Dün bahsetmiştim, bugün Arya'nın sınıf arkadaşları bize geldi. Ya 17 ya da 18 kişiydiler. Emin değilim :)) İçimdeki ses beni yanıltmadı ve her şey umduğum gibi yolunda gitti :) Sadece çocuklar apartman kapısından bizim eve girene dek delice bir curcuna oldu ve komşular kapıya çıkıp ne oluyor yahu falan dediler ama başka bir sorun yaşamadık :)
Minik misafirlerimiz yemeklerini yedikten sonra Arya'nın odasında biraz oynadılar, biraz çizgi film izlediler ve okula geri döndüler. Her şey çok hızlıydı :D Hepsi teşekkür ederek güler yüzle ayrıldılar. Tabi ki ben de günü kazasız belasız atlattığımız için ağzım kulaklarımda uğurladım hepsini :)
Tabi bisiklet almakla bitmiyor, kask, bisiklet pompası, kadro çantası, brandası, kilidi... Tüm gece hevesle site site gezdim eksikleri tamamlamak için. Heyecanla bekliyorum şimdi kargoyu :)
Hani derler ya "Dünya yansa umurunda olmaz", işte öyle bir adamdan bahsedeceğim şimdi size. O adam bizim evde yaşıyor. Evet, doğru bildiniz, kendisi benim eşim. Eşim mutlu olmak konusunda o kadar başarılı ki 15 yıldır bana rağmen benimle mutlu kendisi.
Bu sabah eşime sarıldım ve ağlayarak "Mutlu değilim. Mutlu olamıyorum." dedim. "Biliyorum" dedi eşim ve aşağı yukarı şöyle devam etti aramızdaki diyalog:
- Bensiz mutlu olacağına inansam, şu an çıkıp gideceğim hayatından ama biliyorum ki senin derdin benimle de değil aslında. Senin en büyük derdin sensin Rüya'm. Senin derdin maymun iştahlılık. Evlenmek istedin, evlenince mutlu olacağını düşündün. Oldun da ama uzun sürmedi. Çocuk istedin, oldu. Ama o da yetmedi. Kariyer istedin, oldu. Başka şehre taşınmak istedin, taşındık. Araba istedin, aldık. Arya büyüsün, rahatlayalım dedin. O da oldu. Dağ tepe gezeyim dedin, kışın bile yüzeyim dedin.. Bunları da yapabiliyorsun. Koşuyorsun, bisiklete biniyorsun, yazıyorsun, okuyorsun... Ama sana yetmiyor. Elde ettiğin her şey bir süre sonra değersizleşiyor. Belki de şu an sanıyorsun ki biz ayrılsak sen mutlu olacaksın. Canın ne isterse yapacaksın. Peki ya o sonra?
- Bilmiyorum. Ne istediğimi, ne olursa mutlu olacağımı bilmiyorum. Evet haklısın hayat bana yetmiyor. Sürekli daha fazla istiyorum. Mutlu olamıyorum. Seni de mutsuz ediyorum diye daha da çok mutsuz oluyorum. Bir yanım "Bırak adamı, yeni bir hayat kursun kendine, sevsin sevilsin, huzur bulsun." diyor; diğer yanım "Sakın yapma, yalnız kalınca kafana dank edecek, çok pişman olacaksın." diyor Evrim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum gerçekten.
- Ya sen niye benim mutsuz olduğumu ya da nasıl mutlu olacağımı düşünüyorsun. Benim aklım yok mu? Ben düşünemez miyim kendi mutluluğumu? Sen sanıyor musun ki ben bunların farkında değilim? Ben daha ilk günden biliyordum seninle kolay bir hayatımız olmayacağını. Senin diğerlerinden farklı olduğunu, mutsuz olduğunu, mutlu olamadığını... İlişkimizde her zaman gelgitler olacağını... En başından beri biliyorum tüm bunları ve evet bunları bile bile, sana rağmen seninle mutluyum ben Rüya'm. Ama sen bunu göremiyorsun. Benim tek mutsuzluğum bunca şeye rağmen seni mutlu edememek, elimden geleni yapsam da senin mutlu olmaya karşı gösterdiğin direnci kıramamak. Bunun dışında ben seninle geçen her anımdan mutluyum.
- Bana rağmen nasıl mutlusun benimle anlayamıyorum.
- Anlayamazsın. Ben her zaman her durumun içinde beni mutlu edecek bir şey bulup sadece ona odaklanıyorum. Gerisini görmezden geliyorum. Ama sen tam tersini yapıyorsun. Hep elinde olmayana odaklanıyorsun. Hep yapamadıklarına bakıyorsun. Oysa benim için ve Arya için yaptıkların o kadar önemli ki. Varlığın bile yeterli mutlu olmamız için. Keşke aynısı senin için de geçerli olsa.
- Böyle olmak istemiyorum ama inan elimde değil.
- Biliyorum.
Bir süre daha eşime sarılıp ağlamaya devam ettim. Eşim "Şimdi nasıl hissediyorsun?" diye sorduğunda durup düşündüm ve çok daha iyi hissettiğimi fark ettim. Evrim'le uzun zamandır konuşmamış, dertleşmemiştik. O kadar tükenmiştim ki anlatacak gücüm bile yoktu ama bu sabah gözyaşlarımla birlikte döküldü her şey dilimden. Mutsuzluğumun sebeplerini tek tek bulup söyledi. Haklıydı. Söylediği her şeyi içten içe biliyordum zaten ama ona halimi anlatmak, halimi bir de ondan dinlemek iyi geldi.
Kalkıp kahvaltı hazırladım. Kahvaltıdan sonra dışarı çıkıp arkadaşımla buluştum. Eve dönerken okuldan öğretmen bir arkadaşıma rastladım. Bisiklet sürüyordu, bisikletini ödünç alıp yarım saat kadar sahilde bisiklet sürdüm. Sonra eve dönüp Arya ile yemek yedim. O arada Evrim'in 7 saatlik online eğitimi bitti ve kahve hazırlayıp birlikte dışarı çıktık. Sahilde yürüdük, deniz kenarında kayalarda oturup sohbet ettik. Önümüzdeki yaz için Amerika planı yaptık. Evrim'in en yakın arkadaşı orada yaşıyor ailesi ile, eşi Amerika'lı. Mümkünse bize davetiye göndermesini istedi Evrim, vize işlemlerini kolaylaştırmak için. İlk adımı attık bakalım :)
Ağlayarak başladığım günü müziğin ritmine kapılıp dans ederek bitiriyorum. Hayat çok ilginç ve aslında mutluluk o kadar uzak ve ulaşılması güç bir şey değil. Sadece biz bazen o kadar yanlış yerlere bakıyoruz ki bir türlü göremiyoruz. Doğru yöne bakmayı öğrenmek gerek :)
Yarın ne olur, nasıl olurum bilmiyorum ama şu an iyiyim ve bu hisse sıkı sıkıya tutunmak istiyorum.
Van Morrison - "Brown-Eyed Girl"
(Benim gözlerim şarkıdaki gibi "kahverengi" ama eşim bana hep
"Bal gözlüm" der, ben de ona her defasında "Göz doktoruna mı gitsen acaba?" diyorum :)))
Ne kadar basit ama ne kadar değerliymiş bazı şeyler!
Varken kıymeti tam bilinmeyen her şey elden gidince özleniyor sanırım.
O kadar çok şeyi özledim ki...
...
Bugün Instagramsız ilk günümdü. Sabah ailecek kahvaltı yaptık. Sonra Evrim işe gitti, biz de Arya ile oturup hikaye yazdık. O kısa bir hikaye ve mevsimleri anlatan birer kıtalık dört şiir yazdı, ben bir masal yazdım ama bitiremedim. Sonra Arya'ya mısır patlatıp sinema açtım. O ara ben biraz uyudum.
Uyanınca biraz blog alemine daldım. Arya gün içinde ara ara yazmaya devam etti, iki hikaye ve bir yeni yıl şiiri daha yazdı. Hem babası gibi resim çizmeye hem de benim gibi yazmaya meraklı bir çocuk ve bu beni çok mutlu ediyor. Evet! İşte bir "Mutluluk" sebebi :)
Bugün hava inanılmaz güzeldi. Uyanır uyanmaz balkondaki bitkileri sulamaya çıktım. Sanki bahar gelmiş, güneş sıcacık yaptı içimi dışımı. Ama nafile tabi Corona yüzünden ev hapsindeyiz maalesef. Tüm gün camdan izledik güneşi, vakitsiz baharı. Uzun zamandır konuşmadığım ve gerçekten çok özlediğim bir arkadaşımla konuştum. Konuşunca sandığımdan çok daha fazla özlediğimi anladım. Benim için arkadaşlıklarım cidden çok kıymetli.
Kendime bir kahve yapıp salıncağıma sığındım. Yılbaşı ağacının ışıklarını da açtım. Bu yazıyı yazarken salıncakta müzik dinliyorum :) Dingin ve huzurluyum. Biraz da hüzünlüyüm sanırım.
Dipnot: Bugün çok şeyi özledim ama Instagram onlardan biri değil :)
Bugün kendimizi bırakalım bir yana. Nasılsa bir yere kaçmıyor, kaçamıyoruz. Bugün kendimizden başka birini düşünelim; bir çocuğa, bir aileye umut olalım. Gökalp'la tanışalım.
Gökalp SMA hastası ve Zolgensma tedavisi için hepimize ihtiyacı var. Tedavi için gereken miktar çok ama biz de çokuz, çok olmalıyız. Damla olup damlamalı, çoğalıp göl hatta okyanus olmalıyız. Daha önce oldu. Nil için yürütülen kampanyada gereken miktar toplandı. Detaylar için şu linke tıklayabilirsiniz. Gökalp için https://www.gofundme.com/f/gokalp039a-adim-olun adresinden bağış yapabilirsiniz. Bir kez bağış yapınca düzenli olarak bilgi maili geliyor genelde kampanyayı başlatan kişiden. Gökalp tedaviye adım adım yaklaştıkça umudumuz tazelenecek, hem Gökalp hem de tüm insanlık adına.
Gökalp'in ailesine ait olan Instagram hesabına göz atıp detayları öğrenebilirsiniz. Hadi bugün çok olalım, umut olalım, ne kadar çok iyi insan olduğunu görüp geleceğe umutla bakalım!
"Bir gün, biri için, bahar geliverir" demiş sevgili DBE.
Geldi! Bugün, benim için geldi! Günün geceye kavuştuğu anda, karanlığın denizle birleşeceği yerde, kıpkızıl bir çizgiyle attı imzasını kalbime bahar! Kalır mı? Ne kadar sürer? Bilinmez ama bir anlığına da olsa geldi işte!
Dipnot: Yalın dinlemeyeli çoooooook uzun zaman olmuş. Instagram'da yaptığı canlı yayına denk geldim ve içtenliğine, samimiyetine, naifliğine hayran kaldım. Aşıkların mesajlarını okuması, istek parçaları çalması, onca konser deneyimi olmasına rağmen hâlâ ilk günkü gibi heyecanlanması... Ne bileyim, çok güzeldi işte :) Birkaç gündür dinliyorum, iyi geliyor :)
Ağaca, ormana, derin uçurumlara paralel bir yol olsam...
Kıvrıla kıvrıla insem dağlardan denize...
Varınca denize, dalgalara huzur bulsa o yolda giden...
Üzerime basa basa geçenler ezse içimdeki nankörlüğü, ezildikçe huzur sızsa çatlaklarımdan derinime...
Kafası esen çantasını bile almadan kaçsa, kucağımda bulsa kendini...
Aksam yüksek dağlardan bir nehir gibi denize...
Bahar hüküm sürse 4 mevsim o yolda,
Bulamadığım huzur, adım olsa...
Yukarıdaki kısmı okulda, ders çıkışı, toplantı öncesi yazdım. Kulağımda bu ara çok sevdiğim şu iki şarkı çalıyordu:
Sonra Kaystros'un blogunda okuduklarım çok sevdiğim hüzünlü bir hikayeyi getirdi aklıma. Onu da paylaşayım dursun yolun bir kenarında.
"Bir zamanlar iki aşık yaşarmış bir nehrin karşılıklı iki yakasında. Erkek her gece yüzerek geçermiş nehri; buluşurlarmış aşıklar nehrin kıyısında.
Cennet!
Bir gece erkek kadına bakmış ve "Aman tanrım! Gözlerine ne oldu, kim ne yaptı sana?" demiş. Kadın susmuş; iki damla gözyaşı akmış o gözlerden. Ayrılık vakti geldiğinde sadece, "Yüzerek geçme nehri bu gece, ilerideki köprüden geç sevdiğim" demiş. Erkek dinlememiş kadını, dalmış nehrin serin sularına. O gece o nehirde bir aşk, iki aşık ölmüş. Biri ezelden şehla, diğeri hiç yüzme bilmezmiş."
Aşkın gözü kör, kulağı sağır, dili dimağı lâl, muhakemesi façalı... Gözler bir kez açılınca değil nehire, bir bardak suya düşse korkudan, hayretten boğulur kalır feryat bile edemeden insan.
Ama masal bu ya, değiştirelim sonunu!
Aşk bitmesin! Kalsın bir kahve kokusunda, bir deniz kıyısında, bir mum ışığında, bir yer yatağında, buruk bir gülüşte...