan anda tam da ihtiyacımız olan şey kucağımıza bırakılır sessizce.

İşte bugün o muhteşem hediyelerden birini verdi Hayat bana.

Teşekkürler Hayat 😊



Cumartesi, Mayıs 07, 2022

Reva - 2 -

*Reva'daki Dağların Kadını çaldı bu kez kapımı. Bu da onun hikayesi! 

Öyle çok seviyordum ki onu... İlkokul beşteydim onu ilk kez gördüğümde. Çocuktum. Karşımdaki devasa adama bakakalmış kısa sürede ışığına pervane olmuştum. Sevilmeye açtım, tüm kendimi bilmezliğimle beni sevsin istiyordum. Kim bilir, içindeki sevme yetisi göz önüne alınınca sevmiştir belki de kendi çapında. 

Yanında saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdım. Öyle güzel anlatırdı ki... Hiç bitmeyen bir kitap gibiydi. Eh ben o zamanlardan vurgundum kitaplara. Oldum olası çok severdim kütüphaneye gitmeyi. Kendimi kaybederdim rafların arasında. Ne zaman kütüphaneye gitsem, çıkışta mutlaka yolu uzatır, onu görmeden eve dönmezdim. Elimde kütüphaneden aldığım kitaplar, aklımda deli hayaller... Bazen sevgilisi olurdu yanında. O günlerde güneş kaybolur, yağmur inerdi birden yeryüzüne. Anlatacaklarım boğazıma dizilir, hayallerim başka bahara kalırdı. 

Lise yıllarıma geldiğimde hâlâ ilk günkü gibi seviyordum onu. Boyumdan büyük laflar ediyordum artık yanındayken. Aklımca ben büyüdüm, beni gör, beni sev demeye çalışıyordum. Görüyordu ama sevmiyordu. Kandırdım kendimi: Sevmese beni niye dinlesin? Benimle niye sohbet etsin? Niye şakalaşsın?.. Sonra bir gün - sanırım yeterince büyüdüğümü düşündüğü gün - değişti bir şeyler. O da seviyordu beni sonunda. Ya da yıllarca kendi kendime anlattığım masala ortak olmuştu o da. 

Üniversitedeki ilk yılım yollarda, şehirlerarası otobüslerde geçti. Bulduğum her fırsatta ona kaçtım. Onu sevdiğim gibi o eski, camlı sobasını da çok seviyordum. Alevleri izlemek, çıtırtıları dinlemek, karşısında uykuya dalmak... Bir oda, bir soba, bir aşk... Daha ne istersin deseler şaşırır, "Daha ne isteyebilir ki insan?" derdim. Ama ona yetmiyordu. Saklamıyordu. 

Hiç saklamadı gerçeği. Hiç gel dememişti; kal da demedi. Hatta bazen gitmem için bilerek kırıyordu sanki kalbimi. Ama ne zaman gidecek gibi olsam tuttu çekti en zayıf yanımdan. "Böyle sarılmak olmaz, elinin ucuyla! Elinin ayasıyla sarılacaksın. Elini göğsüme koyuyorsan, senin olduğumu hissettireceksin" dediği gün benim olabilir mi gerçekten diye bir anlığına delice sevindiğimi, içimde yanan ateşin yüzüme vurduğunu hatırlıyorum. Dedim ya çocuktum... 

Zaman akıyordu ve ben büyüyordum. Hangisi daha çok acıtıyordu bilmiyorum: Sevilmediğimi bile bile sevmek mi, sevdiğine inanıyor rolü yapmak mı? Hangisi canıma tak dedi de arkamı dönüp son kez çıktım o kapıdan hatırlayamıyorum bugün. 

Ben daha söylemeden anlamıştı bir şeylerin değiştiğini. 

- Bugün başka bakıyorsun bana. Gözlerinde beni ilk kez görmüş gibi bir şaşkınlık var. Oysa ki ilk kez görmüyorsun içimi. En başından beri biliyordun. 

- Beni kandırdın demeyeceğim. Ne yaptıysam bilerek isteyerek yaptım. Beni sen kandırmadın. Ben kendi kendimi kandırıp geldim. Ama artık kandıramıyorum kendimi. Şimdi sıra sende. Sen kendini kandırmak zorunda kalacaksın. Belki şimdi değil ama bir gün anlayacaksın. Sandığının aksine sen henüz büyümemiş, hiç sevmemiş, hiç sevilmemiş, benden de sevgisiz kalmış küçük bir oğlan çocuğusun hâlâ. Bir gün apansızın büyüyeceksin ve gündelik zevkler peşinde koşarken kocaman bir hayatı harcayıp bitirdiğini göreceksin. Umarım o günden sağ çıkabilirsin. Hoşçakal... 

Son görüşmemizdi demek isterdim. Değildi. 

Yolda karşılaştık yıllar sonra. O hâlâ yalnız ve sevgisizdi. Bense öylesine çok seviliyordum ki yılların acısını çıkarırcasına... Yüzümden, gözümden, saçımdan, başımdan hatta inanır mısınız bilmem ama tırnağımdan bile sevgi fışkırıyordu. Önce anlayamadı. Onu gördüğüm için sandı o hâlimi. Bir an yıllar öncesine döndü; ben yine ışığına pervane olacağım sandı ama gerçeği anlaması uzun sürmedi. Belki de ilk kez yenildiğini hissetti. Düştü. Kalkmaya çalıştı. Çalıştıkça daha da düştü. Farkına varmasını izlemek acı vericiydi. İkimizin de o acıya ihtiyacı yoktu oysa. Ne ben zafer kazanmış gibi hissettim, ne o pişmanlığından bir şey elde edebildi. Ortada koca bir geçmiş ve ikimiz için hiç var olmamış bir gelecek vardı. Herkes kendine reva olanı seçmişti yıllar önce. Bundan sonrası iki ayrı kitapta devam edecek ve bir daha asla kesişmeyecek iki farklı hikayeydi. 



Dedim ya çocuktum...

Çarşamba, Şubat 02, 2022

Muallâ

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Mualla, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

...


Muallâ, oldum olası tutamazdı o kemiksiz dilini, içinden geçen daha zihnin ince kıvrımlarındaki elzem yolculuğunu tamamlayamadan hop dışarıda buluverirdi kendini. Son pişmanlık fayda etmez, Muallâ ne yapsa yerine dikemezdi devirdiği çamları. Bir gün o devirdiği çamların altında kalıp son nefesini verecekti şüphesiz. Ne zaman yolunda gitmeyen bir şey görse kendini tutamaz sere serpe ortaya döküverirdi her şeyi bir çırpıda. Bu kez de öyle olmuştu: 

- Aslında bu kadar üzülmenin bir faydası yok. Bazı insanlar böyledir, hedefine ulaşana dek yazar, çizer, büyük oynar. Hedefe ulaştıktan sonra söner, ufalır, orijinal haline geri döner. Sonra da haliyle hayatına orijinal haliyle devam eder. Sen, ben gibi hayal peşinde koşmaz. Tüm yazma, çizme, büyük oynama becerileri hedefe ulaşana kadardır bazı insanlar için. Onları da oldukları gibi kabul etmek gerekir. 

Daha ağzını kapamadan pişman olmuştu söylediklerine. Artık ne yapsa faydası yoktu ama yine de denedi şansını: 

- Yani, demem o ki; sen de niye öyle, niye böyle diye üzülme de önüne bakıver gari!

- Hah kelin ilacı olsa kendi başına! Madem hayatı olduğu gibi kabullenip devam etmek o kadar kolay sen baksana o zaman önüne! Madem o kadar kolay neden dönüp dönüp bakıyorsun kitapçı Sadi'ye?

Muallâ kapağını almış, tenceresini -pardon - ağzını kapatıp susmuştu. Bu çok görülen bir şey değildi. Kolay kolay susmazdı Muallâ. Ama elinden geldiğince denedi:

- Haklısın. Ta en başından belliydi bizden bir cacık olmayacağı. Zaten olsa olsa çorba olurdu bizden. Ekşi süzme yoğurttan terbiyesi kesik* yayla çorbası!

Bazen - hatta çoğunlukla - ileri doğru atılan bazı adımlar ne yapsak geri alınamaz. Muallâ ile Suzan'ın üzerinde yarenlik ettikleri o ince ip bir çırpıda sallanmış ve ikisi birden yere düşüvermişti işte. Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Muallâ çantasını alıp ayaklandı. "Gitme" demedi Suzan, Zaten geç de olmuştu. Muallâ kendini karanlığın içinde buldu kapıdan çıktığı anda.

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Muallâ, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

Hızlı adımlarla evine gitti. Yıllar önce boşanmıştı eşinden. Kitapçı Sadi uğruna. Ama Sadi pek oralı olmamıştı. Önceleri inceden bir böbürlenmiş, egosu şahlanmış, Muallâ'ya ümit vermiş,  sanki her şeyin mümkün olduğu fikrine kapılmasına karşı çıkmamıştı. Ama iş ciddiye binince gözünü kırpmadan paramparça edivermişti Muallâ'nın kuş gibi çırpınan kalbini:

- Sana aşık falan değilim ama seni görmezden de gelemiyorum!

Belki de okuduğu kitaplarda görüp öğrendiği tek bir cümleyle her şeyi anlatmıştı kitapçı Sadi. Tek bir cümleyle çiğneyip tükürmüştü Muallâ'yı. Muallâ, Sadi'nin  yoldan geçerken görmezden gelemediği bir dilenciydi, sevgi dileniyordu. Sadi, Muallâ-sever değil de hayırseverdi sadece. Hayrına bakıyordu Muallâ'nın yüzüne. Bunu bile bile sevdi Muallâ, Sadi'yi, bile bile... Hâlâ seviyordu. Ne zaman kitap dükkanının önünden geçecek olsa sokağa terkedilmiş köpek yavrusu gibi hissediyordu kendini. Acaba onu görecek miydi? Acaba bakacak mıydı Sadi? Acaba o da onu özlüyor muydu? Ama hayır, içten içe biliyordu, Sadi'nin özlediği, Muallâ değildi. O arzulanmayı, sevilmeyi, uğruna hayattan vazgeçilen olmayı özlüyordu. Bunca yıl Muallâ ne zaman yoluna devam etmeye kalksa Sadi çıkıvermişti karşısına: "Keşke her şey farklı olsaydı, ben de böyle olsun istemezdim ama hayat işte" diyordu. Sanki hayat elini kolunu bağlamış da elinde olsa Muallâ ile olurmuş gibi... Oysa yalandı bu sözleri. Sadi sadece sonsuza dek, "giden" olmak istiyordu, arkada bırakılan değil. 

Muallâ'nın günleri azap içinde geçiyordu. Şu dünyada içini dışını bilen, onu tüm kusurları ile seven tek dostuydu Suzan. Duymak istemediği ne varsa bir çırpıda söylemişti Suzan'a. Ne gerek vardı sanki? Ama dost acı söylemez miydi? Muallâ bu çok bilindik sözün zamanla unutulan kısmını zor yoldan öğreniyordu şimdi: Dost, acıyı tatlı söylemeyi bilmeliydi. Ne yazık ki Muallâ acı gerçeği tatlı sözlerle anlatmayı bilmiyordu henüz. 

Günler geçtikçe Suzan da Muallâ'yı arar oldu. Kader arkadaşı, dert ortağıydılar. Çocuklarını beraber büyütmüş, zorlu zamanları beraber atlatmışlardı. Gerçi Suzan her zaman bir adım öndeydi. O kendinden önce  başkalarını düşünür, onlar iyi olunca iyiyim derdi. Muallâ ise tam tersine "Ben iyi değilsem başkasına ne faydam olur? Kendimi iyi edemezken başkasına nasıl iyi gelebilirim ki?" derdi hep. Zaten böyle diye diye sözüm ona kendini seçip boşanmıştı kocasından. Ben o kadar mutsuzum ki ona da mutsuzluktan başka bir şey veremiyorum, bensiz daha mutlu olur, belki ben de onsuz diye düşünmüştü. 

Muallâ'nın eski kocası çok mülayim bir adamdı. Bir kez sesini yükseltip bağırmamıştı Muallâ'ya. Evcimen bir adamdı Naci; evden işe, işten eve... Mahalleliye bakılırsa Muallâ'ya rahat batmış gül gibi yuvasını gözünü kırpmadan yıkıvermişti. Oysa başka türlüsü mümkün değildi. Muallâ'yı bu noktaya Hayat getirmiş; aldığı her nefes, attığı her adım onu kaçınılmaz sona taşımıştı. Geriye dönme ihtimali olsa yine aynı adımları atıp yine aynı noktada bulurdu Muallâ kendini. Bunu anlayalı beri mutsuzluğu azalmış, Hayat'ın getirdiklerine itiraz etmez olmuştu. Şu ölümlü dünyada her şey olacağına varıyor ve biz her an sadece elimizden gelen tek şeyi yapabiliyorsak suçlu aramanın ya da pişmanlık hissetmenin  ne faydası olabilirdi ki? 

Muallâ kafasında düşünceler yürürken ayakları onu Suzan'ın kapısına getirmişti. Kapıyı çalmak, "Hadi ama Suzan, seni üzmek için demedim. Sadece öyle düşündüğüm için öyle dedim. Düşündüğümü söyledim diye küsmezsin sen bana? Acaba ben bilmeden başka bir halt mı yedim?" demek istiyordu. Ama dememeye karar verdi. Çünkü biliyordu kapıyı çalsa, Suzan kapıyı açacak ve Muallâ iyi olsun diye özrünü kabul edip" Aman canım sen de! Ben sana kırılmadım ki, doğru söyledin zaten." diyecekti. Bu sözler Muallâ'ya iyi gelecek ama Suzan'a iyi gelmeyecekti. Suzan yine başkasını kendinin önüne koyup başkasına iyi gelmeye çalışacaktı. İşte bu yüzden belki de ilk kez bencilliğini bir kenara bırakmaya karar verdi Muallâ. Varsın özlesindi Suzan'ı; Suzan bir kereliğine de olsa kendinden önce başkasını düşünmek zorunda kalmasındı. 

... 

*Kesilmiş terbiye: Bazı çorbalara kıvam vermek için yoğurt, un ve yumurta sarısı çırpılarak hazırlanan terbiye çorbanın içine eklenir ama bu işlem için önce bu karışım çorbanın suyu ile yavaş yavaş ılıtılmalı ve çorbaya öyle eklenmelidir. Eğer ılıtılarak yapılmaz da direk sıcak çorbaya dökülürse terbiye kesilir, terbiye çorbayla özdeşleşmez, çorbanın içinde topak topak parçalar olur. 

By Richard Avedon


Fotoğrafı canım Ceren yolladı az önce, tam senin hikayeye uygun diye. Soldaki kaknem Muallâ, sağdaki nahif tatlı kadın da Suzan. Mualla'nın yine gözü takılmış kitapçı Sadi'ye duymuyor pek Suzan'ın anlattıklarını galiba :)))) 

- Kızım sana diyorum Muallâ! Huuu! 


Perşembe, Ekim 08, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 11. Bölüm REVİZE***

Rıfat sözünü bitirdiğinde Hayat ne diyeceğini bilemez bir halde kaldı. Rıfat'la yıllardır çok yakın arkadaştılar ama aralarındaki ilişki asla bunun ötesine geçmemişti. Hatta lise yıllarında Hayat'ın en çok kızdığı şey aralarında arkadaşlıktan fazlası olduğuna yönelik imalardı. Şimdi anlıyordu ki Rıfat onun bu tavrından çekindiği için hislerini kendine saklamış ve onca yıl sadece arkadaş olmakla yetinmişti. Hayat ne düşüneceğini, ne diyeceğini bilmiyordu. 

- Rıfat, ben gerçekten çok şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemiyorum.

- Anlıyorum. Zaten saat de çok geç oldu ve benim yüzünden yeterince yoruldun bugün.

Yolun geri kalan kısmına sessizlik hakim oldu. Eve ulaştıklarında Rıfat iyi geceler dileyerek ayrıldı. Hayat tüm gece Rıfat'ın söyledikleri ışığında geçmişi düşünüp durdu. Rıfat'ı çok seviyordu, birlikte hep çok eğlenir, harika vakit geçirirlerdi. Rıfat yurt dışına gittiğinde Hayat onun yokluğunu derinden hissetmişti. Gelmediği yıllarda neler yaptığını hep merak etmiş, sık sık olmasa da arada sırada telefonla ve mektuplaşarak haberleşmişlerdi. Ama bu gece olanlara hiç hazır değildi Hayat. Hayati Kaptan'ı ilk kez gördüğü andaki o heyecanı Rıfat için hissetmiyordu. Belki bir zamanlar onun da içinde farklı duygular oluşmuştu ama o zamanlar sadece arkadaş oldukları gerçeğine o kadar sıkı sıkıya sarılmıştı ki Hayat... "Keşke..." diye geçirdi içinden, keşke her şey farklı olsaydı.

Hayat, Rıfat'ın ondan bir cevap bekleyeceğini biliyordu. Ertesi sabah aklında düşünceler ve soru işaretleri ile ayrıldı evden. Dalgın bir halde yürürken kafasını kaldırdığı anda Hayati Kaptan'ı buldu karşısında.

Hayati Kaptan tüm gece uyumamış, kendiyle ve içinde kopan sessiz fırtınayla hesaplaşmıştı bir kez daha. görmezden gelmeye, inkar etmeye, yok saymaya çalışsa da oradaydı işte gerçek. İlk kez gördüğü andan itibaren tek düşüncesi Hayat olmuştu. Görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir sancıydı göğsündeki. Ne yapacağını bilmiyordu. Bildikleri elini kolunu bağlıyordu. Yasemin, çocuklar, sorumluluklar...

Hayat ve Hayati Kaptan kısacık bir bakışmanın ardından selamlaşarak birlikte yürümeye başladılar.

- Günaydın.

- Günaydın.

- Yorgun görünüyorsunuz.

- Haklısınız Hayat Hanım. Zor bir gece geçirdim. Hayat... Hayat elini kolunu bağlıyor bazen insanın. 

- Bazen de biz duvarlar örüyoruz sanırım hayatın önüne. 

- Sanırım sizin için de zor bir gece olmuş. Haddim değil ama umarım Rıfat Bey sizi kıracak bir şey yapmamıştır.

Hayat, bir anlık şaşkınlıktan sonra;

- Hayır, hayır asla! Rıfat o uçarı görüntüsünün aksine çok ince ruhlu, ince düşünceli biridir. Asla beni kıracak bir şey yapmaz.

- Haddimi aştıysam mazur görün.

- Rica ederim. Kötü bir niyetiniz olmadığından eminim.


Vapur iskelesine vardıklarında Rıfat'ı iskelenin girişinde Hayat'ı beklerken buldular. Hayati Kaptan istemeyerek de olsa onları yalnız bırakarak kaptan köşküne çıktı.


- Günaydın Hayat.

- Günaydın Rıfat.

- Dün gece söylediklerimin seni şaşırttığını biliyorum ama senden bir şans istiyorum. Sadece sana kendimi anlatabilmek için. Hemen bir cevap vermek zorunda değilsin. Sadece benden uzaklaşma yeter benim için. Sen kendini hazır hissedene dek ben bir daha bu konuyu hiç açmayacağım

Hayat, Rıfat'a minnettarlıkla gülümsedi ve birlikte vapura bindiler.


*** Hikayenin sonunu çoktan yazdım ve maalesef aşırı derecede sonuç odaklı biri olduğumdan aradaki bölümleri tamamlamak için acele ediyorum ama bu şekilde hem hikayeye hem de karakterlere haksızlık olacak. Sevgili Mr. Kaplan'ın bahsettiği okura yansıyan "acelecilik" hissini ortadan kaldırmak için bu bölümü revize ettim.


*Şarkı: Seni Her Gördüğümde - Erkin Koray


Cumartesi, Eylül 19, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 10. Bölüm

Hayati Kaptan ve Yasemin Hanım evden ayrılınca Hayat son bir kez kontrol etmek için mutfağa yöneldi. Rıfat arkasından giderek:


- Hayat her şey için çok teşekkürler. Çok güzel bir geceydi.

- Rica ederim Rıfat. Asıl sana teşekkürler davetin için. Gerçekten güzel bir geceydi. Mutfakta her şey derli toplu, artık gidebiliriz.

- Nasıl istersen...

Hayat çantasını aldı, Rıfat kapıyı kilitledi ve adanın çoktan uykuya dalmış sokaklarında yan yana  yürümeye başladılar.

- Eskiden olduğu gibi iskelenin oradan dolaşarak gidelim mi Hayat?

- Neden olmasın!

- Uzun zamandır konuşma fırsatımız olmadı. Görüşmediğimiz şu son bir kaç senede seni bir çok kez merak ettim.

- Arayıp sorabilirdin Rıfat. Hem sen niye ortadan yok oldun öyle? Yıllardır niye gelmiyorsun adaya? Eskiden yazları hep burada olurdun?

- Son geldiğim yılı hatırlıyor musun?

- Evet, okuldan arkadaşlarla buluşmuştuk hatta sen gitmeden önceki gece ama ertesi gün gideceğini söylememiştin bile o gece.

- Çünkü gitmeye ve uzun süre dönmemeye o gecenin sonunda karar vermiştim.

- Anlayamıyorum. Neden?

- O gece neler olduğu hakkında hiçbir fikrin yok gerçekten değil mi?

- Neden bahsediyorsun Rıfat? Bilmece gibi konuşmayı bırakıp anlatır mısın? Ne olmuş o akşam?

- O akşam her şey çok güzeldi aslında. Sen Arzularla sohbet ederken ben de senin en sevdiğin şarkıyı çalmaları için müzisyen arkadaşlara ricada bulunmaya gitmiştim. Kabul ettiler. Geri dönüp seni dansa kaldırmayı planlıyordum. O sırada Arzu sana "Bence bu kez Rıfat seni almadan şuradan şuraya gitmeyecek." dedi. Sense birden hiddetlenerek "Yıllardır söylüyorum, Rıfat'la benim aramda öyle bir ilişki söz konusu değil. Biz sadece çok yakın arkadaşız. Aşk meşk yok! Anlayın artık şunu lütfen!" dedin. O anda şarkı başladı ama benim bir adım dahi atacak halim kalmamıştı. Çünkü Arzu haklıydı. O gece sana benimle gelmeni teklif etmeyi planlamıştım. Tam da onun dediği gibi "Bu kez seni almadan şuradan şuraya gitmek istemiyorum." diyecektim sana.


*Şarkı: Bana Ellerini Ver - Özdemir Erdoğan


Perşembe, Ağustos 06, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 4. Bölüm

Hayat ile Rıfat'ın bakkalda karşılaşmalarının üzerinden çok geçmeden bir gün Hayat'ın kapısı çalındı. Gelen Rıfat'tı.

- Hayat, hadi hemen hazırlan, akşama yemeğe davetliyiz.

- İlahi Rıfat, sen ve senin şu şakaların...

- Hayır, şaka yapmıyorum bu kez! Kaptan Hayati Bey'le ahbap olduk, beni akşam evlerine yemeğe davet ettiler. Eşi Yasemin Hanım, "Rıfat Bey dilerse bir arkadaşını da getirsin" demiş. Rasim Amca'yla konuşurken aklımıza sen geldin. Hem zaten daha önce seni de davet etmiş Yasemin Hanım, Rasim Amca öyle söyledi.

Bu durum Hayat'ın hiç hoşuna gitmemişti.

- Böyle emrivaki olur mu hiç? Olmaz, ben gelmeyeyim Rıfat.

- Hadi ama Hayat! Beni yalnız mı bırakacaksın? Hem Yasemin Hanım'a da ayıp olur tüm akşam bizim sıkıcı muhabbetimizi mi dinleyecek kadın sofrada? Kaç yıllık arkadaşız, kırma beni!

- Peki. Akşam orada görüşürüz o zaman.

- Ben seni alırım, beraber gideriz.

- Peki öyle olsun.

Rıfat'ın gidişiyle Hayat istemeyerek de olsa aksam için hazırlanmaya başladı. İçindeki sıkıntı giderek artıyordu. Sebebini düşünmekten bilerek kaçındı. Birkaç saat sonra sözleştikleri gibi Hayat'ı almaya geldi Rıfat:

- Hadi ama Hayat! Gören de yemeğe değil cenazeye götürüyorum sanacak. Bu kadar surat asacaksan hiç gitmeyelim.

- Onu emrivaki yapmadan önce düşünmeliydin Rıfat. 

- Anlaşıldı bana güler yüz göstermeyeceksin ama n'apalım, Yasemin Hanım'ı görünce düzelirsin muhakkak. 

Hayat ve Rıfat gidecekleri yere vardıklarında Rıfat elinde bir buket çiçek ile kapıyı çalarken Hayat derin bir nefes aldı. Kapıyı Yasemin Hanım açtı.

- Hoşgeldiniz.

- Hoşbulduk Yasemin Hanım. Çiçekler sizin yanınızda soluk kaldı ama...

- Aman efendim! Ne kadar incesiniz, çok teşekkürler. Buyrun lütfen, sofra hazır sizi bekliyorduk.

Hayat ve Rıfat yemek odasına girdiklerinde Hayati Kaptan'ın şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Yasemin Hanım:

- Hayati, bak Rıfat Bey ve Hayat Hanım tanışıyorlarmış. Ne güzel oldu, ben de Hayat Hanım'ı bize davet etmiştim geçtiğimiz günlerde.

- Öyle mi? Ne iyi olmuş o zaman. Tekrardan hoş geldiniz.

- Hoş bulduk. Biz Hayat'la ortaokul ve liseyi birlikte okuduk. Tabi o bir edebiyat sevdalısı, ben iflah olmaz bir matematikçiyim.

- Demek arkadaşlığınız eskiye dayanıyor. Ne güzel yıllardır kopmamışsınız.

- Evet Yasemin Hanım, biz Rıfat'ın da dediği gibi okul arkadaşıyız. Rıfat liseden sonra yurt dışına gitmiş olsa da yazları hep adaya dönerdi. Ama son birkaç yıldır gelmiyordu. Doğrusu ben de sebebini sormak için fırsat arıyordum.

- Belki de gönlünü yabancı bir hanıma kaptırmıştır. Ne dersiniz Rıfat Bey?

- Hayati Beyciğim, keşke öyle olsaydı. İşin aslı gönlümü birine kaptırdığım için gelmediğim doğru ama hiç yabancı değil o hanım.

Rıfat bu cümleleri söylerken yarı muzip gülümsemesi ile Hayat'a bakıyordu. Hayati Bey bir soruyu sorduğuna ancak bu kadar pişman olabilirdi. Rıfat ile Hayat'ı ilk andan beri birbirlerine çok yakıştıran Yasemin Hanım söze girerek:

- Eh geçmişi bir kenara bırakalım o zaman. Şimdi burada olduğunuza göre neler yapmayı planlıyorsunuz Rıfat Bey? Ne kadar kalacaksınız Türkiye'de?

- Aslında uzunca bir süre burada kalmayı planlıyorum Yasemin Hanım. Çalıştığım şirket İstanbul'daki bir şirket ile ortaklık aşamasında. Ben de bu ortaklığın sorunsuzca gerçekleşmesinden ve devamında yürütülecek bazı projelerden sorumluyum.


*Şarkı: Sevmekten Kim Usanır - Nev

Cumartesi, Temmuz 25, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 3. Bölüm

Hayat zorlukla vapurdan indiğinde adayı bir fırtınanın esir aldığını gördü. Hızlıca eve gitmeye niyetlendiyse de yağmurun artan şiddetine dayanamayıp gördüğü ilk saçak altına sığındı. "Hayat kızım, gel içeri. Yağmur dinecek gibi değil, içeride bekle en iyisi". dedi adanın emektar bakkalı Rasim Efendi.

Hayat içeri girince Hayati Kaptan'ın eşi Yasemin Hanım'ı gördü ve o anda yanaklarına bir alev bastığını hissetti. Rasim Efendi iki kadını kendince tanıştırdı:

- Hayat Hanım kızımız, adamızın incisidir; Yasemin Hanımlar da adamıza yeni taşındı sayılır, Hayati Kaptan'ı bilirsin. Yasemin Hanım onun eşi.

- İsminizi çok duydum Hayat Hanım, adada herkes sizi çok seviyor. Tanıştığımıza memnun oldum.

- Ben de memnun oldum Yasemin Hanım, hoş geldiniz adaya.

- Teşekkürler. İskeleden geliyorsunuz sanırım, vapur seferi iptal mı oldu acaba yine?

- Evet, kötü hava koşullarından iptal edilmiş.

- Ah öyleyse Hayati de eve döner az sonra. Ben de gideyim, merak etmesin. Lütfen tanışıklığımız burada kalmasın Hayat Hanım, evimize de beklerim.

- Teşekkür ederim Yasemin Hanım. Görüşmek üzere diyelim o vakit.

Yasemin Hanım, Rasim Efendi'yle de selamlaşarak dükkandan hızlıca ayrılınca Hayat'ın tüm gücü bir anda tükeniverdi ve yanındaki raflardan birine tutundu. Rasim Efendi:

- Hayat kızım, iyi misin? N'oldu birden?

- Endişeye mahal yok Rasim amcacım. Kahvaltı yapmadan çıkmıştım, başım döndü sanırım bir an.

- Aman kızım, dikkat et kendine. Gel sen şöyle otur ben sana hemencecik bir sandviç yapayım, çay da söyleriz. Hem epeydir de iki lafın belini kırmadık karşılıklı, bir güzel hasbihal ederiz.

Hayat bir an önce eve gitmek istese de buna gücünün yetmeyeceğini anlamıştı. İstemeyerek de olsa kabul etti Rasim Efendi'nin teklifini. Rasim Efendi, bir yandan sandviç hazırlayıp bir yandan da adadaki son havadisleri Hayat'a anlatmaya başlamıştı. Ama Hayat duymuyordu, kulakları uğulduyor, başı dönüyordu. Şu yaşında içine düştüğü hâle anlam veremiyor, Hayati Kaptan'ı aklından çıkaramıyordu. Yasemin Hanım'la bizzat tanışınca gerçekler yüzüne tokat gibi çarpmış, varlığını derinden sarsmıştı.

Hayat düşüncelerden sıyrılıp kendini toplamaya çalıştığı sırada dükkana elinde kapatmaya çalıştığı şemsiyesi ile biri girdi.

- Ooo Rıfat Bey oğlum, seni gören cennetlik! Nerelerdesin sen?

-  Geldim işte Rasim amcacım. Maşallah zaman sana hiç işlememiş, hâlâ değme delikanlılara taş çıkartıyorsun!

- Sen de hiç değişmemişsin Rıfat Bey oğlum, hâlâ pek şakacısın. Bizden geçti artık, sıra siz gençlerin. Bak Hayat kızım da burada. Siz aynı sınıftaydınız değil mi lisede?

- Merhaba Hayat. Yıllar oldu görüşmeyeli ama hiç değişmemişsin.

- Merhaba Rıfat. Sen de hiç değişmemişsin.

- Bak, demedim mi Rasim amca, hiç değişmemiş Hayat gerçekten! Aynı o eski naif, ince Hayat! Yoksa şu saçlarına ak düşen adama kim der hiç değişmemişsin diye.

Hayat, gerçekten tüm içtenliğiyle tebessüm etti ve içinden şükretti Rıfat'ın gelişine. O bilindik neşesiyle fırtına bulutlarını dağıtmış, Hayat'ı daldığı tekinsiz denizlerden çekip çıkarmıştı.


*Şarkı: Gönül - Fikret Kızılok




Salı, Temmuz 21, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 2. Bölüm

Günler geçiyor, mevsimler değişiyordu. Kış gelmiş, ada sessizleşip sakinleşmiş, adanın yerlileri gündelik hayatlarına dönmüştü. Yazın o şen cıvıltıları yerini dinginliğe, bilindik bir huzura bırakmıştı. Kış gelince vapur seferleri de azalmıştı. Bazı günler kötü hava koşulları sebebiyle seferler tümüyle iptal ediliyordu. O günlerden birinde Hayat vapura binmiş, kitabını açıp okumaya başlamıştı. Vapurdaki adalılar seferin iptal edildiğini ilan eden anonstan sonra teker teker çıkışa yönelmişti. Ancak Hayat elindeki kitaba mı yoksa kendi içindeki fırtınalara bilinmez öylesine dalmıştı ki ne anonsu duydu ne de insanların vapurdan inişini fark etti.

Hayati Kaptan, her zamanki gibi kaptan köşkünden izlemişti vapura binen üç beş ada sakininin hüsranla vapurdan inişini. Hayat'ı görememişti. Merakına yenik düşüp kaptan köşkünden ayrıldı ve yolcu salonlarına bakmaya başladı. İşte, oradaydı Hayat! Tam karşısında! Elindeki kitaba öylesine dalmıştı ki anonsu duymadığını tahmin etmek hiç de zor olmadı Hayati Kaptan için. Bir süre hiç ses çıkarmadan izledi Hayat'ı. Hayat'ın içinden bir ürperti gelip sarstı tüm bedenini. Başını kaldırınca Hayati Kaptan'la göz göze geldi.

Bir anlık sessizlikten sonra Hayati Kaptan zor da olsa konuşmaya başladı:

- Sefer iptal edildi. Hava elverişli değil. Anons yapıldı ama..."
- Öyle mi? Hay Allah! Hiç duymadım, dalmışım.
- Çok sürükleyici bir roman olmalı elinizdeki.
- Öyle gerçekten de.

Hayat'la Hayati Kaptan konuşurlarken duran zaman sustukları an tekrar olanca hızıyla akmaya başlamıştı. Hayat Hanım biraz utanarak:

- Kusura bakmayın vaktinizi aldım, daha fazla işgal etmeyeyim vapuru. İyi günler dilerim.

Hayati Kaptan, bir daha hiç konuşamazlar diye o kadar çok korkmuştu ki:

- Ben de kitaplar gibi vapurları ve denizi severim. Daldım mı çıkamam engin mavilerden. Kaptan köşkünden ufka bakmak gibisi yoktur.

- Ne güzel, tutkunuz işiniz olmuş.

- Siz de kitaplar üstünde çalışıyorsunuz sanırım.

Hayat, şaşırmıştı Hayati Kaptan'ın onunla ilgili bir şeyler bilmesine ama bir anlık şaşkınlıktan sonra kendi kendine "Ada küçük, herkes her şeyi biliyor zaten." diyerek geçiştirdi benliğini saran umut dalgalarını.

- Evet, küçük bir yayınevinde redaktör olarak çalışıyorum.

- Ne güzel, hep kitaplarla iç içesiniz demek.

Bir kez daha sessizlik çökmüştü yolcu salonuna. Hayat, bir adım attı, bir adım daha... Hayati Kaptan'a doğru yürürken yıllar geriye doğru gidiyor, Hayat toy, genç bir kız gibi giderek daha da heyecanlanıyordu. Hayati Kaptan kenara çekilmek, Hayat'a yol vermek istiyordu ama sanki dizlerinin bağı çözülmüş, vücudundaki tüm kan çekilmiş gibiydi. Sonunda güçlükle çekilerek Hayat'a yol verdi. Hayat, son bir kez Hayati Kaptan'a bakarak:

- Tekrar kusuruma bakmayın, vaktinizi aldım.

- Ne demek! Esas siz kusura bakmayın, sizi lafa tuttum.

- Rica ederim. Size iyi günler dilerim.

- İyi günler Hanımefendi.

Hayat, elinden geldiğince hızlı adımlarla vapurdan inmeye çalıştı ama ayakları adeta geri geri gidiyor, varlığı Hayati Kaptan'dan bir milim uzağa gitmeye bile direnç gösteriyordu. Hayati Kaptan, olduğu yerde öylece durup milim milim ondan uzaklaşan Hayat'ı ve aklından gelip geçen milyonlarca olasılığı izliyordu.


*Şarkı: Fikrimin İnce Gülü - Sema


Dipnot: Bu sadece bir öykü. Üstelik tarihte yazılan ne ilk ne de son yasak aşk öyküsü. Bu sebeple mevzuları çok da içselleştirmeden okursak öyküden keyif alabiliriz :)

Perşembe, Temmuz 16, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 1. Bölüm

Hayat Hanım ağır aksak adımlarla çıktı yokuşu. Son günlerde iyiden iyiye güçten düşmüştü. Kendine iyi bakmalısın demişti doktoru. Bakıyordu ya, artık pek zamanı kalmamıştı. Eve vardığında hissettiği yorgunluk, açlığını unutturdu. Zaten yiyeceği bir iki lokmaydı, onu da yemese olurdu. Son bir gayret merdivenleri tırmanıp yatağa bıraktı kendini. Başını yastığa koyunca Hayati Kaptan düştü aklına. Hayatın pek de komik olmayan şakalarından biriydi onların hikayesi. 

30'lu yaşlarının başındaydı Hayat, Hayati Kaptan'la karşılaştığında. Aralarında çok yaş farkı yoktu ama yaşanmışlıkların farkı çoktu. Hayati Kaptan, evli 2 çocuk babası bir vapur kaptanıydı; Hayat bekar ve çocuksuz. Kendi tercihiydi bekarlık. Her genç kız gibi onu da ne doktorlar, ne mühendisler istemişti ama o hepsine hayır demişti. Hayat pek benzemiyordu kendi çağının genç kızlarına, kadınlarına. Kısacık saçları, renk renk espadrilleri ve kendi diktiği birbirinden güzel heybeleriyle tanınırdı. Uzaktan gören bile anlardı gelenin Hayat olduğunu. Hiç sakınması yoktu erkekten, esnaftan, gençten yaşlıdan. Herkes birdi onun için. Kocaman kahkalarıyla ve ayaküstü neşeli sohbetleriyle çok sevilirdi adanın dört bir köşesinde. 

O yıllarda kızlar belli bir yaşa kadar evlenmedikleri zaman "evde kalmış" sayılırdı. Hayat da kendi isteiği ile "evde kalmak" istemişti ama yaşı sözüm-ona geçse de görücülerin ardı arkası kesilmiyordu. Öyle zamanın kızları gibi ince belli, çıtı pıtı, su gibi güzel bir kız değildi ama boyu posu, neşesi, enerjisi bambaşkaydı. Anlatmakla olmaz, görseniz hemen o saniye anlardınız. Görenler unutamıyor, kapıya paspas, bacaya duman oluyor ama bir türlü Hayat'ın gönlünü kazanamıyorlardı. 

Hayat, Cağaoğlu'nda bir yayınevinde redaktör olarak çalışıyordu. Her sabah vapura biniyor, vapurdan inip yürüyerek Cağaloğlu'na çıkıyordu. Öğle arasında Kapalı Çarşı'yı gezmeye bayılıyordu. Heybeleri için kumaşları oradan alıyordu. Bazen de Mısır Çarşısı'na uğrayıp severek yaptığı birbirinden lezzetli yemekler için tek tek koklayarak çeşit çeşit baharatlar dolduruyordu heybesine.

Vapura binmeyi çok seviyordu Hayat. Hayati Kaptan'la karşılaşması da bir vapur seferinden mütevellit olmuştu. Bir Perşembe günü, iş çıkışı her zaman olduğu gibi eve dönmek için vapura bindi Hayat. Ama o seferde adalara gidecek vapur arızalanmış, yerine geçici olarak başka bir vapur tahsis edilmişti. Hayat, vapura binerken göz göze gelmişti Hayati Kaptan'la ve o an Dünya birkaç saniyeliğine durmuş, yer çekim kuvveti kuvvetini yitirmişti. Hayat, yolcu salonuna; Hayati Kaptan, Kaptan Köşkü'ne çıkmıştı çıkmasına ama ikisi de denizle gök yer değiştirmişçesine suda seyir etmiyor, adeta gökyüzünde süzülüyorlardı. Hayati Kaptan yukarı çıkmış, Hayat aşağıda kalmıştı ama boşlukta süzülen ruhları hemen hemen aynı yerdeydi. Birbirlerini gördükleri o kısacık anda dönmeyen dünyaya, ayaklarını yerden kesen çekim kuvvetsizliğine takılıp kalmışlardı.

Yolculuk göz açıp kapayıncaya dek bitti mi yoksa bir ömür mü sürdü bilinmez ama vapur ada iskelesine yanaştığında birlikte uçan iki kalpte derin bir sızı başladı ansızın. Ömürlük bir sızı. Sonraki günlerde istemsizce Hayati Kaptan'ı aradı hep Hayat'ın gözleri. Günler, haftalar geçti. Bir gün hiç ummadığı anda görüverdi Hayat, Hayati Kaptan'ı adanın en sevdiği sokağında. 

Hayati Kaptan, Hayat'ı ilk kez gördüğü o andan beri ayakları bir türlü yere basmayan kalbine yenik düşmüş; çalıştığı hattı değiştirip ada hattına geçmiş; ailesini de alıp adaya taşınmıştı. Nasıl yapmıştı tüm bunları hiç bilmiyordu. Oysa o güne dek aklı başında, ayakları yere basan, herkesin gıptayla baktığı bir aile babasıydı Hayati Kaptan. 

Karşılaştıkları anda ikisi de günlerdir ilk kez nefes alıyormuş gibi ferahlamıştı. Göğüs kafeslerini sıkıştıran kocaman yükten kurtulmuş gibi hissettiler bir anda kendilerini. Hayati Kaptan, ayaklarını daha sıkı yere bastı yer ayağının altından kaymasın, esen hayat rüzgarı onu bilmediği diyarlara savurmasın diye. Ama nafileydi çabası. Hisleri kelimelere dökmek zordur bazen ama bedenleri birbirinin tersi istikamete gidip de bu kadar birbirine koşan iki ruh da kelimelerle anlatılamaz zaten.

Sonraki günlerde Hayat ve Hayati Kaptan ayrı ayrı ama birmişçesine gidip geldiler adalardan şehre, şehirden adalara. Hiç konuşmadan, birbirlerini görmeden ama tüm varlıklarını hissederek ruhlarıyla süzüldüler gökyüzünde. Hayat, kısa sürede ada ahalisinden öğrendi yeni taşınan kaptanın hayatına dair ayrıntıları. İlk karşılaştıkları gün vapurun ada iskelesine yanaştığında başlayan kağıt kesiği gibi o ince sızı, birkaç kat derinleşti yüreğinde. Hayat işte! Yine de isyan etmedi. Bir ömrü aşkı hiç tatmadan yaşayıp ölmektense aşkın en acısına bile razı olunacağını anlamıştı bir kez başına gelince. Hayati Kaptan isyan etmek şöyle dursun ne yaptığını, neden yaptığını bile bilemiyordu. Şu yaşına gelmiş, böylesine yerden kesilmemişti ayakları. Uçtukça yere basmak istiyordu ama ulaşamıyordu ne aklı ne de ayakları yere. Düşünmüyor, sorgulamıyor, cevap aramıyordu. Tek dileği Hayat'ı görmek, kısacık saçlarından bir perçemin yüzüne düşüşünü izlemek, bir gülümsemesine tanık olmaktı. Kaptan Köşkü'nden izliyordu her gün Hayat'ın vapura binişini.

Fotoğraf http://www.eskiistanbul.net/tag/vapur/ sitesinden alınmıştır.




Öykünün devamı aşağıdaki linklerde:


Başlarken bu kadar uzun süre devam edeceğini düşünmemiştim ama anlatılması gereken bir öyküymüş demek ki.

Pazartesi, Temmuz 13, 2020

Hayat deyip geçemezsin bazen...

Leyla hiç gelmeyeceğini bile bile sanki az sonra kapıdan girecekmiş gibi telaşla hazırladı her şeyi. Salatayı yaptı, sosu hazırladı, köfteleri kızarttı. Sofrayı kurdu sebepsiz yere pır pır kanat çırpan kalbiyle.

İmkansızı beklediğini biliyordu. Nasıldı o söz? "İmkana mecbur, namümküne meftun"du Leyla. Ama işte imkansızın içinde bile bir "imkan", bir ihtimal vardı. O ihtimale tutunuyordu Leyla. Heyecanla kurduğu sofraya oturdu. Hayal gücünü çalıştırdı, çalıştırdı, çalıştırdı. Getirip karşısına oturttu imkansızını. Sonra sordu:

- Neden? Neden gelmedin?

- Gelemedim.

- Hayır! Sen gelmedin!

- Nasıl gelebilirdim ki? Biliyorsun, hayat...

- Bu Hayat, hep bana karşı mı işliyor? Bu kez değil! Bu kez "Hayat" deyip geçemezsin. Gelmedin! Çünkü gelmeyi o kadar çok istemedin. Çünkü gelsen...

- Hayat...

Leyla biliyordu hayatı, insanı nasıl sarıp sarmaladığını, nasıl nefessiz bıraktığını. Ama hayat bile bu kadar acımasız değildi. İki fırtına arasına esler veriyordu, toparlanıp ayağa kalkmak için. İşte o es kaçmıştı bu kez ellerinden. Ama yok! Bu kez hayat değildi tek suçlu. İmkansız yarıyolda bırakmıştı Leyla'yı içindeki imkana aldırmaksızın. Ama zaten hep böyle değil miydi? Biri hep daha önce sever, daha çok sever, daha çok acı çekerdi. Hani demiş ya üstad, "Her şeyden önce ben, seni sevdim, / Biliyorum; inanırım, / Sen de beni sevdin... / Ama her şeyden önce değil." İşte tam da buydu imkansızın imkanları hiç ediş sebebi!

Leyla kızamıyordu bile. Kızsa kime kızacaktı ki zaten? Hayalinde var ettiği aslında gerçek bile olmayan birine nasıl kızılırdı ki? Hep hayallere tutunmuştu, belki de artık gerçeğe dönmenin zamanı gelmiş de geçiyordu. 27 senelik bekleyişine son vermeye karar verdi Leyla.

Sofrayı toplayıp her şeyi mutfağa taşıdı. Salatayı kapaklı bir kaba aktardı, köftelerin durduğu tabağı streç filmle kaplayıp dolaba kaldırdı. Çantasını alıp kapıdan çıkmadan önce son kez şöyle bir göz gezdirdi eve. İmkanlı-imkansız tüm olasılıkları ardında bırakıp çekip gitti Leyla. Hayat'a karışmaya mı yoksa tamamen dışına çıkmaya mı bilinmez.



Perşembe, Ekim 24, 2019

Anlat Bakalım - Mim

Hikayenin başlangıcı Sessiz Gemi'den, 2. bölümü Deep'ten. 3. bölüm benden :) 
Sırada Ebrar var.

...

Masal saklandığı çalıların arasında elindeki kaplumbağaya sıkıca sarılmış çocukların onu görmeden geçip gitmesini beklerken uzaktan kasabaya yeni taşınan yabancının o tarafa doğru geldiğini gördü. Bu arada çocuklar koşturarak ve yaşlarına özgü dikkatsizlikleri, uçarılıkları ile onu görmeden geçip gittiler gerçekten. Ama Masal'ın içinden bir ses çalıların arasında kalmasını, hatta daha derinlere saklanmasını söylüyordu. Sessizce olduğu yerde bekledi.

Yabancı dalgın dalgın, kendiyle konuşur gibi fısıltılarla geçti çalıların yanından. Dağ yolunu takip ederek uzaklaşmaya başladı. Masal içini dolduran merak duygusuna karşı koyamayarak yabancıyı takip etmeye karar verdi. Bir süre sonra kasabanın tahıl ambarı olarak kullandığı mağaralara vardılar. Yabancı orada durup birkaç dakika etrafa bakınsa da yola devam etti. Masal onu takip etmekle kasabaya geri dönmek arasında kaldı. Buradan öteye hiç gitmemişti ve eve geç kalırsa annesinin endişeleneceğini biliyordu. Yabancıdan korkmuyordu, iç güdülerine güvenip yola koyuldu. Uzunca bir yürüyüşten sonra dağın tam yamacında olan bir mağaraya vardı yabancı. Mağaranın girişi sarp bir kayalığın ucundaydı. Yabancı adımlarını ölçüp biçerek mağaraya girdi. Masal bir süre olduğu yerde bekledi ama mağaranın içinden dışarıya taşan renkli bir sis bulutu görünce dayanamayıp mağaraya yaklaştı.

...

Mim'e katılmak isteyen herkese yazacak alan kalması için kendi bölümümü kısa tutmaya çalıştım bilerek :) Bakalım neler çıkacak bu hikayede karşımıza!

Salı, Eylül 10, 2019

Kömür Kalp

Eski zamanlarda, uzaaaaak diyarlarda küçük bir krallık varmış. Bu krallıkta kömür kalpli bir kraliçe yaşarmış. Kraliçenin kalbi bazen kor alev olur yanar bazen köz olur sönermiş. Kalbini kor alevler sarınca kraliçe yollara düşer; günlerce gecelerce yürür; kalbindeki alevler sönsün diye beklermiş. Alevler sönüp kalbi köze dönüşünce saraya geri dönüp devam edermiş ülkesiyle ilgilenmeye. Kraliçe halkını çok severmiş ama omuzlarında taşıdığı bu yük zaman zaman çok ağır gelirmiş. Bir de ne yaparsa yapsın kimseler anlayamaz, kimseler çare bulamazmış kraliçenin kömür kalbine.

Yıllar geçip kraliçe yaş aldıkça kalbi daha sık alevlenmeye, alevler daha geç sönmeye başlamış. Bu alevler bazen o kadar büyürmüş ki kraliçenin bedenine sığmaz dışarı taşarmış. Böyle anlarda kraliçenin en yakınındakiler zarar görürmüş en çok. Kraliçe bu duruma çok üzülürmüş ama elinden de bir şey gelmezmiş. Kendi topraklarında derdine çare bulamayınca yakın krallıklara haber gönderip derdine çare aramaya karar vermiş.

Çevre krallıklara ulaşan ulaklar kraliçenin durumunu anlatıp en bilge alimlerden, en maharetli hekimlerden çare sormuşlar ama nafile. Gönderdiği ulaklar çaresiz bir bir geri döndükçe kraliçenin umudu da tükenmeye yüz tutmuş. Kalbinin alevi benliğini iyiden iyiye sarmaya, ruhunu ele geçirmeye başlamış. Halinden anlayan, derdine çare olan çıkmayınca kömür kalbi yakıp yıkmış kraliçeyi.

Kraliçe çaresizliğinden düşmüş yollara yine. Bu kez her zaman gittiğinden daha da uzaklara gitmesi gerekmiş. Günlerce gecelerce durmadan yürümüş, derin düşüncelere dalıp bilmediği diyarlarda bulmuş kendini. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken genç bir iz sürücü ile karşılaşmış. İz sürücü onu görür görmez anlamış ne kadar yorgun olduğunu. Kraliçe yorgunmuş ama kalbindeki alevler sönmeden dönemezmiş ülkesine. Sessizce aynı yöne doğru yürümeye devam etmişler bir süre. Sonunda bir uçurumun kıyısına gelmişler. İz sürücü biraz daha ilerleyip bir kayaya oturmuş, kraliçe de yakındaki başka bir kayaya. Yol boyu olduğu gibi sessizce izlemişler ayaklarının dibine serilmiş muhteşem manzarayı. Kraliçe derin bir nefes almış ve gözlerini kapatmış. İçinde alev alev yanan kalbini önlerinde uzanan uçsuz bucaksız denize bıraktığını hayal etmiş. Sonra gözlerini hiç açmadan etrafındaki seslere odaklanmış. Neşeyle cıvıldayan kuşlar, otlar arasına gezinen yüzlerce börtü böcek, uçuşan yusufçuklar, ağaçkakanlar, sincaplar... Bitmek bilmeyen bir devinim. O günden sonra kraliçe ne zaman yollara düşse genç iz sürücü de eşlik etmiş ona. Kimi zaman havadan sudan konuşmuşlar, kimi zaman susmuşlar ama her defasında aynı dinginlikte huzur bulmuş, birbirlerine arkadaş olmuşlar.

Kraliçe sevdiklerine zarar vermemek için ne kadar uzağa gitmek zorunda kalırsa kalsın, her seferinde dönmüş ülkesine. Ne kadar yorulursa yorulsun kendiyle savaşmaktan, içindeki alevlerden kurtulmanın yolunu aramaktan hiç vazgeçmemiş. Yazmış, çizmiş, anlamaya, anlatmaya çalışmış yıllarca. Bir sürü güzel dost edinmiş bu yolda ama yine de söz geçiremiş kömür kalbine.

Yıllar geçmiş; yollar eskimiş; dün doğanlar bugün büyümüş; kömür kalpli kraliçe yaşlanmış. Kalbi artık tutuşmaz olmuş ama çilesi bitmemiş kraliçenin. Bu kez de taşlaşmaya başlamış kalbi yavaş yavaş. Tüm dostları gelmiş tek tek ziyaretine. Ama artık çare aramaz olmuş kraliçe. Ömrünce içindeki alevlerle savaşmış olan kraliçe, yorgun, kırgın ve çaresiz tümüyle kabullenmiş kaderini sonunda. Bir gün, tam da güneş doğarken kaskatı kesilmiş kraliçenin kalbi. Kraliçe gözlerini kapatırken hayata, yıllarca içinde taşıdığı kor alevleri ve dalıp gittiği engin denizleri düşlemiş son kez. Kraliçenin zamanla küle dönüşüp yok olan bedeninden taşlaşmış bir kalp kalmış geriye. İşte bu yüzden nesilden nesile anlatılmış kömür kalpli kraliçenin kendi kalbiyle savaşı.



Çarşamba, Eylül 04, 2019

Ben Sana Değil

Her cumartesi olduğu gibi yine aynı saatte radyonun başına geçip beklemeye başladı Sevda. Haftalardır takip ettiği piyes çok heyecanlı bir noktada kalmıştı. Yayın saati yaklaştıkça heyecanı da artıyordu Sevda'nın. Çok geçmeden bir kadın sesi duyuldu radyodan. Kenan Kayalı'nın geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle bu haftaki kaydın gerçekleştirilemediğini ve bu sebeple tiyatro yayınının bu haftalık yapılamayacağını söylüyordu. Sevda çok üzüldü. Bu piyes renksiz hayatına renk olmuş, haftada bir gün de olsa o hayattan çıkıp başka dünyalara gitmesine vesile olmuştu.

Cumartesiyi takip eden günler Sevda için çok sıkıcı, çok boş geçti. Belki de hayatında ilk kez geçen her dakikanın, hatta her saniyenin hesabını yaptı. Geceleri herkes uyuduktan sonra Çiftler Artistik Buz Pateni Turnuvalarını* izledi. Gündüzleri biraz curling*, biraz bocce*. Bir hafta geçip radyo tiyatrosunun saati geldiğinde yine aynı kadının sesi duyuldu. Bu kez Kenan Kayalı'nın rahatsızlığının devam ettiğini ancak radyoları başında bekleyen tiyatroseverleri üzmemek adına Kenan Bey'in yokluğunda Devran Ada'nın seslendirme yaptığını anlattı aynı ses.  Sevda yine heyecanla dinlemeye başladı piyesi. Sıra Kenan Kayalı'nın karakteri olan Ali Bey'e gelince Sevda hiç beklemediği bir hayal kırıklığı yaşadı. Sorun Devran Ada'da değildi. Devran Bey'in oldukça tok bir sesi ve kusursuz bir tonlaması vardı. Ama işte, eksikti hatta yanlıştı bir şeyler. Büyük bir hevesle beklediği piyesten hiç haz almıyordu. Keramet başından beri Kenan Kayalı'da mıydı acaba? Onun yokluğunda piyes çok sıradanlaşmış, hiç heyecanı kalmamıştı. Program sona erdiğinde neredeyse rahatladığını hissetti. İlerleyen günlerde sık sık Kenan Kayalı'yı düşünürken buldu kendini. O güne dek Kenan Bey'in varlığının kendi için ne kadar anlamlı olduğunu fark etmemiş olmasına rağmen yokluğunun bir anda müthiş bir boşluk yaratması*** şaşırtmıştı Sevda'yı. Hiç tanımıyordu aslında Kenan Bey'i. Sadece radyonun başında oturduğunda piyes için seslendirme yaparken canlandırıyordu onu zihninde. Kenan Bey, özel dikim takım elbisesinin içinde son derece vakur tavırlarıyla repliklerini okuyor, kayıt sona erince bej rengi trençkotunu giyip kendisine çok yakışan şapkasını da alarak stüdyodan ayrılıyordu. Nedense hep trençkotu ve fötr şapkasıyla hayal ediyordu Kenan Bey'i, Sevda. Belki de seslendirdiği Ali Bey karakterinin bir "İstanbul Beyefendisi" olması yüzünden öyleydi.

İlerleyen haftalarda durumda pek bir değişiklik olmadı. Kenan Bey'in rahatsızlığı devam ettiği için seslendirmeleri Devran Ada yapıyor ve bu sayede piyes her hafta olağan saatinde yayınlanıyordu. Ama artık Sevda için, hafta boyunca açılmasını heyecanla beklediği başka dünyalara giden bir kapı olmaktan ziyade umutsuz bir bekleyişin ve hayal kırıklığının kaynağı haline gelmişti. Sonunda bir aydır Kenan Kayalı olmadan yayınlanan piyesin 3 bölüm sonra biteceği duyuruldu. Bu üç haftalık süreçte seslendirmeleri yine Devran Ada yapacaktı. Sevda bu duruma zaten alıştığını düşünürken piyesin bitiyor olmasının verdiği hüzünden midir bilinmez anlık bir kararla radyoyu arayıp neden hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini beklemediklerini sormaya karar verdi. Radyonun telefonunu sesinden çok genç olduğu anlaşılan bir kız açtı. Sevda radyo tiyatrosuyla ilgili kiminle görüşebileceğini sordu, kız onu biraz beklettikten sonra isminin Ahmet olduğunu söylediği birine aktardı. Sevda o kısacık bekleme süresinde neredeyse vazgeçip telefonu kapatacaktı ki ahizeden "Merhaba, ben Ahmet Keskin. Nasıl yardımcı olabilirim size?" cümleleri duyuldu.

- Merhaba. Ben Sevda Altay. Radyonuzda yayınlanan haftalık piyes ile ilgili aramıştım. Kenan Bey'in rahatsızlığı sebebiyle geçici olarak Devran Bey seslendirme yapacak diye açıklama yapmıştınız ama az önce piyesin 3 bölüm sonra biteceği ve kalan bölümlerde de Kenan Bey yerine Devran Bey'in seslendirme yapacağı duyuruldu. Hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini bekleyemez misiniz acaba?

- Sevda Hanım, öncelikle böylesine ilgili bir dinleyici olduğunuz için sizi tebrik ederim ve ilginiz için de çok teşekkürler. Sorunuza gelince, üzülerek söylemek zorundayım ki Kenan Bey'in tekrar seslendirme yapabileceğini sanmıyorum. Bu sebeple piyesimizi takip eden dinleyicilerimizi yarı yolda bırakmamak ve hayal kırıklığına uğratmamak adına piyesimizi bu şekilde sonlandırma kararı aldık.

- Kenan Bey bir daha seslendirme yapamayacak mı? Ama neden?

- Aslında bu Kenan Bey'in özel hayatına dair bir bilgi. Bunu sizinle paylaşmam doğru olur mu pek bilemiyorum ama... Düşününce bu koşullar altında size anlatmam daha iyi olacak sanırım. Nasılsa eninde sonunda gazetelerden duyacaksınız. Kenan Bey pek elim bir hastalığa yakalanmış. Doktorlar fark ettiklerinde her şey için çok geç kalınmış. Kenan Bey şu an evinde istirahat ediyor. Maalesef doktorlar yapılabilecek başka bir şeyin kalmadığını söylüyorlar.

-  Ama anlayamıyorum... Kenan Bey... 

Sevda sözlerine devam edemedi. Göz yaşları yanaklarından süzülürken boğazı düğümlenmiş sesi çıkmaz olmuştu. Ahmet Bey durumu anlayınca:

- Sevda Hanım, anladığım kadarıyla Kenan Bey'e karşı derin bir sevgi ve hayranlık besliyorsunuz. Dilerseniz kendisini Balat'taki evinde ziyaret edebilirsiniz. Kapısı dostlarına ve sevenlerine her zaman açıktır. Adresi size yazdırabilirim.

Bundan sonra olanları Sevda hep sisli bir hayal gibi hatırlayacaktı. Adresi yazan eller, giyinip hazırlanan beden, onu sokaklara çıkaran ayaklar onun değildi sanki. Neden sonra hiç düşünmeden elindeki kağıtta yazılı olan adrese geldiğini fark etti. Apartman kapısı açıktı. Merdivenleri tırmandı. Kapının önünde durdu. Dakikalarca bekledi. Sonunda  kapıyı çalmadan sessizce geldiği gibi geri döndü. İçeride ölüm döşeğinde yatan adamı tanımıyordu Sevda. Hiç tanımadığı birini son kez görebilmek için görmeden sesine, hayaline aşık olduğu adamı öldürmeyi göze alamadı. Zaten Sevda, Kenan Kayalı'ya değil, başka hayatların mümkün olmasına aşık olmuştu. Kenan'a değil ama Kenan'ın hayatının içinden geçen yollara, postersiz duvarlara, yağmurlu sokaklara aşık olmuştu. Kenan Bey yatağında gerçek sevenleriyle huzur içinde ölebilirdi ama Sevda'nın aşkı ölmeyecekti. 


Yaşlı Amcalar - Ve Ben

*Taha ve Edischar'ın #Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğinin ilk sohbet konusu olan "Televizyon izliyor musunuz?" sorusunu okuyunca aklıma gelen ilk şey küçükken evdeki herkes uyurken ananemle birlikte izlediğim Çiftler Artistik Buz Pateni turnuvaları oldu. Şöyle bir düşününce, aklıma curling ve bocce sporlarından televizyonda gördüğümde haberdar olduğumu hatırladım. Sonrası zincirleme reaksiyon :D Bir yerde tv.den radyoya, ordan da radyo tiyatrosuna gitti zihnim. Sonuç bu öykü oldu :)

Edit: TV sorusunun cevabına gelince, eskiden izliyordum tv.  Buz pateni, curling, bocce... TRT 3 ve benzeri spor kanalları en sevdiklerimdi. Lisede Cnbc-e bağımlısıydım :D şimdilerde ise sadece Netflix ve filmm sitelerini takip ediyorum. Sıfır TV. Televizyon izlemek yerine yazmak, okumak, sohbet etmek daha cazip geliyor artık. 


**Daha önce hiç radyo tiyatrosu dinlemeyenler ya da halihazırda dinleyip sevenler için Kayıp Rıhtım sitesinde çok güzel bir paylaşım var :) Ama uyarmadı demeyin, teknolojiye alışık olan yeni nesile pek cazip gelmeyebilir bu radyo tiyatrosu mevzusu. Ses var, görüntü yok, sıkıcı gelebilir. 

***Sabahattin Ali'nin şu satırlarına bir göndermedir.
"Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti..."

Pazartesi, Ağustos 26, 2019

Bir Mektup* (Vol. 1)


Arin,

Umarım bu mesaj eline geçer. Mesaj sana ulaşana dek GERTA’nın uzaktan müdahale edilemeyen bir alt alanında saklanacak ve sen dinler dinlemez iz bırakmadan silinecek. Gelecekte her şey sana bağlı olabilir.  Bu gece olacaklardan kurtulamazsak son umudumuz doğru zamanda açılacak bir zaman birimi olacak. Mesajımı planlanan zamanda alırsan 502. yılın 3. döngüsünün ilk tutulmasında GERTA’nın sana vereceği koordinatlara gidip zaman birimini aktif hale getirmelisin. Aksi takdirde bir daha görüşemeyebiliriz. Bu olasılığı göz önüne alarak nereye ve neden gittiğimi sana anlatmak istiyorum. Haber vermeden ortadan yok olduğum için kızgın ve kırgın olacağını tahmin ediyorum. Ayrılırken olanları açıklayacak vaktim yoktu ama şimdi başıma gelenleri ve tüm gerçeği bilmen gerekli. Her şey yolunda giderse bu mesaja gerek kalmayabilir ama şu an en kötüsünü düşünerek hareket etmeliyim.

Biliyorsun, bir süredir yeni kitabımı yazmak için sıra dışı ilham kaynakları arıyordum. Nereye baksam hep aynı şeyleri görüyor, aynı şeyleri duyuyordum ve bir daha asla yeni bir şeyler üretemeyecek gibi hissetmeye başlamıştım. Bu yüzden yazmaya çalışmaktan vazgeçip okumaya yöneldim. Elime geçen bir sürü ıvır zıvır arasında çok eski bir günlük vardı. Günlüğü aktarıcıya yerleştirip duşa girdim. Duştayken GERTA’nın kitabı okumasını istedim. Başlarda anlatılanlar sıradan, günlük detaylardı. O an için bunun basit bir teknikerin sıkıcı hatıraları olduğunu sanmıştım. Ancak tam duştan çıkmak üzereyken bir şey oldu. GERTA okumayı sonlandırdı. Ne olduğunu sorduğumda görüntüyü kabinin içine yansıtarak bu sayfadan sonra yazı olmadığını, sadece anlamını çözümleyemediği bir takım şekiller, sayılar ve resimler olduğunu söyledi. Ekrana baktığımda ne demek istediğini anladım ama bu işte bir gariplik olduğunu düşündüm. Evrendeki tüm veri tabanlarına ulaşabilen, yetkin bir dil uzmanı ve şifre çözücü olan bu son sürüm yapay zekâ o şekilleri ve sayıları nasıl çözümleyememişti bilmiyorum ama olmuştu işte.

Ekranda görünen şekiller, sayılar ve resimler tamamen anlamsız olamayacak kadar özenle hazırlanmış görünüyordu. Rastgele sayılar, şekiller gibi gözükse de her şey büyük bir titizlikle yazılıp çizilmişti. Ne olduğunu tam olarak anlayamadım ama içinde belli belirsiz bir örüntü olduğunu kavramıştım. O an ekranı kapatıp günlüğü tümden unutabilirdim ama içimden bir ses bunun tam da aradığım o sıra dışı ilham kaynağı olabileceğini söylüyordu. GERTA’ya yeni bir dosya açmasını söyleyip kaydetmesini istedim. Günlüğü okumaya başladığım andan itibaren olan her şeyi aynı bir günlük tutar gibi aktardım. GERTA, yanıldığını anlattığım bölümde, “Sanırım yanlış anlatıyorsunuz ya da yeni kitabınız için gerçeği bilerek çarpıtıyorsunuz” diyerek yanıldığı bilgisine itiraz etti. Durumu açıklamakla uğraşmadım ve yeni dosyayı kapatıp günlük üzerinde çalışmaya başladım. Öncelikle tekrar eden sayı dizinlerini ayırıp bu dizinlerin sistemde araştırılmasını istedim. GERTA ilk andan itibaren bu verilerin anlamsız olduğunu söylediği için dizinlerle ilgili bir şeyler bulma olasılığının çok düşük olduğundan emindim. Giyinip Görsel Hafızalar Kütüphanesi’ne gitmeye karar verdim. Hatırlarsan o sıralarda Görsel Hafızalar Kütüphanesi’ne dışardan erişim kısıtlaması getirilmişti. Sebebinin, son günlerde sisteme sürekli saldırı yapan bir grup cyber teröristin kütüphanedeki üst düzey yetki dosyalarını hedef alma olasılığı olduğu söylenmişti. O saldırıların arkasındaki amacı daha sonra keşfettim.

Kütüphaneye ulaştığımda temel hafıza katlarını es geçip direk üst düzey görsel hafızalar katına çıktım. Kendi yetki alanım dâhilinde bir şeyler bulabileceğimi düşünmüştüm. Günlükteki şemaları ve resimleri kütüphanenin arşivi ile karşılaştırarak bir eşleşme bulmayı umuyordum. Yaklaşık 1 saatlik bir beklemenin ardından ekranda “Hiçbir eşleşme bulunamadı” yazısı belirdi. Çok şaşırmamakla beraber yoğun bir hayal kırıklığı hissettiğimi hatırlıyorum. Vazgeçip eve dönebilirdim ama engellerle ve bilinmezliklerle karşılaştıkça kendimi o eski gizli ajan filmlerinden birinde gibi hissetmeye başlamıştım. “En kötü ne olabilir ki, bir günümü sonu olmayan bir hiç uğruna harcamış olurum” diyerek araştırmaya devam ettim. Yeni hedefim 2. Seviye Görsel Hafızalar katıydı. Bu bölüme sadece 2. Seviye Yönetici Yetkisi ile giriş yapılabiliyordu. Ian’ın yetki şifresinin değişmemiş olmasını umarak giriş butonuna bastım. Umarım Ian, o işlemi yapanın kendisi değil de ben olduğumu kanıtlamayı başarmıştır.

2. seviye görsel hafızalarda eşleşme bulmaya çalışırken birden ekranda bir uyarı belirdi ve ekranın köşesinde bulunan kameraya yaklaşarak ikili kimlik doğrulaması yapmam istendi. Bir an tehlike çanlarını duyar gibi olmuştum ama o noktada geri çekilemezdim. Kameraya yaklaşıp kimlik doğrulaması için beklemeye başladım. Hayatımda ilk kez Ian ile birebir aynı öncel-kurgulanmış DNA”ya sahip olduğum için mutlu olmuştum. Doğrulama gerçekleştikten sonra ekranda beliren eşleşmeyi görünce Ian’ın senatodaki görevini de ilk kez faydalı buldum. Bulunan eşleşme eski bir CainTECH teknikerinin hafızasına aitti. Bu kişinin elimdeki günlüğü yazan kişi olduğunu sandım ama öyle olmadığını çözmem çok uzun sürmedi. Bulduğum eşleşmeden yola çıkarak hafızayı taradığımda arattığım görsellerin o teknikerin iş arkadaşlarından birine, Arya Carman’a ait olduğunu öğrendim. Hâlihazırda Görsel Hafızalar Kütüphanesi’nde iken Arya Carman’ı araştırmayı denedim ama ekranda yeni bir uyarı belirdi: “BU BİLGİ YETKİ ALANINIZ DIŞINDA”. Alt tarafı eski bir teknikerle ilgili bilgiler neden bir senato üyesinin yetkisi dışında olsun ki? Bu soru zihnimi kemirmeye başlamış olsa da bir üst seviye hafıza katına giriş yapamayacağım için kütüphaneden ayrılmaya karar verdim ama ayrılmadan önce bulduğum eşleşme bilgilerini GERTA’ya aktarmayı ihmal etmedim.



*Bu öykü benim bir yarışmaya gönderdiğim ilk öyküm ve bu öykü ile ilk 10'a kıyısından da olsa girerek 9. oldum :) Yarışma www.yazak.org tarafından düzenlenmişti.


Bir Mektup (Vol. 4)

Oteldeki odama çıktığımda aklıma Arya’nın yetki şifresi geldi. Şifreyi kullanarak Arya’nın kayıtlarına girdim ve ev adresini buldum. Doğrudan evine gitsem, Arya korkabilir ve güvenlik birimine haber verebilirdi. Tamamen kaybetme riskini göze alarak günlüğü ona göndermeye karar verdim. Günlüğün içine bir not ekledim ve Arya’ya benimle buluşmasını, ona anlatmam gereken çok önemli şeyler olduğunu söyledim. Yaklaşık 1 saat sonra otel lobisinde bir misafirim olduğu bilgisi geldi. Lobiye indiğimde Arya beni bekliyordu. Kayıt yongam devredeyken tüm bu olanları ona anlatmam imkânsızdı. Ama buna gerek kalmadı. Arya kaşla göz arasında kayıt yongamı bir saniyeliğine devre dışı bırakarak hackledi. Ona yolladığım günlüğü kendi yazdığını anlayınca içindeki kodların ne işe yaradığını anlaması uzun sürmemiş. Bu günlüğü nasıl ele geçirdiğimi ve neden ona geri verdiğimi anlamanın tek yolunun benimle konuşmak olduğunu anlayınca daha önceki zaman ziyaretçilerinin birinin kaydını kopyalayarak benimle buluşmaya gelmiş. Kayıt yongam artık benim hareketlerimi kaydetmediği için söyleyeceklerim ve yapacaklarım için endişelenmekten kurtuldum. Arya, günlüğün ona ait olduğunu anlamasına anlamış ama böyle bir şeyi neden yaptığını çözememiş. Ona günlükle ve değişikliklerle ilgili bildiğim her şeyi anlattım. Başlangıçta McCain’in işlediği ve belki de evrenin kaderini değiştirmeye kadar uzanan büyük suçlara inanmasa da çok yakın bir tarihte bulmuş olacağı kodlardan bahsedip ondan bunu araştırmasını istedim. Arya, GERTA’nın alt kodlarına CainTECH dışından erişilemediğini anlatarak bir sonraki vardiyasına kadar beklemek zorunda olduğumuzu söyledi. Ertesi gün haberleşmek üzere sözleşerek ayrıldık.

Arya, ertesi gün zaman kaybetmeden GERTA’nın alt alanlarında derinlemesine bir araştırma yapmış ve anlattıklarımın doğruluğunu görünce dehşete kapılmış. McCain’in farklı zaman dilimlerinde yaptığı onlarca değişikliğin izini nasıl olup da bunca süre hiç yakalanmadan GERTA’nın alt alanlarında sakladığına anlam verememiş. Belki de daha önce de şüphelenenler olmuştu ama McCain onların icabına bakmıştı. Bundan asla emin olamayacağız. Arya bir süredir McCain’le ilgili kanıtları topluyor ve iyi bir planımız var. Eğer her şey yolunda giderse McCain geri dönüşü olmayan bir anda tüm evrenin gözü önünde yaptığı tüm değişikliklerin ve zaman yolculuğunun sınırları ile ilgili uydurduğu yalanların hesabını vermek zorunda kalacak. Eğer McCain’i açığa çıkarmayı başarırsak ne gibi değişikliklere sebep olacağız tam olarak emin değilim. Ama olurda işler umduğumuz gibi gitmez ve McCain kurtulursa son umudumuz sensin, Arin.

Arya bir süredir değişiklik kodları üzerinde çalışıyor ve işler yolunda gitmezse yine aynı zaman diliminde var olmamı ve sana geri dönmemi sağlayacak gerekli değişim kodlarını yazmayı başardığına inanıyor. Şu anda hayatım ve belki de evrenin kaderi düne kadar hiç tanımadığım bir GERTA teknikerinin ve senin ellerinde.

Sevgilim, bu mesajı alırsan lütfen 502. yılın 3. döngüsünün ilk tutulmasında GERTA’nın sana vereceği koordinatlara git ve zaman birimini aktif hâle getir.

Seni seviyorum Arin.

Gelecekte görüşmek üzere…

Bir Mektup (Vol. 3)

Arya’nın tasarladığı farklı GERTA sürümü orijinali ile bağlantılıydı ama sistem altından çalışıyor ve izi kolay kolay sürülemiyordu. Ancak varlığından haberdar olan biri, bu yeni sürüme ulaşmaya çalışabilirdi ama Arya Carman’ın dediğine göre bu pek de kolay olmayacaktı. Önce Arya’nın yaşadığı bilinen son zaman dilimini ve mekânı bulup oraya gitmeyi düşündüm ama sonra bunun işe yaramayacağına karar verdim. Arya’ya, yakalanmadan önce McCain’i doğru zamanda ifşa etmek için zaman kazandırmaya karar verdim. Ne yapacağım netleşmeye başladığı anda bir mesaj sesi duydum. Mesaj Ian’dan geliyordu: “Sen yine ne haltlar karıştırıyorsun acaba? Yetki şifremi kullanmak da nereden çıktı? Bir de utanmadan ikili doğrulama isteyen bilgilere erişmişsin! Bana en kısa zamanda bir açıklama yapmak zorundasın! Senin kahrolası araştırman için açıklama yapmak üzere acilen senatoya çağrıldım. Seni ele vermeyeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Siyasi kariyerimi, senin o sözüm ona sıra dışı ilham kaynakları peşinde koşan yazar buhranların için feda etmeyeceğim. Umarım alacağın cezadan yakanı kurtarmanın da sıra dışı bir yolunu bulursun!”

Ian’a ya da başka birine her herhangi bir açıklama yapacak vaktim yoktu. Yaptığım araştırma birilerinin dikkatini çekmişti. İşin ucu nereye uzanıyor, zaman yolculuğu ile ilgili gerçekleri kimler biliyor ve saklı kalması için neler yapabilirler düşünmek bile istemiyordum. Hemen harekete geçmem gerekiyordu. Sonunda Arya’nın yapılan yasadışı değişikliklerle ilgili olan gizli kodları bulduğu zamanın daha öncesine dönmeye karar verdim. Bunun için GERTA beni yıllardır kullanılmayan bir zaman yolculuğu birimine yönlendirdi. Burası, ilk zaman yolculuğu birimlerinden biriydi. Uzun yıllar kullanıldıktan sonra bu birimin bulunduğu bina müzeye dönüştürülmüştü. Müzeler yıllardır CEX aracılığı ile gezilebilir olduğu için müzenin bomboş olacağından emindim.

Müzeye vardığımda giriş için kendi yetkimi kullandım ama yolculuk için bunun yeterli olmayacağını tahmin ediyordum. Yolculuk birimine ulaşıp tarihleri girdiğimde birimin yeni yetki şifresi istemesine şaşırmadım. Ian’ın şifresini girdiğimde ekranda yanıp sönen kırmızı bir ışık eşliğinde alarmlar çalmaya başladı. Ian’ın şifresi değişmişti ve ben geçersiz bir şifre girince sistem alarm durumuna geçti. Hemen geçerli bir şifre girmezsen biraz sonra sistem kilitlenecek ve güvenlik birimi gelene dek burada kilitli kalacaktım. Heyecan ve korkudan başım dönmeye, kulaklarım çınlamaya başlamıştı ki bir anda aklıma GERTA’ya, yolculuk birimine Arya’nın şifresini girmesini söylemek geldi. Birim Arya’nın şifresini kabul etti. O andan itibaren olan her şey hayal gibiydi. 

Kulağımda korkunç bir çınlama ile gözlerimi açtığımda doğru zaman dilimine gelip gelmediğimi anlamak için büyük bir çaba sarf etmem gerekti. Zaman biriminden çıktığımda kendimi CainTECH’in içinde buldum. Şimdi yapmam gereken tek şey Arya Carman’a ulaşmaktı. Ama bu sandığımdan daha zor oldu. Zaman biriminden çıktığım anda beni bir yolculuk polisi karşıladı ve gerekli bilgileri kaydetmek üzere kayıt ofisine yönlendirdi. Hangi zaman diliminden geldiğimi not aldı. Önündeki ekranda kullandığım geliş biriminin benim zaman dilimimde uzun süredir kullanılmadığı bilgisini görünce bir anlığına tereddüt etse de bu ayrıntının üzerinde çok durmadı. Sonra bulunduğumuz zaman diliminde neler yapabileceğimi ve nelerin yasak olduğunu bana detaylıca anlattı. Yolculuğumun her anının kayıt edileceğini ve yasadışı bir eylemde bulunursam tutuklanıp Evrensel Zaman Mahkemesi’nde yargılanacağımı belirtti. Tüm bunları anlayıp kabul ettiğime dair imzamı alıp kayıt yongamı aktif hâle getirdi. Ziyaretimin ne kadar süreceğini sordu. İzin verilen maksimum süreyi kullanmak istediğimi söylediğimde geldiğim zaman diliminin o kadar da sıkıcı olamayacağını söyleyerek küçük bir espri yaptı. Gülümseyerek CainTECH binasından ayrılmadan önce kısa bir tur atıp atamayacağımı sordum. Gülümsemesinden anladığım üzere bu her gün karşılaştığı bir soruydu. Tabi ki etrafa göz atabilir hatta her yarım saatte bir yapılan ziyaretçi turuna katılabilirdim.

Ziyaretçi kayıt ofisinden çıkınca yönergeleri dinleyerek lobiye ulaştım ve sıradaki ilk tura katıldım. CainTECH’in kuruluşundan, imza attığı buluşlardan ve bir sürü istatiksel veriden bahseden tur operatörü sonunda bizi GERTA teknikerlerinin çalıştığı laboratuvarlara götürdü. Ama maalesef Arya Carman orada değildi. Tur bittiğinde ne yapacağımı bilmiyordum. Aklımda sadece tüm hareketlerim kaydedilirken Arya Carman’ı bulup ona günlükten ve bulması gereken kodlardan nasıl bahsedeceğim vardı. CainTECH binasından ayrıldım. Yakınlarda bir otel bulup kendime bir oda tuttum.  


Bir Mektup (Vol. 2)

Eve döndüğümde bir gariplik olduğunu anlamam uzun sürmedi. Verdiğim komutlara cevap alamayınca sistem merkezine baktım. Sistemin merkezinde günlükteki sayılar akıyor, ara ara şekiller belirip yok oluyordu. Manuel müdahale ile sistem analizi yapmayı denedim ama GERTA buna engel oldu. Yardım için bir teknikere ulaşmayı denedim ama o anda dış iletişim kapatıldı. Tam evden çıkmak üzereydim ki karşımda 30’lu yaşlarda CainTECH üniformalı bir kadın belirdi ve konuşmaya başladı: “Merhaba, adım Arya Carman. Ben bir GERTA teknikeriyim. Bu mesaja ulaşan biri olacak mı bilemiyorum. Eğer şu an mesajımı görebiliyorsan günlüklerimden birini bulup kodları ve görsel şifreyi GERTA’ya yüklemeyi başarmışsındır.  Jason McCain beni ele geçirmeden önce gerçeği anlatmak için tek ve son şansım sen olabilirsin. O yüzden şimdi beni iyi dinle.”

Kapının önünde neredeyse nefes almayı unutacak kadar hayrete düşmüş bir şekilde ne kadar süre hareketsiz durdum hatırlamıyorum. Görüntü kaybolduğunda ne yapacağımı bilemiyordum. Duyduğum şeyler doğru olabilir miydi? Öğrenmenin tek bir yolu vardı: Arya Carman’ın dediklerini yapmak. İlk önce Arya’nın verdiği yönergeleri takip ederek günlükteki diğer sayıları ve şemaları doğru sıralama ile GERTA’nın sistemine gömdüm. GERTA bir anda değişip başka bir sürüme geçti. Arya Carman mesajı hazırlarken GERTA üzerinde bir dizi değişiklik yaptığını, kendi başına bir şey gelirse gerçeklerin bir şekilde gün yüzüne çıkması için bir plan hazırladığını söylemişti. Doğru adımlar atılana dek kimse bu farklı sürüme erişemeyecek ya da onu yok edemeyecekti. Her şey şu ana dek neredeyse mucizevi şekilde ilerlemişti. Doğru tuşlara basmış, doğru notaları çalmıştım. Şimdiyse yeni sürüm beni yönlendiriyor, hikâyenin geri kalan detaylarına ulaşmamı sağlıyordu.

Arya Carman, GERTA üzerinde çalışan ilk teknikerlerden biriymiş. Sistemi geliştirmek için denemeler yaparken normal olmayan bazı kodlara denk gelmiş ve incelemeye başlamış. Bu kodların ne olduğunu çözüp Jason McCain’e sunmak üzere bir rapor hazırlamayı planlamış. Ama işler hiç ummadığı bir yere varmış. Uzun süren incelemeler sonucunda bu kodların belirli zaman dilimleriyle ve o zaman dilimlerinde yapılan değişiklikler ile ilgili olduğunu çözmüş. Öyle ufak tefek değişiklikler değil, uluslararası yasalarla belirlenmiş kısıtlamalara aykırı, çok büyük değişiklikler. Arya, işlenen suçların büyüklüğünü kavrayınca rapor hazırlamaktan vazgeçmiş ve hemen McCain’le görüşmek istemiş. McCain’in o sırada Evrensel Ulus Kongresi’nde konuşma yapmak için şehir dışında oluşu her şeyi değiştiren dönüm noktasıydı belki de. Arya, McCain dönene dek araştırmasını derinleştirip vakit kaybetmeden bu suçun sorumlularını bulmaya karar vermiş. Bunun için yapılan değişikliklerden fayda sağlayan kişi ve kurumları listelemeye başlamış. Araştırması derinleştikçe bu kurumlarla CainTECH arasında sıkı bağlantılar olduğunu keşfetmiş. Analizleri sonucunda tüm bu değişikliklerin bunca zaman hiç fark edilmeden sadece bir kişi tarafından yapılabileceğini ve ancak o kişinin yetkisi ile gizlenebileceğini fark etmiş. Değişikleri yapan McCain’miş. Arya araştırması sırasında en az bu değişiklikler kadar korkunç olan bir şey daha keşfetmiş.

Biliyorsun zaman yolculuğu, GERTA’nın geliştirilmesi ile mümkün hâle geldi ama herkesin bildiği üzere bazı aşılamamış sınırlar var. Eskilerin deyimiyle M.S. 2200 yılından geriye dönüş yapılamıyor, uzay-zaman sıçramaları belirli galaksilerden öteye geçemiyor ve geçmişten hiçbir canlı ölümcül sonuçlara yol açmadan günümüze getirilemiyor. Ayrıca hiç kimse kendi için belirlenmiş zaman diliminin ötesine geçemiyor. Bugün biz zaman yolculuğu yaparken hâlâ bu sınırlar dâhilinde ve evrensel zaman yasalarına uygun hareket edebiliyoruz. Oysa Arya’nın yoğun araştırmaları sonucu bulduğu,  derinlere gömülen kodlar gerçeklerin çok farklı olduğunu gösteriyormuş. Sıkı dur! Tüm o sınırlar koca bir yalanmış!

Öğrendiklerimden sonra, Arya’nın bu keşfinden kimseye bahsetmeye fırsat bulamadan McCain’in tarafından yakalandığı ve tüm kanıtların ortadan kaldırıldığı sonucuna varmak çok da zor değildi. Asıl zor olan tüm bu öğrendiklerim ile ne yapacağım sorusuna cevap bulmaktı. İlk önce tüm bu bilgileri evrene yaymayı düşündüm. Ama bu seçeneğin bir sonuca varacağı şüpheliydi. Önceki bilgilerime göre Jason McCain çoktan ölmüştü ama ortada zaman yolculuğu ile ilgili bu kadar yalan varken McCain’in bizim zaman dilimimize yolculuk yapabileceğini düşünmek çok da çılgınca gelmiyordu. Böyle bir durumda ben her şeyi evrene duyurduğum an McCain zaman dilimini değiştirip beni engelleyebilir hatta beni yok edebilirdi. Jason McCain olmasa bile onun varislerinden biri, yani CainTECH’in günümüzdeki sahiplerinden biri de aynı şeyleri yapabilirdi. Bu yüzden her şeyin başladığı zamana gidip Arya’yı bulmalı ve kontrolü McCain’in elinden almalıydım. McCain’i ele geçirmeden hiçbir şey düzeltilemezdi. Devam edebildiğim ve durumumda herhangi bir değişiklik olmadığı sürece henüz varlığımdan haberdar olunmadığını ve doğru yolda olduğumu varsayabilirdim. Her şeyi gözden geçirip bir sonraki adımı atmak için hazır olduğumda yakalanmadan Arya’ya ulaşmak için bir plana ihtiyacım vardı.


Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...