“Beni seviyor musun, Rüya? Mutlu musun benimle?”, diye sordu Evrim Rüya’ya, son derece ciddi bir yüz ifadesi ile belki yüz bininci kez. Bu soruyu farklı zamanlarda, farklı evrenlerde, farklı “Evrimler” defalarca kez sormuştu farklı “Rüyalar”a. Rüya, o bilindik göz devirmesi eşliğinde, her zamanki gibi “Sevmesem bunca yıl seninle kalır mıydın sence? Benim kadar bencil biri bunca yıl sevmediği biriyle yaşayabilir mi?” diyerek cevapladı aynı soruyu belki de yüz milyonuncu kez. Sonra durup uzun uzun Evrim’e baktı ve “Dışarıda beni senin gibi anlayacak fazla erkek yok. Anlasa bile kimse bu kadar başına buyruk, aklına eseni estiği an yapamasa çatlayacak gibi davranan, gece demeden, gündüz demeden kendini yollara, dağlara, tepelere vuran, üstelik dili de kemiksiz, benim gibi bir kadınla yaşayamaz. Sen bu konuda çok başarılısın. Üstelik seninle her gün yeni bir macera. Tam “Bitti. Çözdüm.” derken bir yenisi ekleniyor bilmecelerin. İşte bu yüzden seni seviyorum Evrim, tam da bu yüzden seninle mutluyum.” diye ekledi gülümseyerek. Evrim aldığı cevapla gerçekten rahatlamış görünüyordu. Bir süre sessizce yemeklerini yemeğe devam ettiler. Sonra birden Rüya merakla sordu Evrim’e:
“Peki ya sen? 13 yıldır nasıl katlanıyorsun bana?”
“Şöyle ki: ben 8. Evrim’im. Diğerleri çoktan gitti.” dedi Evrim yarı ciddi bir havayla.
“Hadi ya! Çok iyiymiş! Senden önceki “Evrimler”i anlatsana biraz! Bundan süper hikâye çıkar.” diyerek kafasında yeni hikâyesini yazmaya başladı Rüya.
“Hımm… Bir bakalım. İlk Evrim siz tanıştıktan 1 yıl kadar sonra gitti. Hatırlarsan oldukça ketum biriydi, 1 yıl boyunca seni sevdiğini söylememişti bile. Kalp sıkışması sebebiyle hastaneye gittiğiniz gün onun yerine 2. Evrim geçti.”
“Çok iyiymiş cidden! Ben bundan ne hikâye yazarım! Film olur, dizi olur, seri seri kitap çıkar bu hikâyeden. Peki, nereden geliyor bu “Evrimler”? Paralel evrenlerden mi?”
“Tabi ki! Başka nereden olabilir ki zaten?”
“Neden gidip geliyorsunuz o zaman? Diğer boyutlarda Rüya kıtlığı var da bir ben mi kaldım?” diye sordu Rüya hınzırca.
“Hımmm… Bu sorunun cevabı oldukça uzun ve bu hassas bir mevzu. Her şeyi anlatacaksam yazacağın hikâyenin yazarı olarak benim adımı da eklemelisin bence. Tüm hikâyeyi ben anlatmış oluyorum sonuçta.”
“Oldu canım! Kitabı ben yazayım, sefasını sen sür! En fazla kitabın başına, “Bu hikâyenin ilham kaynağı olan sevgili eşime ithafen…” yazarım o kadar! Sonuçta ben oturup kaç saat yazacağım, senin düşünmediğin boşlukları dolduracağım.” Bu cevap tam da Rüya’dan beklenileceği kadar net ve bencilceydi.
“Eh
neden gelip gittiğimizi kendin bul o zaman canım.” diyerek Rüya’yı öyküsünü yazması için doldurması gereken bir sürü boşlukla baş başa bıraktı Evrim.
...
Açıklama: Bu hikaye ile bir bilim kurgu öykü yarışmasına katılmıştım yıllar önce. Öykülerimi elden geçirirken rastlayınca büyük bir heyecanla okudum ve 8 bölüm halinde blogda yayınlamaya karar verdim. Belki ileride bir romana dönüşür, kim bilir :) İlk 2 bölümü ark arkaya paylaşacağım.
Az önce aşağıdaki videodan öğrendiğim üzere "aşk" kelimesi "ışık" ve "sarmaşık" kelimeleri ile aynı kökten geliyormuş ki bakınca hemen anlaşılıyor. Işık gibi aydınlatan, sarmaşık gibi sarıp sarmalayan anlamlarını da taşıyor denilebilir yani aşk için :)
Prof. Dr. Sinan Canan sevdiğim bir konuşmacı, samimi, net, eğlenceli :) Yukarıdaki konuşmasındaki çoğu fikrine katılıyorum. Aşk halinde beyinde yaşanan kimyasal değişimleri (videoda 4-5.dk ve 10-11dk civarı) pratik örnekler ile anlatışına bayılıyorum. Çok karmaşık gibi görünen mevzuları bilimsel açıklamalar ile mantıklı hâle getiriyor. Yukarıdaki konuşmasında anlattığı geçici cinsel çekim içeren aşk ile 40 yıllık evlilik sonrası aşk ayrımı konusu evliliklerin nasıl yürüdüğünü güzel özetliyor.
Sinan Canan 41.45'te "Aşk şiddetli, sevgi sürekli" diyerek tam da benim savunduğum fikri anlatıyor. Sevgi birinin sadece var olmasına, nefes almasına şükretmek; aşk ise benim olsun demek.
Salt fiziksel beğeninin bir yere kadar süreceği ancak zihinsel uyuşmanın, birbirini gerçekten önemsemenin, birlikte anılar biriktirmenin, birlikte olmaktan keyif almanın yani aşkı bilişsel düzeye taşıyabilmenin evliliği yürüten şeyler olduğuna inanıyorum. Yine Sinan Canan'ın aşk evliliği vs. mantık evliliği konulu şu konuşmasında anlattıklarına da katılıyorum.
Konuşmanın içinde geçen, Angelina Jolie ve Brad Pitt'in boşandığı dünyada Danimarka prensesi ile evlenmek de durumu kurtarmaz önermesi bence de doğru. Mutluluk güzellik, yakışıklılık ya da zenginlik ile doğru orantılı olmuyor. Bunlar önemli ama aynı zamanda son derece göreceli kavramlar. Herkes aşık olduğu kişiyi güzel/yakışıklı bulup da aşık oluyor. Kimse çok çirkin olduğunu düşündüğü birine aşık olmuyor zaten.
Bu akşam sofrada yemek yerken Arya babasını kızdırmak için fiziksel özelliklerini kullanarak babasına laf sokmaya çalıştı. Evrim kendisiyle son derece barışık olduğu için oralı olmadı ama ben Arya'nın davranışı saygısızca olduğu için yanlış olduğunu söyleyerek onu uyardım. Uyarımın devamında fiziksel özelliklerin bizi tanımlayan şeyler olmadığını ve bu özellikler üzerinden övgü ya da yergi yapılmayacağını anlattım.
Biz Evrim'le tanıştığımızda Evrim 120kg civarındaydı; ben de 70kg, uzun kızıl saçlıydım. Yıllar içinde kilo aldık, kilo verdik; saçlarımı 3 numaraya vurduğum zamanlar, uzatıp karamel yaptığım zamanlar oldu; Evrim bıyık bıraktı, keçi sakal kullandı, saçlarını uzattı, tamamen kazıttı... Bunların hiçbiri birbirimize olan hislerimizi değiştirmedi. Değiştirseydi bir arada kalamazdık zaten.
Hislerimizin değiştiği zamanlar olmadı mı peki? Oldu. Ama olay fiziksel şeylerle değil bilişsel düzeyde birbirimizden kopmamızla ilgiliydi. Aynı sayfada, aynı cümlede buluşup anlaşamıyorduk. Aşmak için çok uğraştık. Ben vazgeçtiğimde Evrim vazgeçmedi. Bir şekilde yeniden aynı sayfada buluşmayı başardık.
Evrim'le birlikteliğimizin 19. yılı bitti, 20.yıla girdik; 26 Şubat'ta evliliğimizin 14.yılına gireceğiz. Ama biz ilk yıldan itibaren bulduğumuz her fırsatta aynı çatı altında kaldığımız için 19 yıldır - benim ömrümün tam yarısı - evliymişiz gibi geliyor bize. 24. yılımız da Evrim'in ömrünün yarısı olacak inşallah :)) Geriye dönüp bakınca vay be diyoruz ama günlük hayatın içinde hiç o kadar zaman geçmiş gibi gelmiyor bize :)
Umarım her sene dönüp bakmaya ve "vay be" diyerek şaşırmaya devam ederiz :)
Evrim Ağustos başında 1 haftalığına İstanbul'a gitmişti, 2 gün önce döndü. Ayrı kalınca özledim ve özlemek çok güzel geldi kavuşunca :)
Dün akşam yürüyüşe çıktık; ayrı kalmak, özlemek, kavuşmak hakkında konuşuyorduk ki ben yine o bilindik teorimi dile getirdim. Aslında evlilik ve aynı evde yaşamak çok gereksiz. Herkes kendi evinde yaşamalı, kendi sorumluluğu taşımalı. Öyle olunca çiftler birbirine, birbirinin gıcık huylarına tahammül etmek zorunda kalmaz, birbirini özler ve aşk bitmez.
Herkes kendi evinde yaşasa kapı arkasına, koltuk altına, ya da daha fenası yastık arkasına sokuşturulup bırakılan çoraplar, masada/lavaboda bırakılan bulaşıklar vb. şeyler olmayınca sinirlenmez kadın; sürekli ben topluyorum, sen hiçbir şey yapmıyorsun, üstüne iyice dağıtıyorsun dırdırına maruz kalmaz erkek. Geriye sadece özlemek kalır ki o da çok güzel bir his sonunda kavuşulacağı için.
Ayrı evlerde yaşayan çiftler buluşacakları zaman için heyecanlanırlar, daha çok özenirler, hazırlanırlar. Buluşmak bile başlı başına bir heyecan kaynağı olur. Oysa aynı evde yaşayınca 7/24 olmasa da iş dışında kalan 7/14 bir arada oluyor insan ve pek de heyecan kalmıyor.
Ayrı evlerde yaşamak ilişkilerde gerekli olan merak hissini canlı tutar. Acaba yarın ne yapacağız, yemekten sonra ona gider miyiz, yoksa bana mı gelsek? Gece birlikte kalır mıyız? Evlilik tüm bu merak ve bilinmezliğin verdiği heyecanı ortadan kaldırıyor. Zaten evliyiz diye kimse diğeri için özenip bezenmiyor. Tüm gün ev pijaması ile ortada gezinmek, saç baş dağınık dolaşmak, karnı acıkanın ya ayak üstü ya da kanepede ekran karşısında atıştırması normalleşiyor. Oysa ayrı evlerde olunca buluşulacağı zaman illa ki üstüne başına bir çeki düzen verecek her iki taraf da. Duş alınacak, saç baş taranacak, ne giysem diye şöyle bi' düşünülecek, evden çıkmadan aynada kendine ufak bi bakış atıp "İyiyim ya, giderim var" hissi yaşanacak :))
Buluşma yerine ilk kim varacak? Geç kaldım mı? Çok beklettim mi? Derken "Şu karşıdan gelen fıstık/yakışıklı benim" deyip dudaklardan kulaklara bir gülümseme yayılacak. Tam burada Sevgili Buraneros'a selam olsun :))
Evli olunca Hayat belli bir rutine bağlı. Sabah aynı saatte uyanıp işe gitmek, eve gelip yemek hazırlamak, sofra kurmak, yemek sonrası toplamak... Hafta için günlük işler, haftasonu temizlik ve alışveriş... Yatılan saat belli, kalkılan saat belli; her sabah, her akşam birbirini göreceğin kesin. Her gece birlikte uyuyacağın kesin. İki taraf da birbiri için çantada keklik âdeta!
Evliliğin avantajları da yok değil tabi ama o başka bir yazının konusu. Şu an mevzumuz özlemek! Ayrı evlerde olup birbirini özlemek ve kavuşmak tadından yenmez bir aşk iksiri bence :D Evli olan çiftlerin ara ara bu iksiri tatmak için ayrı ayrı planlar yapması iyi oluyor.
Sosyal medyada ara sıra karşıma çıkan çift terapisi yapan uzmanların evlilikte ilişkiyi canlı tutmak için verdiği öneriler genelde aynı evde yaşamanın dezavantajlarını yok etmek, oluşan rutinin dışına çıkmak üzerine: Haftada bir kez dışarıda buluşmak, ayda bir kez bir gece başbaşa dışarda kalmak, yılda en az bir kez başbaşa tatile gitmek, birlikte yeni bir hobi edinmek, birlikte yeni bir şey öğrenmek/denemek... Kısacası rutin hayat aşkı, tutkuyu, coşkuyu öldürüyor. Tekrar canlandırmak için iki tarafın da çabalaması gerekiyor.
Evrim, ben her ay bi 5 gün gideyim sen beni özle o zaman diyerek dalga geçiyor benim bu ayrı evlerde yaşama teorimle :))) O dalga geçiyor ama bence hiç fena fikir değil :D
Biraz peynir, biraz üzüm, şarap ve çikolata. Bazen bu kadar basit aslında :)
Bir benzerini ay ışığında deniz kenarında yapacağız umarım yakın zamanda 🤩
Yazıyı tekrar gözden geçirince fark ettim ki Evrim'i özleyişimin öncesi de var. Birlikte çok güzel bir tatil yaptık; tatil dönüşü, Evrim İstanbul'a gitmeden önce neredeyse her gün başbaşa bir şeyler yaptık: denize gittik, balkonda rakı-meze gecesi yaptık, sinemaya gittik, Arhavi'ye gidip sahilde el ele gezip dondurma yedik... Evrim'i özlememde bunların da etkisi oldu bence :) Yani o terapistler baya baya haklı sanırım :)
Eklemem gereken bir şey daha var: Evrim yokken Arya ile çok rahat ve eğlenceli zaman geçirdik. Yani single ebeveyn olmak beni zorlayıp germedi. Eğer zorlanıp gerilseydim beni yalnız bıraktığı için Evrim'e bilenip gelince acısını ondan çıkarmaya çalışırdım.
Demek ki özlemek, aşkın tazelenmesi, kavuşmak, yeniden heyecan duymak için belirli koşulların bir araya gelmesi gerekiyor. Biraz zor ama zaten ne kolay ki dünyada :)
Selvi Boylum Al Yazmalım'ı izlemenin tadı her yaşta farklıdır. Aşkın tekilliğine ve sonsuzluğuna inanılan gençlik yıllarında Asya, İlyas'ı affetsin kavuşup mutlu olsunlar ister insan; aşkın geçiciliğinin öğrenildiği ileriki yaşlarda ise Asya, Cemşit'i seçince derin bir oh çekilir. Çünkü "Sevgi emekti"r.
Hayat değişir, insanlar değişir (belki de hiç değişemez, emin değilim) ama gerçekler değişmez. Aşk gelip geçer, eğer şanslıysanız sevgi baki kalır. Bunu anlamak zaman alır. Anlayana dek birbirini yıpratmamak zor olabilir.
"İnsan hayatında bir kez aşık olur" önermesi hatalıdır. İnsan defalarca kez aşık olabilir ama sonrakiler ilk aşk gibi olmayabilir. Çünkü ilki bitince insan aşkın bittiğini öğrenmiş olur bir kez. Bu unutulacak bir deneyim değildir. Hâlâ ilk aşkıyla evli olanlar ve bir daha aşık olmayanlar karşı çıkabilir bu tezime. Ama eminim beni destekleyenler de olacak. Olmasa kimse boşanmaz, kimse yeniden evlenmezdi ya da kimse severek evlendiği eşini aldatmazdı.
Mr. Kaplan bir keresinde aşkın karşılıklı olamayacağını, iki insanın birbirini aynı anda aynı aşkla sevemeyeceğini söylemişti. Sanırım o zaman ona karşı çıkmıştım ama düşününce pek de haksız değil gibi. Hep bir taraf daha çok aşık, diğer taraf aşık olunan... Roller zamanla değişebiliyor. Evrim'le bizim için öyle oldu.
Ben ilk kez aşık olduğumda ilkokul 5'e gidiyordum. Başlarda bir çocuğun platonik aşkıydı tabi ki. Üniversite yıllarıma kadar aynı kişiye aşık kaldım. Yani neredeyse 10 yıl sürdü ilk aşkım. Arada başkalarından hoşlandığım, ilk aşkımı unuttuğumu tekrar aşık olduğumu sandığım zamanlar oldu ama hepsi saman alevi gibiydi. Sonra bir gece ansızın bitti aşk. Bir çırpıda! Hep karşılıklı olduğuna inandırmaya çalışmıştım kendimi. Öyle değildi. Tam karşılığı olur gibiydi ki benim aşkım bitti. Çünkü gözüm açılmış, gerçeği görmüş ve tüm merakımı da yitirmiştim.
Flaubert'in aşk tanımı:
"Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, senden nefret ediyorum değil, bilmek istemiyorumdur."
Flaubert'in tanımı kadınların aşka bakışını yansıtıyor bence. Erkekler içinse durum biraz daha farklı. Bunun için Sabahattin Ali'ye kulak verelim.
Sabahattin Ali'nin aşk tanımı:
“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”
Kısacası bence kadınlar merak etmek ve merak edilmek istiyor; erkekler istemek, arzulamak ve arzulanmak. Aynı noktalarda buluşmak zor :D İlişkilere bakalım; kadın sürekli mesaj atıyor: Neredesin, ne yapıyorsun? ve karşıdan da aynı şeyi istiyor: Beni merak et, benimle ilgilen! Erkekse istemek ve karşı tarafın da istediğinden emin olmak istiyor, tek istenilenin kendisi olduğundan ve her daim istenildiğinden emin olmak. Kadının sevgi dili merak ve ilgi; erkeğin sevgi dili istemek ve istenildiğini hissetmek. Bu tabi ki yüzeysel bir önerme, derinlerde başka başka hisler, beklentiler, ihtiyaçlar var mutlaka.
Evrim'le tanıştığımız akşam ona önce çok gıcık sonra da çok aşık oldum. O bana aşık olmadı. Sevgili olduk ama ilk birkaç sene ben körkütük aptal aşık, oysa sıradan bir sevgiliydi. Sonraları işler değişti. Şimdi sorsak o bana hâlâ aşık, ben değilim. Ama ben onu, onun beni sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Bunu anlatmak için konuyu biraz açmak gerek. O, bana aşık olduğu için yaptıkları ona kolay ve doğal geliyor. Biliyorum çünkü aynısını ben de yaşadım. Aşkı bitse sadece sevdiği için birçok şeye katlanamaz belki de. Her gün yeniden beni seçip geride kalan her şeyden yeniden ve yeniden vazgeçemez. Bana aşık olduğu için istediği tek şey benim. "Aşkın gözü kördür" sözü tam da bunu anlatıyor bence. Aşık olunan kişi dışında hiçbir şey istemiyor hatta o kişinin eksikleri gediklerini bile görmüyor insan. Oysa bana olan aşkı bittiğinde benim çekilmez bir insan olduğumu düşünmesi çok da uzun sürmeyecek.
Aşk bitince insan bir boşluğa düşüyor ve her gün tekrar tekrar sevdiği kişiyi ve sahip olduğu hayatı seçip geri kalan her şeyden - başka bir hayat ihtimalinden - vazgeçmek gerçek bir mücadeleye dönüşüyor. Bu noktada devreye sevgi ve mantık giriyor. Eğer aşk bittiği halde sevgi devam ediyorsa insan kendi kendine başka aşklar da başka maceralar da bitecek ve geriye böyle büyük bir sevgi kalmayabilir diyor. Sevginin ve karşılıklı saygının büyüklüğü karşıdaki kişinin kusurlarını sineye çekmeye yetecek kadarsa evlilikler, ilişkiler devam ediyor.
Aşk - Sevgi konusunu sık sık konuşuyoruz Evrim'le. Her seferinde biraz gönül koyuyor bana. "Ben sana aşığım" dediğinde "Ben de sana aşığım" diyeyim istiyor. Ama ben ona sevgimin onun aşkından büyük olduğunu anlatıyorum her defasında. "Aşk, gelip geçti ama ben seni sevdiğim için her gün seni seçiyorum ve seninle kalıyorum. Hayatımı seninle sürdürmek ve seninle sonlandırmak istiyorum. Kimseyi senden daha çok sevebileceğime - sonsuza dek tekrar tekrar seçebileceğime - inanmıyorum." diyorum. O, bunu bilinçsizce yapıyor aşık olduğu için; bense tüm bilincim ve benliğimle. Onun nasıl hissettiğini anlıyorum çünkü ben o yoldan geçtim :) Şu an olsa katlanamayacağım birçok şeye katlandım ona olan aşkım sayesinde. Defalarca kez saatlerce bekledim onu, buluşmak istemediği zamanlarda ayaklar altına alınan gururumu görmezden geldim. Ailesi beni kabul edene dek olanları anlatmak bile istemiyorum. O da aşık olduktan sonra birçok şeye katlandı benim için. Aşıkken kolaydır katlanmak. Zor olansa aşk bitince her şeyi bile bile, göre göre devam edebilmektir aynı yolda. Birlikte bir hayat kurarken ikimiz de çok çabaladık; aşık olduk, sevdik, fedakarlıklar yaptık, tüm gücümüzle birlikte bir hayat kurduk. Düştüğümüz zamanlar, vazgeçmenin eşiğine geldiğimiz zamanlar oldu. Ama Asya'nın dediği gibi "Sevgi emekti" ve biz sevgimizi tüketmeden devam edebildik.
Eminim yine düşeceğimiz, vazgeçmek isteyeceğimiz anlarımız olacak. Umarım yine ayağa kalkıp devam edebiliriz bugüne kadar yaptığımız gibi.
Yazıyı neden yazdığıma gelecek olursak; insan gündelik hayatın içinde o kadar yorulup o kadar yıpranıyor ki bazen unutuyor neyi neden yaptığını ve nasıl bu noktaya geldiğini. Son birkaç günde kendimi "Keşke evlenmeseydim" derken yakalıyorum. Bunun bir anlamı yok çünkü hiçbir "keşke"nin anlamı yoktur. Durup "Neden evlendim ve neden hâlâ evliyim?" diye sormak çok daha mantıklı ve çözüm odaklı. Evrim'e aşık olduğum için evlendim ve onu yeryüzündeki her canlıdan daha çok ve daha uzun süre sevebileceğim için hâlâ evliyim. Onun da bana yer yüzündeki tüm canlılardan daha çok değer verdiğini ve beni tüm benliğiyle sevdiğini bildiğim için hâlâ evliyiz tabi :) Bunu hatırlamak yola devam etmeyi kolaylaştırıyor.
Peki ya siz? Aşık mısınız? Yani hâlâ kıpır kıpır mı içiniz? Kelebekler uçuşuyor mu midenizde?
Sevgili Buraneros, sen bu sorudan muafsın :) Senin Enn Sevdiğin Kadın'a aşık olduğunu cümle âlem biliyor :))
Aşk hep olmalı hayatımızda. Öyle illa ki kanlı canlı birine duyulan aşk değil; başka bir şey bahsettiğim. Yaşama hevesi... Hayattan keyif almayı sağlayan bir şeyler... İki elle tutulup iki kelimeyle anlatılan bir şey değil. Günbatımları gibi, sonbahar yaprakları gibi, güneş gibi, deniz gibi...
İçimizi ısıtan, yüzümüzü güldüren bir şeyler işte!
Bulunca sımsıkı sarmalı, bitene dek içine çekmeli! Biten yaza inat denizle sarmaş dolaş olmaya devam edişlerim aşktan hep :)
Maşallah demeden geçmeyiniz lütfen 🧿 🥰
Haftasonu Cumartesi yapayalnız, Pazar 2 çocukla denizdeydim ve o kadar iyi geldi ki! Tam dalgarın bittiği yere uzanıp güneşe göz kırparak kitap okumanın keyfini bilen bilir, bilmeyene ne kadar anlatsam az kalır :)
Bugün Karadeniz'in meşhur yağmurları başladı şakır şakır. Güneşi tekrar görene dek fotoğraflara bakıp o muhteşem hisse sarılmayı planlıyorum :D
3 gün önce doğumgünümdü ve ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hissettim.
Canım Ceren'im çiçekleriyle öyle mutlu etti ki beni 🥰 Bastırıp odama asmak istiyorum bu fotoğrafı 😍
Evrim bir şekilde beni manipule ederek tamamen benim fikrimmiş gibi kahvaltıya gitmemizi sağladı ve sonra da pastayla sürpriz yaptı 🥰
Kendime aldığım kitaplar tam da doğum günümde geldi kargodan 🤓📚
Çok yakın arkadaşlarımız Funda ve Ümit'in 10.yıl kutlaması da doğum günü akşamına denk gelince çok keyifli bir gece oldu 🤗🥰
Arkadaşlarım hem arayıp hem de fotoğraflarımızı paylaşıp doğum günümü kutladılar gün boyunca 🥳🥰
Hem yorumlardan hem de mesaj atarak doğum günümü kutlayan tüm Blogger arkadaşlarıma da buradan bir kez daha teşekkürler.
İyi ki varsınız her biriniz ve iyi ki hayatı zenginleştiriyoruz beraberce 🥰
...
Her şey tam da olması gerektiği gibi oluyormuş hayatta. Ne bir eksik, ne bir fazla. Hepimiz atabileceğimiz tek ve kaçınılmaz adımları atıyoruz her an'ımızda.
İşte bu yüzden tam da olduğun gibi gel Hayat! Kabulümsün!
Gelin bugün biraz Turgut Uyar'ı sevelim, pamuklara saralım, en derinimizde saklayalım. Şiirlerine varana dek biraz sözlerinin sokaklarında gezinip kaybolalım.
Ve tabi ki en sevdiğim...
Turgut Uyar da benim gibi Ağustos doğumluymuş ve yine Ağustos ayında yummuş gözlerini hayata. Öldüğünde 58 yaşındaymış. Kendisi erken veda etmiş olsa da dünyaya, ardında bıraktığı şiirler devam ediyor aşıklara bir nebze nefes olmaya.
Ne çok severdi şu sobayı... Ufacık camından içinde yanan alevleri izlemeyi... Beni susturup çıtırtılarını dinlemeyi... Ne evdi istediği, ne mal ne mülk... Sevilmekti tek derdi. Biliyordum ama... O zamanlar bilmediğim şey, benim sevmeyi hiç öğrenememiş olduğumdu.
Sevmiyordum. Sevemiyordum. Çünkü bilmiyordum. Onun beni sevmesini de anlayamamıştım o zaman. Yokluktan diyordum, ilgisizlikten, kimse onu umursamadığı için... Denize düşen yılana sarılıyor işte! Oysa seviyordu beni gerçekten. Yıllar sonra anladım ki beni gerçekten seven tek kadın oydu ama ben görmekte çok geç kaldım.
Şimdi şu sobanın karşısında hatırladığım her an hem mutlulukla dolduruyor kalbimi hem de sonsuz bir acı saplanıyor benliğimin derinliklerine. Hayatın en güzel hediyesi tam şuracıkta, şu sobanın önünde, üstüne 2-3 gül yaprağı serptiğim yer yatağının üstünde kollarımın arasındaydı ve sonsuza dek de kalabilirdi. Ama ben bilmiyordum. Küçük hesaplar peşindeydim, kısa günlerin kârını hesaplamakla o kadar meşguldüm ki... Bir de ne yalan söyleyeyim gitmez sanıyordum. Onu sevmediğimi görmüyor, onu aldattığımı bile bile paçamdan ayrılmıyor diyordum kendi kendime.
Bazı zamanlar gitsin istiyordum. Çünkü öyle garip bakıyordu ki yüzüme, gözlerimin içine... İçimi görüyor sanıyordum. Gidecek gibi olduğunda ise tutup çekiyordum kendime. Elini ürkekçe yanağıma koyduğunda sıcaklığını hissediyordum. "Böyle sarılmak olmaz, elinin ucuyla! Elinin ayasıyla sarılacaksın. Elini göğsüme koyuyorsan, senin olduğumu hissettireceksin" dediğimde nasıl da utanmıştı... Gülmüştüm o haline.
Ne çok gülmüştüm onunla... Cıvıl cıvıl anlattıklarına, toyluğuna, tüm beceriksizliğiyle kuyruğunu dik tutup beni cezbetmeye çalışmasına... Hiç uçurtma uçurmadığını söyleyince kalkıp kocaman bembeyaz bir uçurtma yapmıştım ona. Hiç uçuramadık. Ama o uçup gitti ellerimden üzerine gölge düşmüş beyaz bir uçurtma gibi.
Nasıl tutkuyla bağlıydı kitaplara ve yemeklere... Her gelişinde başka bir kitap olurdu elinde. Bir hevesle anlatırdı ki dinlememek ne mümkün. Öyle oburdu ki kitapları sevdiği kadar yemeyi de seviyordu. Hayatta yediğim en lezzetli şey şu sobada yaptığımız etlerdi galiba... Ellerimiz yana yana, her yerimizden yağlar damlarken kahkahalar atardık. Bir oda, bir soba, bir yatak... Tüm dünya bu kadar deseler yeterdi belki de. Ama bilemedim. Bilemedim işte. Hani hayatta bir kez ele geçen fırsatlar vardır ya bir kez kaçtı mı ne yapsan fayda etmez...
Senden sonra hiç yaşamadım
Yıllar geçti anlayamadım
Hiçbir şeyde senin tadını
Aradım çok çok bulamadım
Bitsin çilem dayanamadım
Sensizliğe alışamadım
Bu hikaye bitti bitecek
Daha ben mutlu olamadım
O yerlerde yaşamak
Her şeyi senle paylaşmak
Ne zor böyle sensiz olmak
Unuttum artık adını
Sen dağların kadını
Söyle bunlar bana reva mı ?
...
*Öyküyü Kıraç'ın "Sen Dağların Kadını" şarkısının verdiği ilhamla yazdım. Dün Pal Nostalji dinlerken sıradaki şarkı benim olsun demiştim içimden. Benimmiş gerçekten. Dünden beri dinliyorum :)
Aşağıdaki videoyu 1.40 dk.dan itibaren izleyelim ve insanın sevdiği işi yapmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görelim. Ne kadar keyif aldıkları her hallerinden belli oluyor. Aşk'la dans ediyorlar!
Hayatta ne yapıyorsak Aşk'la yapmalıyız. Aşk'la, tutkuyla, seve seve yapılan işler diğerlerinin arasından öylesine kolay sıyrılıyor ki! Aşk'la yapılan her şeyin kendine has bir ışıltısı oluyor. Diğer yandan zorla yapılan işler de bir o kadar kasvetli, bir o kadar tek düze oluyor.
Bu yıl her alanda nasıl daha iyisini yapabilirim diye zorluyorum kendimi. Yaptığım işi severek yapınca gerçekten iyi olduğunu görüyorum. Şimdi önümde Cuma gününe yetiştirmem gereken bir 23 Nisan programı var. Bir yanım "Yap gitsin!" diyor, diğer yanım "Nasıl daha eğlenceli yapabilirim acaba?" diye çırpınıyor.
Her yıl 23 Nisan için okulda tüm gün süren yemekli, şarkılı, oyunlu bir şenlik yapıyoruz ve gerçekten çok eğlenceli oluyor ama bu yıl Ramazan sebebiyle Mayıs ayına ertelendi şenliğimiz. Bu yüzden de bocalıyorum. Çocukları, klasik, çıkıp 3-5 şiir okunulan sıkıcı bir programa maruz bırakmak gelmiyor içimden. Sıkıcı kısmı kısa tutup programı şarkılarla bitirmeyi planlıyorum.
Programda öğrenciler tek tek sahneye çıkıp başta Atatürk olmak üzere ünlü yazar ve düşünürlerin çocuklar için olan sözlerini seslendirecekler. Sonra iki öğrencimiz şiir okuyacak. Bir öğrencimiz bağlama çalıp şarkı söyleyecek ve kapanışı da müzik öğretmenimiz eşliğinde tüm okul birlikte şarkı söyleyerek yapacağız. İçimden çoooook daha eğlenceli şeyler yapmak geçiyor ama 1 ders saatine sığdırılan ayak üstü bir program ancak bu kadar oluyor.
Umarım çocuklar sıkılmaz ve o gün olması gerektiği gibi gönüllerince eğlenirler :)
Ama bildiğiniz "Aşk" değil. Benimki güllaç aşkı :)))) İngilizce'de "Sweet tooth" diye bir tamlama var, tatlıya düşkünlük anlamına geliyor. Ben de sütlü tatlılara çok düşkünüm. Benim için sütlü bir tatlının her lokması mutluluk kaynağı, Aşk gibi :) Bitene dek büyük keyif, bittikten sonra ızdırap olabilir :)))
Çocukluğumdan beri güllaçı çok severim. Yalnız içinde mümkünse fabrikasyon, yapay kokulu gül suyu olmasın ya da varsa da en doğalından eser miktarda olsun. Her yıl ramazan ayını hevesle bekliyorum güllaç yemek için : D Bu sene beklerken soğuk baklava ile avuttum kendimi. O da müthiş bir tatlı 🤩
Soğuk baklava yerken aklıma ilk gelen şey ne kadar da güllaça benzediği olmuştu, sanki güllaçın üstü kakaolu olanını yer gibiydim. Bu fikirden yola çıkarak kakaolu/çikolatalı güllaç yapmaya karar verdim. Temel güllaç tarifine bakarken Refika'nın hâlihazırda çikolatalı güllaç yapmış olduğunu görünce oranları üçte bire düşürerek orta boy borcamda hazırladım hemen. Yalnız evde olmadığı için hindistan cevizi ve kiraz koyamadım. Antep fıstığı yerine de evde var olan fındıkla idare ettim 😁
Şu an dolapta dinleniyor. Akşama yemeğe davetliyiz, elimiz boş gitmek olmazdı 😊
Bugün Evrim'le 10. evlilik yıl dönümümüz. 16 yıldır beraberiz, 10 yıldır evliyiz. Peki neden 26 Şubat?
Ben ne zaman önemli bir şey yapacak olsam öncesinde illa ki bir aksilik, bir hastalık, bir kayıp yaşanıyor ailede. Üniversitede Work&Travel için ücretsiz gidiş hakkı kazandığım yıl annem vefat etti gidemedim. Sonraki yıl anneannem felç oldu, kardeşimle ikisini bırakıp yine gidemedim. Evrimler'in beni anneannemden istemeye geleceği sene aynı gün içinde benim ayağım kırıldı ve anneannem vefat etti. Tüm planlar iptal oldu. Daha bir sürü benzer şey işte. Merak edenleri şöyle alayım. Hâl böyle olunca evlilik işini uzatmayalım, yaz kış demeden en yakın vakitte evlenelim dedik. Evrim'in anne-babası da 26 Şubat'ta evlenmişler. Biz de onlara mini bir jest olsun madem diyerek aynı tarihi seçtik.
Beni azıcık tanıyan bile bilir, bir daha dünyaya gelsem evlenmem ama oldu da evleneceksem de yine Evrim'le evlenirim. Çünkü onu her koşulda seviyorum. O da beni her koşulda seviyor. En b.ktan yanlarımı bile saklamak zorunda hissetmediğim, ne olursa olsun beni sevmekten vazgeçmeyeceğine inandığım ve yanında tamamen kendim olduğum tek insan Evrim. Onunlayken tüm kusurlarımla ben olabiliyorum ve beni bana rağmen o kadar çok seviyor ki... Bunu kelimelerle anlatmak zor :)
16 yıldır beraberiz ve her gününde Evrim'i sevdim. Yıllar içinde sevgim defalarca kez şekil değiştirdi. Azaldı, çoğaldı. Bazen delice tutkuyla, aşkla sevdim, bazen ev arkadaşımı sever gibi, bazen onsuz nefes alamayacakmış gibi, bazen en yakın arkadaşım gibi, bazen eski bir arkadaş gibi, bazen yeryüzünde tutanabileceğim ondan başka hiçbir şey yok gibi sevdim. Şekli ve yoğunluğu değişse de 16 yılın bir günü bile onu sevmeden geçmedi. Çekip gitmek istediğim anlarda hatta çekip gittiğimde bile onu sevdiğimi biliyordum.
Evlilik gerçekten çok zor bir yolculuk. İnişler çıkışlar, bitmeyecekmiş gibi gelen sıkıcı düzlükler... Bir tepeyi zor bela tırmanıp manzaranın tadını çıkardığımız anlar pek güzel ama az ötede yine zorlu yokuşlar ve o sıkıcı düzlükler bizi bekliyor. İşte o zor ya da sıkıcı zamanlarda birbirinizi öldürmeyeceğiniz bir yol arkadaşı bulmak büyük bir şans. Hep diyorum Evrim değil de başkası olsa beni çoktan kör satırla doğrardı. Ha tersi de geçerli tabi! Evrim değil başkası olsa çoktan derdest edip kapıya koyardım :))
Ben, o kadar bencilim ki sevdiğim biri için kendimden vazgeçebilmem çok zor. Bu yüzden evlilik her gün her saniye büyük bir mücadele benim için. İçim giderken dışım kalsın diye kendimi ikna etmek zorunda kalıyorum sık sık. İçimden bir ses kalk gidelim diyor, ben otur m.k yeme diyorum her defasında. Çünkü biliyorum iş gitmekle bitmiyor. Oldu ki gittim; dönüp dolaşıp geleceğim en iyi nokta yine Evrim'le bugün olduğum nokta ki bundan çok daha kötü de olabilir sonuç. Yani gitmek uzun vadede bir çözüm değil aslında.
Bu arada bu mevzuyu Evrim'le konuşunca Evrim "Yine dünyaya gelsem yine evlenirim ama seninle değil. Bu kez şansımı başkasıyla denerim" diyor :))) E adam haklı, dağılalım beyler, bayanlar :)))
Yazımı Evrim'le birbirimize mesaj olarak attığımız ilk şarkılarla bitireyim :)
"Huzurlu aşk mı tercih edersiniz, yoksa gelgitli, iniş çıkışlı mı?"
- Soruya itirazım var Hakim Bey! Nerede görülmüş huzurlu aşk? Her kim ki gördüğünü iddia ediyor, ya "aşk"ı bilmiyor ya kendini!
"Aşk" deyince herkesin anladığı başka. Kimisi bir kez olur ömürde diyor, kimi uslanmaz aşık! Ben birden fazla olduğu konusunda eminim :))) Emin olduğum diğer bir konuysa aşk varsa huzur yok. Bir laf, bir bakış, kaşın bir hareketi, anlık bir dalgınlık... ve daha bir sürü ufacık şey insanın tüm huzurunu yok edebilir eğer söz konusu aşksa. Niye öyle durdu, niye böyle dedi, acaba artık bana aşık değil mi? Ooooo!.. Sonu gelmez şüphelerin, endişelerin, uykusuz gecelerin.
Eğer "Ben gayet de aşığım ve çok da huzurluyum" diyorsanız bence bahsettiğiniz şey "aşk"tan ziyade "sevgi" :) Dedim ya tanımlar, kavramlar değişiyor kişiden kişiye. Sabahattin Ali'nin şu sözleri benim Aşk'a bakışımla birebir tutuyor:
“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”
Ortada mukavet edilemez ve mantık sınırlarının dışında bir istemek hali varsa kim nasıl söz edebilir ki "Huzurlu Aşk"tan? Gelin biz soruyu değiştirelim:
"Huzurlu, güvenli, karşılık bir sevgi mi yoksa fırtınalı, inişli çıkışlı, *karşılıklı(?)/karşılıksız bir aşk mı?"
*Bu noktada bir parantez açarak Mr. Kaplan'ın kulaklarını çınlatalım çünkü onun deyişiyle karşılıklı aşk da mümkün değil, sadece bir aşık var, bir de aşık olunan.
Sorumuza dönecek olursak; ben o inişli çıkışlı, karşılıklı/karşılıksız aşkı birkaç kez tattım. Bol acılı Adana Kebap gibi desem komik olacak ama öyle işte. Hem acısından yanıp yakılırsın hem de tadından aldığın keyifle yemeğe devam edersin :))) Ama gün sonunda yana yana tükenince ve mantığın bünyeye geri döndüğü ender anlarda "Aşkı batsın, olmayıversin!" der insan.
Evrim'e deli gibi aşık olduğum ilk yıllarımızı hatırlıyorum. Aslında şimdi geriye dönüp bakınca Mr. Kaplan'a hak veriyorum. Ben çok aşıktım, Evrim değildi. Sonra bir şeyler oldu ve rolleri değiştik. Evrim öyle aşık oldu ki hiç yapmayacağı, o güne dek hiç yapmadığı şeyler yaptı benim için. Birlikte geçen ilk yıllarda fırtınada hayatta kalmayı başardık. 16. yılımızda ise sakin, dengeli, huzurlu bir sevgiyi paylaşıyoruz. Hangisini tercih ederim sorusuna buradan bakarak cevap verirsem, önce fırtınalar kopsun ardından süt liman olsun :)
Aşkla hiç tanışmadan bir ömür geçiren varsa dünyadaki en huzurlu insan o olabilir. Çünkü bir kez aşkla tanıştıktan sonra hiçbir şey aynı olmuyor. Varlığı bir dert, yokluğu ayrı bir dert :D
Bugün Arya'ya fotoğraf albümü yapmak için fotoğrafların içine daldım ama ne dalış! Bir sürü anı, bir sürü güzel gün... O günleri elde edene dek, hatta elde ettikten sonra da çektiklerimiz... Onca şey bir anda hücum edip fırtınalar kopardı içimde. Evrim'le 16. yılı deviriyoruz yeni yılda! Şubat sonu 10. evlilik yıldönümümüz. Ne zaman geri dönüp baksam şaşırıyorum, Evrim gayet sakin, her zamanki gibi :)) Onun bu sakinliği olmasa bunca yılı atlatamazdık zaten. Onun gibi bir adamın 8 milyarlık dünyada denk gele gele bana denk gelmesini, ben şansızlık olarak görüyorum ama o şansına sonuna dek güveniyor. "Deli mi ne?" diyorum sık sık içimden, hatta dışımdan da :))) Şu dünyada emin olduğum tek şey Evrim'in bana rağmen beni seviyor oluşu ki bazen ben bile beni sevmiyorum. "Umarım gözün açılıp nehirde boğulmazsın Evrim" diyorum sık sık.
Sözüme konu olan hikaye şöyle: Nehrin iki farklı yakasında yaşayan aşıklar gece olunca kadının yaşadığı taraftaki kıyıda buluşurlarmış. Erkek her gece nehri yüzerek geçermiş karşıya. Kavuşup hasret giderirler sonra erkek yine yüzerek geri dönermiş karşı kıyıya. Gecelerden birinde sevgilisinin yüzüne bakan erkek "Aman Allah'ın ne oldu sana? Gözlerin?.." deyip susmuş şaşkınlık içinde. Kadının gözünden yaşlar süzülmüş. "Sakın bu gece yüzerek geçme nehri, sabaha dek sürecek olsa da köprüye kadar yürü." demiş ve gözyaşları içinde koşarak kaçmış oradan. Ne olduğunu anlayamayan erkek aklında bin türlü soru işareti ile atlamış nehrin azgın suyuna. Bu kez karşı kıyıya varamamış, yüzme bilmezmiş aslında. Günler sonra cesedini bulmuşlar. Erkeğin her gece yüzerek nehri geçtiğini bilenler bu işe akıl sır erdiremeyip sonunda kadına sormuşlar ne olduğunu. "Benim gözlerim doğuştan şehlâ, ama Aşk'ın gözü de kördü. Taa ki o geceye dek. O gece Aşk'ın gözü açılınca kalbi nehre karşı verdiği savaşı kazanamadı." demiş kadın.
Bu videoyu yıllar önce Evrim'in doğum günü için hazırlamıştım :)
Momentos'un paylaştığı şarkıyı dinliyorum 2 gündür 🤗
Merak ettim, Türkçe halini de dinleyeyim dedim. Önce Ajda Pekkan'dan dinledim sonra Renan Bilek'ten. Aşağıya her iki versiyonu da bırakıyorum.
Ajda Pekkan - Ne Tadı Var Bu Dünyanın
Renan Bilek - Ne Tadı Var Bu Dünyanın
Şarkının Türkçe sözleri hoş. Sonlara doğru bir yerde "Vazgeçtim ben bu sevgiden / Sen düştün kalbimden*" diyor şarkı. Dinlerken aklıma geçenlerde izlediğim bir TEDx konuşması geldi. Konuşmacı "aşk"ın kalpteki değil de beyindeki etkilerinden bahsediyor:
"But romantic love is much more than a cocaine high -- at least you come down from cocaine. Romantic love is an obsession, it possesses you. You lose your sense of self. You can't stop thinking about another human being. Somebody is camping in your head. As an eighth-century Japanese poet said, "My longing has no time when it ceases." And the obsession can get worse when you've been rejected."
Çevirisine bakarsak:
"Ama aşk (romantic love), kokain kafasından daha fazlasıdır - en azından kokain kafasından çıkarsınız (gerçekliğe geri dönersiniz demek istiyor :) Aşk, bir saplantıdır, sizi esir alır. Benlik algınızı kaybedersiniz. Başka bir insanı düşünmekten kendinizi alamazsınız. Biri kafanızda kamp yapar. Bir 8.yy. Japon şairinin dediği gibi "Arzumun/hasretimin dindiği bir an bile yoktur". Ve bu saplantı, reddedildiğinizde daha da kötüleşebilir."
...
"And indeed, it has all of the characteristics of addiction. You focus on the person, you obsessively think about them, you crave them, you distort reality, your willingness to take enormous risks to win this person. And it's got the three main characteristics of addiction: tolerance, you need to see them more, and more, and more; withdrawals; and last: relapse. I've got a girlfriend who's just getting over a terrible love affair. It's been about eight months, she's beginning to feel better. And she was driving along in her car the other day, and suddenly she heard a song on the car radio that reminded her of this man. Not only did the instant craving come back, but she had to pull over from the side of the road and cry. So, one thing I would like the medical community, and the legal community, and even the college community, that indeed, romantic love is one of the most addictive substances on Earth. "
"Ve aslında, aşk, bir bağımlılığın tüm karakteristik özelliklerini taşır. O kişiye odaklanırsınız, saplantılı bir şekilde onu düşünür, onu çok arzular, gerçeği çarpıtır, o kişiyi kazanmak için büyük riskler almaya hazırsınızdır. Ve bağımlılığın 3 temel ayırt edici niteliğine de sahiptir: tolerans, giderek daha çok görmeye ihtiyaç duyarsınız; gerileme ve son olarak, nüksetme. Berbat bir aşk ilişkisini yeni yeni atlatan bir kız arkadaşım var. Neredeyse 8 ay oluyor ama yeni yeni iyi hissetmeye başlıyor. Önceki gün tek başına arabasını kullanırken, radyoda ona, o adamı hatırlatan bir şarkı duymuş. Karşı konulmaz bir arzulama hissi gelmekle kalmamış, kız arabayı kenara çekmek zorunda kalmış ve ağlamış. Yani, tıp camiasına, hukuk camiasına ve hatta akademik camiaya söylemek istediğim tek şey, "Aşk"ın gerçekten yeryüzündeki en bağımlılık yapıcı maddelerden biri olduğudur."
Konuşmanın yapılan bilimsel çalışmalara dayandığını belirtmekte fayda var. Yani ellerinde somut kanıtlar var. Mr. Kaplan'ın da dediği gibi aşk bir çeşit hastalık, saplantı hatta kokain bağımlılığı gibi bir çeşit bağımlılık.
Şarkının sözlerinden yola çıkıp yine Aşk'a vardı yolum :)
Sizce aşk nerede başlar, nerede biter? Kalpten mi düşer aşıklar, beyinden mi? Beyninizde kamp yapan bir yabancı olsaydı nasıl kovalardınız? Ya da kovalamayıp bırakır mıydınız kendi haline?
Update: Evrim'in beynimde kamp yaptığı ilk zamanları hatırlıyorum. Gecem o, gündüzüm o :) Tam da videoda anlatıldığı gibi giderek daha çok görmek istiyor, ondan şüpheye düşünce geri çekiliyor ama çok geçmeden yine nüksediyordu ona olan saplantı seviyesindeki bağımlılığım. Reddedildikçe değil de görüşemedikçe daha da kötüleşiyordu halim. Sevgisinden emin olana dek böyle devam etti sanırım. Birlikte geçen 15 yılın ardından Evrim'in beynimdeki yeri ayrı, kalbimdeki yeri apayrı :) İstediğini seçip kamp kurabilir her daim :))))
"Sevgi elde edilir mi, kullanılır mı, paylaşılır mı?"
Sevgi deyince herkesin anladığı şey az da olsa farklı nedense. Deep, "Belki de insan sayısı kadar farklı sevgi türü vardır: şefkatli, bağımlı, özgür, tek taraflı..." demiş yazısında. Bir de çeşitli yüzleri vardır demiş: tutku, ihanet, romantizm... "Sevgi" kavramını tüm duygular için genel bir çerçeve kelime olarak görmüş sanırım. Bu bakış açısına pek katılmıyorum.
Biz Mr. Kaplan ile daha önce bir çok kez tartıştık aşk - sevgi kavramlarını. "Sevgi" deyince benim aklıma bencilliğin tam tersi olan bir fedakarlık hali geliyor. Bence gerçek sevgi, gerekirse kendini hiçe sayıp her koşulda her şeyden önce sevilen kişinin mutlu olmasını istemek. "Sevdiğim mutlu olsun, benimle olmasa da olur", "Oğlum/kızım iyi olsun, beni aramasa sormasa da olur" diyebilmek sevgi benim için. Yani olay "ben" değil, tamamen "o" demek sevgi. Eğer tutkudan, ihanetten, bahsedeceksek işler değişir. Bunlar "aşk"a dair kelimeler bence. Aşık olanın sözündür "Ya benimsin, ya kara toprağın". Bu noktada bu söze bakışımı netleştirmem gerek sanırım. Kesinlikle öldürmek, kendinde öldürme hakkını görmekten bahsetmiyorum tabi ki. Demek istediğim aşık kişi, aşkının başkasıyla olmasını görmek istemez. Kavuşamıyorlarsa da ayrılık acısını karşılıklı çeksinler ister. Yoksa asla "ya bana yar olur ya da öldürürüm" gibi saçma sapan bir bakış açısını desteklemiyorum tabi ki.
Konuyu toplayacak olursam - becerebilirsem - sevgi karmaşadan uzak, durağan, güvenli, sakin bir limansa aşk, tutku dolu fırtınalı bir denizdir diyebilirim.
Gelelim sorularımıza;
"Sevgi elde edilir mi?" Edilir ama kalıcı olmaz. Zorla güzellik olmaz denilir ya, aslında olur da yatsıya kadar yanan yalancının mumu gibi çok uzun dayanmaz. Yani sevdiği kişiyi elde etmek için olmadığı biri gibi davranan kişi amacına ulaşır ama sonsuza dek olmadığı biri gibi davranamayacağı için bir noktadan sonra o sevgi de kaybolmaya mahkum olur. Sevgi organik olarak kendiliğinden var olunca sürekli ve değerli olur.
"Sevgi kullanılır mı?" Evet maalesef kullanılır. Çok seven tarafın sevgisi illa ki kullanılır. "Annem, bana hiç kıyamaz. Ne istesem yapar." ya da "Eşim ben ne istesem alır/yapar. Bir dediğimi ikiletmez. Beni hiç üzmez." gibi cümleler ne kadar masum(?) görünse de aslında daha çok sevenin kim olduğunu da gösterir bir anlamda. Yine de bunlar en masum "kullanım" şekilleri ki bir de hiç masum olmayan, aksine çok acımasızca olan "kullanım" şekilleri vardır sevginin maalesef. Bir tarafın gözü sevgiden kör olmuşken diğer taraf o sevgiyi lime lime eder, gözünü kırpmadan her zerresini kullanır, hunharca harcar o sevgiyi de seveni der.
"Sevgi paylaşılır mı?" Bu soruya bakış açısına göre farklı cevaplar verebiliriz. Sevdiğimizi paylaşmaksa söz konusu olan biraz zor. En sevdiğimiz arkadaşımızı başkalarıyla paylaşmak da zor gelebilir mesela. Ama söz konusu aynı kişiyi canımızdan çok sevmekse paylaşabiliriz o sevgiyi. Mesela evladımızı canımızdan çok severiz ve isteriz ki herkes onu canından çok sevsin, gözünden sakınsın. Kısacası nereden baktığımıza ve kimi sevdiğimize göre değişebilir paylaşma mevzusu :))
Eminim ki herkesin konuya bakışı çok değişik olacak ve her ses ufkumuzu açıp yeni düşüncelere salacak zihnimizi. Hadi yazın hemen siz de, bekliyorum hevesle :)
"... Sandalla mı gitsem peşlerinden? Sonra alırım onu beraber döneriz. Belki yan yana çekeriz kürekleri. Bacakları bacaklarıma değer. Bir kere değdi. Duvarda oturmuş Winner yiyorduk. Bu, öbür tarafa geçerken değdi. Aklımın yarısını orda bıraktım. ..."*
Sonra başka gün yan yana yürüyorduk, bu kez de kolu koluma değdi. Sanırım elimi tutmaması için dua etmeliyim çünkü ne kadar aklım kaldığından pek emin değilim. Ama ya tutarsa... Ah bir tutarsa... İşte o zaman eminim havai fişekler patlar dünyanın dört bir yanında. Yani en azından benim kalan aklım başımdan gider, orası kesin de... Sanırım aşk tam da böyle bir şey işte! Olunca aklınızı başınızdan alacağı kesin ama ne zaman nerede olacağını bilmek imkansız.
O gün o duvarda dondurma yememizden çok daha önce aklım yavaş yavaş uçmaya başlamıştı sanırım ama ilk nerede başladı bilmiyorum. Bakışlarımız, gülüşlerimiz, susuşlarımız denk gelince mi başlamıştı yoksa zaten bir şeyler başladığı için mi denk gelmişti her şeyimiz? Ama şimdi ne zaman gözümü kapatsam başka bir an geliyor aklıma. Evet, evet biliyorum daha sadece 15 yaşındayım ve daha neler göreceğim neler... Ama işte, şu an sadece onu görüyor gözüm.
...
* Hikayenin başında yer alan tırnak içindeki bölüm Kafa dergisinin Temmuz sayısından Başar Başaran'ın "Bir Marmara Hikayesi" adlı yazısından alıntıdır. Devamı da vardı aklımda yazmaya ilk başladığımda ama olmadı yazamadım nedense. Şimdi de ne yazacağımı hatırlamıyorum maalesef :(
Çoooook önceden kaydettiğim bir link çıktı geçenlerde tekrar karşıma. Bir proje, 300 aşk mektubu. Projenin sahibi bunu yapma amacını şurda anlatıyor. Renkler mektupların kime yazıldığını gösteriyor. Aşağıya rastgele tıklayıp okuduğum mektupların linkini bırakıyorum.
Günlerdir dilime dolandı şu şarkı :)))) Başa alıp alıp dinliyorum hatta bağıra çağıra söylüyorum. Kendimi ritme bırakıp salınıyorum da hafiften :D
Biz yıllardır kutlamıyoruz "Sevgililer günü"nü. Sadece bize özel olan doğum günü ve evlilik yıl dönümlerimizi kutluyoruz ki bence en mantıklısı da bu zaten. Tabi ki kutlayanların hevesini kırmak değil amacım. 2016 yılında Yıldız Tilbe'li Turkcell reklamı tüm hissiyatımı yansıtıyor adeta :)))))))
Aşk her an kutlanılası, bulunca yakasına paçasına yapışılası, bitene dek içe çekilesi çok değerli bir lütuf! Öyle yılda bir gün özel olsun, günü gelsin de kutlayalım diye beklemeye gelmez. Varsa beklemeyin her an her saniye kutlayın, yoksa hiiiiiiç zorlamayın :D