Bu yıl kendime doğum günü hediyesi olarak bir gömlek aldım ama gömlek bir türlü elime ulaşmadı. Firma, çok yoğun olduklarını, kargoların sırada beklediğini, en kısa sürede ulaştırmaya çalışacaklarını söyleyip durdu. Gömleği çok beğendiğim için Temmuz'dan beri bekliyordum ama artık vazgeçtim ve az önce ücret iadesi talep ettim. Gömleği neden bu kadar sevdiğimi anlatmak yerine göstereyim.
Gömleği görür görmez bayıldım ama Hayat...
Frida Cahlo ve Van Gogh'un bir bankta oturup konuşması fikri beni benden aldı. O kadar güzel ki!
Bambaşka iki dünyanın çarpışması!
Gömleğin asla gelmeyeceğini kabullenince başka çareler aramaya başladım. Bir şekilde kumaşa bastırsam ve gömleği diktirsem diye düşünürken karşıma fotoğraf hali çıktı görselin. Ben de kısa yoldan baskılı bir sweatshirt yaptırdım. Gömlek gibi olmaz biliyorum ama yine de bu fikri bir şekilde üstümde taşımak istiyorum :)
Hayat'ın verdiği ekşi limonu sıkıp tatlı yapacağım bu kez :)
Bu haftanın konusu için Mr. Kaplan'ın şu yazısından ve yazının altında Deep'le yorumlaşmalarından yola çıkıyoruz :)
Sanat, sanat için midir, toplum için mi? Sanatçı toplumu düşünerek mi bir eser ortaya koymalıdır yoksa toplumu görmezden gelerek sadece sanat için mi oluşturmalıdır eserini? Mesela yazarlar, eserlerini yazarken okunma/beğenilme endişesi duyarlar ve ona göre mi yazarlar? Yoksa hiç tereddüt etmeden içlerinden geldiği gibi mi yazarlar?
Aslında bu soruya verilecek her cevap son derece kişisel olacak. Sanatçılar başka cevap, sanatseverler başka cevap verebilir. Her iki grup da kendi içinde ayrılabilir. Benim cevabıma gelince, bence sanat sanat için olmalı, beğenmeyen de kendi derdine yanmalı diyorum :)) İnsan bir şey yaparken bunu gören/okuyan/dinleyen ne anlayacak acaba diye düşünmeye bir başlarsa o işin sonu gelmez. Sanatçı sadece içinden geleni canının istediği şekilde aktarmalı eserine.
Üniversitede yaptığımız bir kitap incelemesini hiç unutmuyorum. D.H. Lawrence'ın yanılmıyorsam "Sons and Lovers" kitabında geçen bir kilise sahnesini analiz ediyorduk. Özellikle kilisede bulunan kırmızı güllerin tasvir edildiği bir paragraf üzerinde durmuştuk. Yazar, burada ne demek istiyor, neye gönderme yapıyordu acaba? Sınıfça anne sevgisinden, ilahi aşka, dini inanca kadar bir sürü farklı fikir öne sürdük ama hocamız hiçbirini onaylamayıp sonunda hepimizi şoka sürükleyerek bahsedilen sahnenin cinselliğe bir gönderme olduğunu anlatmıştı. O zaman bunu kesinlikle kabul edememiş baya saçma bulmuştum. Kilisede cinselliğin ne işi vardı bir kere? Yazarın o satırları yazarken asla cinsel bir gönderme yaptığına inanmamıştım. Aynı kitabı şu an okusam ne düşünürüm bilemiyorum. Peki ya yazar ne düşünmüştü gerçekte acaba o satırları yazarken? Belki de hocamız haklıydı. Bilemiyorum.
O günden bu güne çoğu düşüncem değişmiştir eminim. Ama hâlâ değişmeyen bir şey var: Yazarın yazarkenki düşüncesi ile bizim okurken hissettiklerimiz her zaman birebir uyuşmuyor. Bazen yazardan çok yazar, sanatçıdan çok sanatçı (?!) olup "Burda şunu demek istemiş aslında" gibi tahminler ya da yorumlar yapılıyor. Oysa sanatçının kafasının içinde değiliz ki, nereden bilebiliriz ne demek istemiş, içinden ne geçirmiş o yaratım sürecinde?
Soyut resimleri ele aldığımızda da benzer şeyler yaşanıyor. Tablonun karşısına geçen alıyor sazı eline başlıyor kendi türküsünü yakmaya :))
ABSTRAKTE BILDER SERIES,
‘Soyut Görüntüler Serisi’
Gerhard Richter, 1986
Sanatsal amaçla ortaya konan bir eser kendiliğinden toplumun faydasına olabilir, toplumun geneline hitap edebilir ancak sadece toplumun faydasına, yani sanata değil de özellikle toplum faydasına/zevkine hitap etmek için yapılan şeylere sanat diyebilir miyiz tam emin değilim. Ortaya konan esere göre değişir sanırım.
Yukarıda bahsettiğim çerçevede sanatçı eserini hangi amaçla ortaya koyarsa koysun o esere bakan herkes kendi görmek istediğini görecek, kendi kapasitesi kadar bir şey alabilecek. Bu yüzden sanatçının tüm kaygılardan arınarak sadece kendi ilhamına odaklanıp içinden geleni sansürlemeden ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.
Bazen hikaye yazarken "Böyle yazarsam yanlış anlaşılır, okuyanlar böyle düşünür, şöyle düşünür" diye değiştiriyorum yazdıklarımı, yazacaklarımı. Demek ki ben henüz yazar olmanın yakınından bile geçemiyorum. Yanlış anlaşılma kaygısı ile hikaye mi yazılır hiç!
Öz eleştirimi de yaptığıma göre bu konuda siz neler düşünüyorsunuz diyerek çekilebilirim şimdilik köşeme :)
Kaystros Tyrha'nın sanatla ilgili şu paylaşımından yola çıkıp çoook başka yerlere geldim. Çok severim kendimi bırakıp "stream of consciousness*"ta kaybolmayı. Mr. Kaplan'ın yazısına yaptığım yorum sonrası düşüncelerim zamanında hayalim olan akademisyenlikten nasıl vazgeçtiğime kaydı. Sonrasında nasıl öğretmen olduğuma ve bugünkü halime ve hislerime aktı bilincim.
Lisede dil bölümünde okudum çünkü benim dil becerilerim ortalamanın çok üzerinde. Şimdi şurada hiç yalandan mütevazılık yapamayacağım. İngilizce ile tanıştığım gün tüm yapısını anladım. Beynim her şeyi kodladı, kutulara yerleştirdi. Sonrasında gelen her yeni bilgiyi uygun yere koyup stokladı. Hiç zorlanmadım ben İngilizce öğrenirken. Almanca ve İspanyolca için de geçerli bu söylediklerim ama onlar epeyce köreldi çünkü Almanca'yı 2006'dan, İspanyolca'yı da 2009-2010'dan beri hiç -gerçek manada hiç- kullanma fırsatım olmadı. Ama tekrar dönüp baksam biraz kullansam eminim geri gelir bir çoğu bildiklerimin. Benim için bu kadar kolay olan bir şeyi nasıl olup da başkaları öğrenemiyor anlamakta çok zorluk çekiyorum. Anlamak için kendime:
"Ben de kimya ve fizikte zorlanıyor, matematikte formülleri ezberlesem bile sonra hemen unutuyorum. O dersler de başkaları için kolay ama bana çok zor geliyor." diyorum ama nafile içimden bir ses hemen:
"Ya ama kimya, fizik, matematik gerçekten zor. İngilizce öyle zor değil ki! Anlamamak için aptal olmak lazım. Dinleyen, çalışan kesinlikle öğrenir" diyor. Tabi ki bu çok yanlış bir düşünce ama işte ben tam bir empati yoksunuyum maalesef. Bu koşullarda benim öğretmen olmam ne kadar saçma tahmin edebilirsiniz. Defalarca kez anlattığım, bana göre ultra basit bir şeyi anla(ya)mayan öğrenciler benim için bir muamma ve delirme sebebi. Sürekli kendimi frenlemek zorunda kalıyorum. Böyle olacağını bildiğim için puanım yettiği halde bir tane bile öğretmenlik bölümü yazmamıştım üniversite tercihlerime ama kader işte! Asla büyük konuşmamak lazım. Dönüp dolaşıp öğretmen oldum sonunda. Neden oldum? Hayat koşulları! Evlilik, çocuk, düzenli gelir ve çocukla ilgilenmek için gereken zamana sahip olmak diyeyim siz tamamlayın gerisini.
Öğretmenliği seviyor muyum? Seviyorum ama sadece hevesli öğrenciyle çalışırken seviyorum. Öğrenmek, anlamak, başarmak isteyen, çabalayan öğrencilere aşığım. Gece gündüz anlatırım, yeter ki istesin! Ama işte şu an öğretmenlik yaptığım yerde İngilizce öğrenmek isteyen -aslında ders fark etmeksizin herhangi bir şey öğrenmek isteyen- öğrenci o kadar az ki... Zorla güzellik olmuyor. İstemeyene bir şey öğretmek çok zor. Ne dediğinizi duyar gibiyim:
"Önce ilgilerini çek, dersi sevsin, seni sevsin, İngilizce bilmenin önemini anlasın, eğlenerek öğrensin, az öğrensin ama öz öğrensin."
Saygısızlık etmek istemem ama tüm bunları biliyorum zaten. Yapmadığım şey, denemediğim yol, atmadığım takla kalmıyor. Oyun, şarkı, video, türlü türlü etkinlik, sohbet, muhabbet, ödül, ceza... Her yolu deniyorum. Hadi bir şekilde derse katılsalar, bu sefer de evde çalışmıyorlar. Çalışmayınca bir önceki derste öğrendiklerini unutuyorlar. Of anlatsam burdan Fizan'a yol olur.
Okulda çok sevdiğim bir sınıfım var, 7B sınıfı. Çok istekliler, çoğunluk tam da olması gerektiği gibi sorumluluk sahibi. Derste söz almak için yarışıyorlar sürekli. Bu yıl birlikte 3. senemiz. Yanlış cevaplasalar, yarım yapsalar, yarı Türkçe yarı İngilizce de konuşsalar derse katılmalarını destekliyorum her zaman. Teneffüs zili çalınca "Ya Hocam, çok çabuk bitti. Keşke daha çok olsa dersiniz." diyorlar hep. O kadar mutlu oluyorum ki... O sınıfta nefes alıyorum. Bu yıl ilk kez derslerine girdiğim iki tane daha 7. sınıf var. Onlarla da iyi bir frekans yakaladık. Şimdilik iyi gidiyor. İnşallah böyle devam ederiz. Maalesef diğer sınıflarda durum böyle değil, hatta tam tersi. Elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama yetmiyor gücüm. İlk senelerde kendimi yiyip bitiriyordum neden böyle diye ama artık kabullendim. Elimdekiyle yetiniyorum.
Frekans tutmayınca olmuyor, iletişim kopuyor, inatlaşma başlıyor. Sonra umursamazlık alıp başını gidiyor. Ben çabalamayan, umursamayan, önemsemeyen çocuğa / öğrenciye / insana katlanamıyorum. İlgilerini çekmek için kırk takla attığım, diğer hocalarla fikir alışverişi yapıp akla gelen her yolu denediğim halde zerre geri dönüş alamadığım sınıfta enerjim düşüyor, motivasyonum buhar olup uçuyor. Sonrası onlara da bana da işkence. Dersi kuru kuru işleyip çıkıp gitmek istiyorum o sınıflardan ama vicdanım rahat etmiyor. Maalesef tekrar tekrar umutlanıp uğraşıp tekrar tekrar duvara tosluyorum.
Akademisyenlik hayallerimi çöpe attıran, beni üniversiteden soğutan, internette herkesin ulaşabileceği basmakalıp fikirleri çok orjinalmiş gibi bize sunan, bizim fikirlerimize, yorumumuza hiç önem vermeyen hatta zahmet edip sınav kağıdına yazdıklarımızı bile okumayan üniversite hocalarımın kulakları çınlasın. Ama hakkını asla yiyemeyeceğim iki hocam var ki onların yeri çok özel. Hazırlık sınıfında Essay dersimize giren İpek Hoca ile poetry, world literature ve postmodern literature derslerimize giren Hasine Hoca'yı hep özlemle hatırlıyorum. İkisi de bambaşka dünyaların kapılarını açtı bana. İpek Hoca'yla Matrix'i izleyip alt metnini analiz ettiğimiz dersi, Taksim'deki uzay müzesine gidişimizi, Raja Yoga'dan bahsedip beni meditasyonla ve yoga ile tanıştırmasını; Hasine Hoca'yla incelediğimiz şiirleri, soneleri, postmodern masalları, okuldan ayrılırken bana yazdığı referans mektubunu asla unutamam. İpek Hoca'yla hâlâ görüşüyoruz. Hasine Hoca da bölüm başkanı olmuş. Onlar dışında büyük bir hayal kırıklığıydı okuduğum bölüm benim için.
Nereden nereye! Sanatın öznelliğinden başladığım düşünce akışım hayatımın gerçekleri ile son buldu. Bazen zihnime bir kamera koyup ekranda açılan binlerce sekmeyi gösterebilmeyi çok istiyorum. Günümüzün post-modern sanat akımlarına gönderme gibi olurdu. Böyle sakin bir akış olduğunda çok seviyorum ama stresli dönemlerde zihnime virüs girmiş de sürekli bir pop-up saldırısına maruz kalmış gibi olunca çok yoruluyorum.
Her gün yazılarıyla, yorumlarıyla zihnimi besleyen blogger arkadaşlarıma ne kadar teşekkür etsem az. Yıllardır yazmadığım kadar çok yazıyorum bu aralar. İyi geliyor :)
(*Şimdi bunu neden İngilizce yazdın ki diyebilirsiniz. İlk tanıştığım andan itibaren aşık oldum İngilizce'ye. Sonra tanışınca Almanca'ya da, İspanyolca'ya da :) bazı kavramları, bazı kelimeleri İngilizce seviyorum, bazılarını Almanca, bazılarını İspanyolca. sevince de onu kullanmak istiyorum.)
*Bu kez şarkı öğrencilerinin kalbine dokunan, hayatlarında iz bırakan gerçek öğretmenler için çalsın sadece.
Az önce izledim Slumdog Millionaire'i. Umduğumdan çok daha iyi bir film çıktı. Oyuncu seçimleri çok iyi. Anlatım etkileyici, konu popüler kültür etkisi taşıyor.
Filmin en hoş yerleri Jamal'ın çocukluk günlerini anlatan sahnelerdi bence. Ne kadar tatlı bir çocuk o ufaklık öyle!
Filmi izlerken Jamal'ın abisine sağlam küfürler yolladım kendimi tutamayıp; bir de yarışmanın sunucusu var tabii.
Filmin sonu brz masalsı olmuş ama güzel de olmuş.
Filmden sonra da 1 Mayıs'ta vizyona girecek olan X-Men Origins: Wolverine filminin fragmanını izledim. Fragman güzel. Eminim film gerçekten çok iyi.
Yine Acıbadem'deyim, yine Acıbadem'in 3 atlısındayım:) Az önce o çılgın 3 atlı delicesine bir savaşa girişti. Onlara göre bu sadece bir şakalaşma, fazla enerjilerini dışa atmanın ve rahatlamanın bir yolu; bana göreyse bildiğimiz ilkel ve vahşi güreş türlerinden biri. Şu an 3'ü de ayrı bir köşede nefes almaya çalışıyor ve hepsinin değişik yerlerinde kızarıklıklar var.
Günlerdir hiçbir şey yazmadım. Yeniden yazmak, bir yerlerden başlamak zor geliyor. Uzun bir süredir depresyondayım ama sanırım artık iyileşme sürecindeyim. 1 haftadır kendimi daha iyi ve enerjik hissediyorum. Acıbadem'e dün geldim, ev oldukça kalabalıktı ama ben muhabbete pek katılamadım çünkü muhabbet masasındaki içkiden uzak durmak zorundaydım reflü ve depresyon yüzünden. Bugün de yemeğe misafirlerimiz vardı; hayat yeniden hareketleniyor ve ben yeniden yaşamaktan zevk aldığımı hissediyorum. Yemekten sonra Volkan ve Oktay'la tiyatroya gittik. Oyunun adı "Öldün, Duydun mu?". Gerçekten çok güzel bir oyundu. Oyunun bir bölümü beni ağlattı biraz; bir bölümü de Volkan'ı biraz etkiledi sanırım. Ama yine de eğlenceli bir oyundu.
Evrim'in gelmesine 50 gün kaldı. 100 gündür hergünü hesaplıyorum, her saniyeyi sayıyorum. 100 gün bitince iyice sabırsızlanmaya başladım. 2/3'si geçti ama son 50 günü beklemek benim için oldukça zor. Yine de bu bahardan umutluyum; bu kez bahar benim için de güzel günler getirecek.
Bugünlük bu kadar yazabiliyorum sanırım. Az sonra Volkanlarla "The Reader"ı izleyeceğiz. Umarım güzel bir filmdir.