Perşembe, Eylül 05, 2019

Bazı Yaralar

Şimdi anlatacaklarımı iyi bir yere bağlayacağım o yüzden lütfen okuyun :) reklam ya da kozmetik yazısı değil, gayet ciddi, gayet hayati! Olay sivilceler falan değil kesinlikle. 
Lütfen birazcık sabredip okuyun :)

Ergenlikten beri siyah noktalar, sivilceler, izler, gözenekler... Cildim hep sorunlu. Bir sürü şey araştırıp hiç birini uygulamadım senelerdir. Ama araştırdıklarım içinde öyle bir şey var ki hayat dersi verir gibi! Dermaroller denen bir aletten bahsedeceğim. Bu aletin üzerinde mikro iğneler var ve cildinizde gezdirince mikro yaralar açıyor. Bu işlemden sonra yüzünüze sürülen serum, krem vs. yaralardan içeri, cildinizin derinliklerine giriyor ve cildiniz bu mikro yaraları iyileştirirken geçmişten kalan sivilce ve eski yara izlerini de iyileştiriyor. Cildiniz kendi kendini iyileştirip gözenekleri küçültüyor. Şimdi gelelim hayat dersi kısmına!

Hep denilir ya düşe kalka büyüyor çocuklar diye. İşte biz de düşe kalka büyüyoruz hayatın içinde. her düşüşte yeni yaralar açılıyor. Ama bazen öyle yaralar açılıyor, öyle derinlere işliyor ki geçmişimizi, içimizdeki eski yaraları, acıları silip süpürüyor. Hayat bazen eski yaralarımızı iyileştirmek için bilerek yaralıyor bizi. Yani demem o ki bazı yaralar faydalı, bazı yaralar pek güzel. 

Dilerim hayatın ruhumuzda açacağı yeni yaralar eskileri de silerek tez zamanda iyileşip kapanırlar. İzi silinemeyen, hep derinlerde bir yerde kalan, inatçı yaralarımız varsa onları da çok zorlu bir savaştan sağ çıkmış kahramanlar gibi gururla taşırız belki o zaman!




Çarşamba, Eylül 04, 2019

Ben Sana Değil

Her cumartesi olduğu gibi yine aynı saatte radyonun başına geçip beklemeye başladı Sevda. Haftalardır takip ettiği piyes çok heyecanlı bir noktada kalmıştı. Yayın saati yaklaştıkça heyecanı da artıyordu Sevda'nın. Çok geçmeden bir kadın sesi duyuldu radyodan. Kenan Kayalı'nın geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle bu haftaki kaydın gerçekleştirilemediğini ve bu sebeple tiyatro yayınının bu haftalık yapılamayacağını söylüyordu. Sevda çok üzüldü. Bu piyes renksiz hayatına renk olmuş, haftada bir gün de olsa o hayattan çıkıp başka dünyalara gitmesine vesile olmuştu.

Cumartesiyi takip eden günler Sevda için çok sıkıcı, çok boş geçti. Belki de hayatında ilk kez geçen her dakikanın, hatta her saniyenin hesabını yaptı. Geceleri herkes uyuduktan sonra Çiftler Artistik Buz Pateni Turnuvalarını* izledi. Gündüzleri biraz curling*, biraz bocce*. Bir hafta geçip radyo tiyatrosunun saati geldiğinde yine aynı kadının sesi duyuldu. Bu kez Kenan Kayalı'nın rahatsızlığının devam ettiğini ancak radyoları başında bekleyen tiyatroseverleri üzmemek adına Kenan Bey'in yokluğunda Devran Ada'nın seslendirme yaptığını anlattı aynı ses.  Sevda yine heyecanla dinlemeye başladı piyesi. Sıra Kenan Kayalı'nın karakteri olan Ali Bey'e gelince Sevda hiç beklemediği bir hayal kırıklığı yaşadı. Sorun Devran Ada'da değildi. Devran Bey'in oldukça tok bir sesi ve kusursuz bir tonlaması vardı. Ama işte, eksikti hatta yanlıştı bir şeyler. Büyük bir hevesle beklediği piyesten hiç haz almıyordu. Keramet başından beri Kenan Kayalı'da mıydı acaba? Onun yokluğunda piyes çok sıradanlaşmış, hiç heyecanı kalmamıştı. Program sona erdiğinde neredeyse rahatladığını hissetti. İlerleyen günlerde sık sık Kenan Kayalı'yı düşünürken buldu kendini. O güne dek Kenan Bey'in varlığının kendi için ne kadar anlamlı olduğunu fark etmemiş olmasına rağmen yokluğunun bir anda müthiş bir boşluk yaratması*** şaşırtmıştı Sevda'yı. Hiç tanımıyordu aslında Kenan Bey'i. Sadece radyonun başında oturduğunda piyes için seslendirme yaparken canlandırıyordu onu zihninde. Kenan Bey, özel dikim takım elbisesinin içinde son derece vakur tavırlarıyla repliklerini okuyor, kayıt sona erince bej rengi trençkotunu giyip kendisine çok yakışan şapkasını da alarak stüdyodan ayrılıyordu. Nedense hep trençkotu ve fötr şapkasıyla hayal ediyordu Kenan Bey'i, Sevda. Belki de seslendirdiği Ali Bey karakterinin bir "İstanbul Beyefendisi" olması yüzünden öyleydi.

İlerleyen haftalarda durumda pek bir değişiklik olmadı. Kenan Bey'in rahatsızlığı devam ettiği için seslendirmeleri Devran Ada yapıyor ve bu sayede piyes her hafta olağan saatinde yayınlanıyordu. Ama artık Sevda için, hafta boyunca açılmasını heyecanla beklediği başka dünyalara giden bir kapı olmaktan ziyade umutsuz bir bekleyişin ve hayal kırıklığının kaynağı haline gelmişti. Sonunda bir aydır Kenan Kayalı olmadan yayınlanan piyesin 3 bölüm sonra biteceği duyuruldu. Bu üç haftalık süreçte seslendirmeleri yine Devran Ada yapacaktı. Sevda bu duruma zaten alıştığını düşünürken piyesin bitiyor olmasının verdiği hüzünden midir bilinmez anlık bir kararla radyoyu arayıp neden hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini beklemediklerini sormaya karar verdi. Radyonun telefonunu sesinden çok genç olduğu anlaşılan bir kız açtı. Sevda radyo tiyatrosuyla ilgili kiminle görüşebileceğini sordu, kız onu biraz beklettikten sonra isminin Ahmet olduğunu söylediği birine aktardı. Sevda o kısacık bekleme süresinde neredeyse vazgeçip telefonu kapatacaktı ki ahizeden "Merhaba, ben Ahmet Keskin. Nasıl yardımcı olabilirim size?" cümleleri duyuldu.

- Merhaba. Ben Sevda Altay. Radyonuzda yayınlanan haftalık piyes ile ilgili aramıştım. Kenan Bey'in rahatsızlığı sebebiyle geçici olarak Devran Bey seslendirme yapacak diye açıklama yapmıştınız ama az önce piyesin 3 bölüm sonra biteceği ve kalan bölümlerde de Kenan Bey yerine Devran Bey'in seslendirme yapacağı duyuruldu. Hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini bekleyemez misiniz acaba?

- Sevda Hanım, öncelikle böylesine ilgili bir dinleyici olduğunuz için sizi tebrik ederim ve ilginiz için de çok teşekkürler. Sorunuza gelince, üzülerek söylemek zorundayım ki Kenan Bey'in tekrar seslendirme yapabileceğini sanmıyorum. Bu sebeple piyesimizi takip eden dinleyicilerimizi yarı yolda bırakmamak ve hayal kırıklığına uğratmamak adına piyesimizi bu şekilde sonlandırma kararı aldık.

- Kenan Bey bir daha seslendirme yapamayacak mı? Ama neden?

- Aslında bu Kenan Bey'in özel hayatına dair bir bilgi. Bunu sizinle paylaşmam doğru olur mu pek bilemiyorum ama... Düşününce bu koşullar altında size anlatmam daha iyi olacak sanırım. Nasılsa eninde sonunda gazetelerden duyacaksınız. Kenan Bey pek elim bir hastalığa yakalanmış. Doktorlar fark ettiklerinde her şey için çok geç kalınmış. Kenan Bey şu an evinde istirahat ediyor. Maalesef doktorlar yapılabilecek başka bir şeyin kalmadığını söylüyorlar.

-  Ama anlayamıyorum... Kenan Bey... 

Sevda sözlerine devam edemedi. Göz yaşları yanaklarından süzülürken boğazı düğümlenmiş sesi çıkmaz olmuştu. Ahmet Bey durumu anlayınca:

- Sevda Hanım, anladığım kadarıyla Kenan Bey'e karşı derin bir sevgi ve hayranlık besliyorsunuz. Dilerseniz kendisini Balat'taki evinde ziyaret edebilirsiniz. Kapısı dostlarına ve sevenlerine her zaman açıktır. Adresi size yazdırabilirim.

Bundan sonra olanları Sevda hep sisli bir hayal gibi hatırlayacaktı. Adresi yazan eller, giyinip hazırlanan beden, onu sokaklara çıkaran ayaklar onun değildi sanki. Neden sonra hiç düşünmeden elindeki kağıtta yazılı olan adrese geldiğini fark etti. Apartman kapısı açıktı. Merdivenleri tırmandı. Kapının önünde durdu. Dakikalarca bekledi. Sonunda  kapıyı çalmadan sessizce geldiği gibi geri döndü. İçeride ölüm döşeğinde yatan adamı tanımıyordu Sevda. Hiç tanımadığı birini son kez görebilmek için görmeden sesine, hayaline aşık olduğu adamı öldürmeyi göze alamadı. Zaten Sevda, Kenan Kayalı'ya değil, başka hayatların mümkün olmasına aşık olmuştu. Kenan'a değil ama Kenan'ın hayatının içinden geçen yollara, postersiz duvarlara, yağmurlu sokaklara aşık olmuştu. Kenan Bey yatağında gerçek sevenleriyle huzur içinde ölebilirdi ama Sevda'nın aşkı ölmeyecekti. 


Yaşlı Amcalar - Ve Ben

*Taha ve Edischar'ın #Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğinin ilk sohbet konusu olan "Televizyon izliyor musunuz?" sorusunu okuyunca aklıma gelen ilk şey küçükken evdeki herkes uyurken ananemle birlikte izlediğim Çiftler Artistik Buz Pateni turnuvaları oldu. Şöyle bir düşününce, aklıma curling ve bocce sporlarından televizyonda gördüğümde haberdar olduğumu hatırladım. Sonrası zincirleme reaksiyon :D Bir yerde tv.den radyoya, ordan da radyo tiyatrosuna gitti zihnim. Sonuç bu öykü oldu :)

Edit: TV sorusunun cevabına gelince, eskiden izliyordum tv.  Buz pateni, curling, bocce... TRT 3 ve benzeri spor kanalları en sevdiklerimdi. Lisede Cnbc-e bağımlısıydım :D şimdilerde ise sadece Netflix ve filmm sitelerini takip ediyorum. Sıfır TV. Televizyon izlemek yerine yazmak, okumak, sohbet etmek daha cazip geliyor artık. 


**Daha önce hiç radyo tiyatrosu dinlemeyenler ya da halihazırda dinleyip sevenler için Kayıp Rıhtım sitesinde çok güzel bir paylaşım var :) Ama uyarmadı demeyin, teknolojiye alışık olan yeni nesile pek cazip gelmeyebilir bu radyo tiyatrosu mevzusu. Ses var, görüntü yok, sıkıcı gelebilir. 

***Sabahattin Ali'nin şu satırlarına bir göndermedir.
"Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti..."

Pazartesi, Eylül 02, 2019

Hiç Panonun Ortasından Başlar mı Yeni Yıl?

Az önce Taha'nın blogunda Kaystros Tyrha'nın yorumunu okuyunca buraya dönüp hemen yazmak istedim.

Şöyle demiş Mr. Kaplan:

"...Eylül ayı bir yandan sararıp düşen yapraklarıyla hüznü, diğer yandan okulların açılması ve iş hayatına dönüş yönüyle yeni bir yılın ümitlerini çağrıştırıyor bana. Aslında yeni yılın başlangıcı 1 Ocak yerine 1 Eylül olsaymış daha uygun olurmuş sanki."

Ben ilkokuldayken tüm sınıflarda böyle upuzuuuun bir mevsimler panosu vardı. Pano sonbahar ile başlar, yaz ile biterdi. Mevsimleri, ayları, yıl kavramını öğrendiğimizde ilk düşündüğüm şey yeni yılın neden panonun ortasından hatta kışın ortasından başladığı olmuştu. Hâlâ ne zaman "sene başı" ya da "sene sonu" kelimelerini duysam aklıma o pano geliyor ve her defasında 1 Ocak değil de, 1 Eylül yılbaşı olmalı diye düşünüyorum. Ocak ayı o panonun başında değilken, hatta bir mevsimin bile başında değilken neden yılın başı olsun ki? Tabi ki neden öyle olduğunu biliyorum ama yeterli gelmiyor malum sebepler. Ama madem öyle uygun görülmüş, öyle anlaşmış tüm dünya, o zaman mevsimler de değişsin, o panolar da! (Yazar burada ciddi olamaz herhalde :))

Mr. Kaplan'ın da dediği gibi okulların açılması, yaz tatilinin, "yaz"ın bitmesi, iş hayatına dönüş... hep Eylül ayında. Bir de misal insanın hangi sene kaçıncı sınıfta okuduğunu hatırlamasına bile izin vermiyor Ocak ayında değişen yıllar. Şimdi hanginiz söyleyebilir 93 (ya da 2003) senesinde hangi sınıfta olduğunu? Muhtemelen söylenecek ilk şey: "92-93 arası mı, 93-94 arası mı?" olacaktır. Ne saçma oysa ki bir eğitim yılının 2 farklı yıla yayılmış olması!

Tabi ki çok öznel bir rahatsızlık benimkisi! Tüm dünyada ortak olan bir şeyi yerel hatta bireysel sorunları ortaya atarak değiştirmek istemek biraz çocukça :) ama olsa işte keşke :D başka bir yazıda da Çarşamba günlerinin neden ülke çapında resmi tatil ilan edilmesini istediğimi anlatayım ben size :D

The last but not the least: Öğretmenler için bugün başladı 2019-2020 Eğitim-Öğretim yılı. Tüm meslektaşlarıma, öğrencilere ve velilere güzel bir okul yılı dilerim.




Okulun ilk gününde, ilk toplantı molasında(?!) çizdiğim ufak bir ilk gün hatırası :D


Pazar, Eylül 01, 2019

Eylül Akşamı

Eylül'ün başı, yazın sonu...

Bir ilkbahar akşamı kesişen yolları, bir sonbahar akşamında hatırlıyorum şimdi.
"İlk" baharda geç kalınca "son" baharda hüzün sarıyor insanı.

Sararmış yapraklar düşüyor aklıma Eylül'ün bahsi geçince. Ama henüz erken.
Güneş hâlâ sıcacık, deniz hâlâ masmavi...

Bu kez hüznü de Eylül'ü de severek karşılıyorum. Sarıp sarmalıyor kalbimi güneşin son sıcaklığı, denizin tatlı mavisi, sonbaharın hüznü, gecenin melankolisi...

Ne çok şiir, ne çok şarkı varmış Eylül'e yazılan... Ben en çok "Eylül Akşamı"nı seviyorum aralarında.




*Nedense Teoman'ı pek sevemem ben. Ama bazı şarkıları iyi söylediği gerçeğini de inkar edemem.

Cumartesi, Ağustos 31, 2019

Sahip Olduklarımız ve Peşinden Gitmek İstediklerimiz

Bir zamanlar peşinde koştuğumuz hayaller gerçekleşip sahip olduklarımıza dönüşünce, hele de hayatımız o gerçeklikte rutine bağlayınca bir haller oluyor bize. (Size olmuyorsa üstünüze alınmayabilirsiniz :)

Rahat batar bazen, zamanında kendimizi zor attığımız güvenli limanlar, sakin huzurlu hayat sıkıcı gelir. Yetmez. Hayallerimizin peşinde koştuğumuz o hareketli, o zorlu günler, fırtınalı denizler daha heyecanlı daha cazip gelir zihnimize. Bir arayış başlar o zaman. Belki de hiç fark ettirmeden alttan altta yıllardır ordadır da bir anda açık kapı bulup çıkıverir ortaya adını koyamadığımız hislerimiz, huylarımız, isteklerimiz. 

Rutinden sıkılınca ruhumuz, bir ateş alevlenir içimizde çerçevelerin dışına çıkmak için. Yazmalı, çizmeli, çalmalı, söylemeliyim der ruhlarımız. Birden şarkılar hep bizi anlatır, kuşlar cıvıldar, güneş parlar. Yağmur bile yağsa bizim hüznümüzden yağar. Evin renkleri soldukça dışarıdaki hayatın renkleri daha bir canlanır sanki.  Turuncular, pembeler gün batımı kızılı, maviler deniz lacisi, kırmızılar boğa çatlatan*... 

O güne dek sadece dururken bir anda durup durup gitmelerimiz gelir. "Ah başımı alıp şöyle bir yola, yolculuğa çıksam, yol nereye götürürse oraya varsam, uzaklara gitsem. Dağlara, tepelere vursam kendimi, doğayla bütünleşsem" ya da "Hiç bilmediğim ülkelere gitsem, sınırlardan geçsem, görmediklerimi görsem, bilmediklerimi öğrensem." hayalleri esir alır benliğimizi. Gül gibi işimiz, evimiz, hayatımız, düzenimiz işkence gibi gelir. Başka bir şeyler yapmam lazım, her şey çok sıradan deyip susarız dışımızdan ama içimiz "Bu kadar basit olmamalı! Bitti mi yani her şey şimdi? Bu mudur hayat? Bu kadar mı yani? Bugünden ölene dek her gün aynı sabaha uyanıp her gece aynı uykulara mı yatacağım?" diye isyan bayraklarını çeker. Kimimiz bir cesaret çıkarız o yollara, koşarız bilinmeyene. Ne buluruz, ne kadar tatmin oluruz, mutlu olur muyuz? 

Değişir! 

O yola çıksak da çıkmayıp içten içe özlem duysak da eninde sonunda döneriz kürkçü dükkanımıza. Dükkan aynı değildir belki ama yaşanacakların muhteviyatı aynıdır. Yine rutine biner hayatlar. Bilinmezliğin cazibesi bilindikçe söner.  

Tüm bu haller de geçer elbet. Ne geçmedi? Neler bitmedi ki? 

Hani bir zamanlar en sevdiğimiz, arka arkaya defalarca kez dinlediğimiz o şarkıyı hatırlıyor musunuz? Şimdi hiç içimizden gelmiyor dinlemek. Arada tesadüfen duysak yine dinleriz tabi ki severek ama o ilk baştaki gibi bize "bizi" anlatıyor gibi gelmez. Kalkıp günlerce bağıra çağıra söylemek aşırıya kaçmak gibi gelir gözümüze. Gençlikte okuduğumuz bir kitap, izlediğimiz bir film, dinlediğimiz bir şarkı... Şimdi okusak / izlesek / dinlesek o kadar derinlere nüfuz etmez. (İstisnalar kaideyi bozmaz. Yazar dünya klasiklerinden bahsetmiyor burda :) 

Kısacası bir kısır döngü hayat! Bir şeylerin peşinden koştuğumuz, elde edince sıkıldığımız, başka şeylerin peşine düşüp önce başladığımız noktaya sonra da tükendiğimiz noktaya vardığımız. Eldekini bırakıp gitmeye değer mi, varılacak yerler bırakıp gidilenlerden evla mı iyice düşünmeli insan böyle anlarda.

Edit: Tabi bir şeyleri bırakmadan, vazgeçmeden de yeni şeylerin peşinden gidilebilir bazen. O zaman yeni pencereler açılır ufka doğru. 


*Dipnot: Boğaların kırmızıya karşı hassasiyeti yoktur aslında. Hatta renk körüdür boğalar. Onları sinirlendiren matadorun ve pelerinin hareketleridir sadece.


Cuma, Ağustos 30, 2019

1 Değil 2 Mim Birden :)

O kadar ferahladım ki beklediğim haberi alınca şimdi 1 değil 2 mim birden cevaplayacağım :)

Mimlerden ilki İrem Can'ın "Kitap Mimi". O kadar çok blogger cevaplamış ki ilk kimde gördüm hatırlayamıyorum (Taha olabilir ama emin de değilim pek) maalesef ama bunlar da benim cevaplarım:

1) Kitap size ne kattı?

Of anlatmakla bitmez ki! Günlerimi, gecelerimi aydınlattı, dertleri unutturdu, yaralarımı sardı, ufkumu genişletti, bambaşka dünyaların, bambaşka hayatların var olduğunu gösterdi, önce büyüdüğüm şehirdeki en iyi Anadolu lisesini, sonra da istediğim üniversiteyi kazanmamı sağladı. Kısaca kitaplar tüm hayatımı, hayallerimi, kişiliğimi şekillendirdi ve hâlâ hayatıma ışık oluyorlar.

2) Kitap arkadaş mıdır sizce?

Bence kitap sıradan bir arkadaştan öte can yoldaşım. Alır götürür beni uzaklara ne zaman kaçmak istesem dünyadan. Arkadaşlarımın bile bana ulaşamadığı, yanımda olamadığı anlar olur ama kitap her zaman elimin altında. Kapağını açıp içine sığındım mı korkmam artık. Başkalarını bilmem de benim için hep böyle oldu :)

3) Neden kitap okuyorsunuz?

Yoksa çekilir mi şu tek düze hayatlarımız? Tek bir hayat yeter mi? Kitapların her biri başka bir hayat. Ne kadar çok okursam o kadar çok hayatım oluyor. Tek bir hayata sığmayacak hayallerim kitap karakterlerinde can buluyor. Kitap beni besliyor. Kitaplarda kavuşamadığım hayalleri de oturup kendim yazıya döküyorum. Kitapsız bir hayat düşünemiyorum. Kitap okumanın, farklı dünyalara/rüyalara dalmanın tadına henüz varmamış olanlara çok üzülüyorum. Neler kaçırdıklarından haberleri bile yok!

4) Kitabı ne sıklıkla okuyorsunuz?

Öğrenciyken çılgınca okurdum. Derslerde bile sıranın altında açık olurdu romanlar. Üniversiteden sonra iş hayatına dalınca azaldı okumalarım ama sonra arkadaşlarımdan biri whatsapp üzerinden bir kitap kulübü kurarak yıllık hedefler belirlememizi ve birbirimizle paylaşmamızı sağladı. Yine de istediğim kadar çok okuyamıyordum ki eşim bana bir e-reader aldı ve dünyam cennete döndü. Şimdilerde gece gündüz, yerde, gökte, evde, yolda, uçakta, plajda, okulda sürekli okuyabiliyorum. Çantamda her daim minumum 80-90 kitap var! Seç, beğen, oku! Bildiğim en muhteşem bağımlılık :D

5) Hangi tür kitapları okuyorsunuz?

Of çok zor soru! Son yıllarda feci bir bilim kurgu fanatiği haline geldim. Aldous Huxley, Asimov, Frank Herbert favorilerim. Vakıf ve Robot serisi, Dune serisi, Yeni Cesur Dünya... Sonra George Orwell ve 1984 distopyası! Ah o kadar çok kitap yazasım geldi ki şimdi buraya. Ama bunlar dışında da çok sevdiğim romanlar var tabi ki! Agatha Christie ve Hercule Poirot'sunu çok severim. Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu olup da Poe'yu es geçmem mümkün değil tabi ki. Seçmeli İngiliz Edebiyatı derslerimiz sağ olsun ucundan kıyısından Shakespeare'e bulaşıp da sonelere vurulmayan var mıdır acaba? Sonra fantastik edebiyat severim Drizzt Do'urden serisi favorilerimdendir. Türk yazarlara gelince Sabahattin Ali beni tam kalbimden vurmuştur. Şair ve şiir sevdam Özdemir Asaf'ın "Mum Alevi ile Oynayan Kedi'nin Öyküsü" ile başlayıp Orhan Veli'nin "Ciğerci'nin Kedisi"ne kadar uzanır. Ah anlata anlata bitiremem ki ben burada sevdiğim kitapları :( Ben en iyisi bir tane sevdiğim yazarlar/şairler/kitaplar postu yazayım uzuuuuuun uzun :D

6) Kitap yazmayı düşündünüz mü?

Yazıyorum. Hali hazırda bir biyografi ve bir de iki farklı karakterin gözünden anlatılan çift taraflı yazılıp okunacak bir roman olmak üzere 2 ayrı kitap yazma girişimim var. Bitmeleri çok zor ama yazması keyifli. Ayrıca eşimle ortak bir kitap yazma hayalimiz de var. Bir de tüm kısa öykülerimi bir kitapta toplama hayalim de var tabi :)

7) En sevdiğiniz yazar kim?

Ama olmaz ki! Böyle sorulmaz ki! Seçemiyorum ki! 5. sorudaki cevabıma göndereyim ben sizi ama orası da buz dağının görünen kısmı sadece diyeyim siz anlayın halimi :D

8) Kitapları ciltler misiniz?

Hiç gerek duymadım. Her kitabın kendi özgün kapağını severim. Renginden, boyundan tanırım taaa uzaktan bile görsem :)

9) Gezi kitaplarını sever misiniz?

Sevmem. Mümkünse kendim gezip görmek isterim. Kendim gezemiyorsam da hiiiiiç görmeyeyim, boş yere içim gitmesin, aklım kalmasın :P Eskiden Atlas dergisini alırdım, hep içimde ukte kaldığı için bir süre sonra bıraktım. Sadece çok sevdiğim arkadaşlarımın gezi yazılarını okurum ara sıra.

10) Kitap alırken kapağına göre mi seçersin?

Hayır. Yazarına göre, türüne göre seçerim ya da okuduğum/güvendiğim bir incelemeye göre. Bazen de arkadaş tavsiyesi ile :)

Ayyy ne kadar uzunmuş bu mim ya :))))

İkinci mim ise beni Aysu'nun davet ettiği Can Uzunyol'un hayata dair sorularından oluşan "Bir Mim Gelir Bir Mim Gider" :

1) Yaşınız 60-65 geldiğinde yaşamak istediğiniz yer?

Hımmm. Bilmiyorum. O yaşta nerde, nasıl yaşamak isterim kestiremiyorum ama o yaşa gelmeden önce mutlaka yaşamı deneyimlemek istediğim yerler var. Mesela Floransa, Barselona, Kuzey ülkeleri... Sonra kendi memleketim, eski adıyla Pergamon, şimdiki haliyle Bergama... Son durak neresi olur bilmiyorum ama oraya varana dek gitmek istediğim çok yer var.

2) Bir hedefiniz var mı? Varsa ne/neler?

Evet kısa vadeli ve orta vadeli hedeflerim/hayallerim var. Katıldığım ve katılacağım toplamda 3 farklı bilim kurgu yarışmasından en az birinde ilk 5'e, hatta belki de ilk 3'e girmek ilk hedefim. Bir de öğretmenler arası Anadolu konulu bir kısa hikaye yarışmasına katılacağım. Onda da il çapında dereceye girsem değmeyin keyfime :) Orta vadeli hedeflere gelirsek daha sakin bir anne olmak, Arya'yla anne-kız ilişkimizin inatlaşmalara değil de güvenli sağlam temellere dayanmasını sağlamak.
En uzun vadeli hedefime gelirsek sanırım eninde sonunda bir gün iç huzurumu bulup denge kurabilmek.

3) Bloggerla nasıl tanıştınız? 

Ben ortaokul 2'den beri çok okuyup, liseden beri de hep yazarım. Kompozisyon ve şiirle başlayan tutkum kısa öyküler ve hâlâ bitmeyen roman denemelerim ile devam ediyor. Üniversite yıllarımda ankira.com (yanlış hatırlamıyorsam tabi) diye bir edebiyat sitesi/forumu vardı. Öykülerimi orda yayınlıyordum. Nicknamemim "Lilith"ti. Lilith'in ağzından yazıp anlatıyordum isyankar gençlik hezeyanlarımı. Epey de takip edenim vardı. Hatta yazmayınca üzülen, hadi yazsana diye baskı yapan fanlarım vardı. Gençlik işte :D Ama bir süre sonra ankira.com kapandı. Ben de öykülerim kaybolup gitmesin diye çare ararken blogger'ı keşfettim. Sonra da öykülerimi buraya yazmaya başladım. 2009 senesinden beri de devam ediyorum blog yazmaya. Bu blogdan sonra bir tane yemek blogu, bir tane anne-bebek blogu açtım.  Bir tane de yakın arkadaşlarımla birlikte sağlıklı yemek sitesi açtık ki çok da iyi giderken hayat bizi bambaşka dertlerle bambaşka yerlere sürükledi ama site hâlâ duruyor.

4) Gurur duyduğunuz başarılarınız varsa neler?

Var :) En çok gurur duyduğum şey kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek! Sonra feci bir kitap kurdu olmak, okuduklarımdan beslenip yazmaya heves etmek. Yıllarca sadece kendim için, kendi kendime yazdıktan sonra bir gecede yazdığım bir öykü ile yarışmaya katılıp ilk denemede ucundan ilk 10'a girip 9. olmak, ardından katıldığım ikinci yarışmada 7. olmak :) Şimdi yeni yarışmaların peşindeyim.

5) Boş vaktinizde neler yapıyorsunuz?

Kitap okuyorum, müzik dinliyorum, öykü yazıyorum, blog sayfalarında geziniyorum. Arkadaşlarımla buluşup hayatı paylaşıyorum. Hava güzelse derede yüzmeye bayılıyorum. Balkonumdan ya da mutfak penceremden muhteşem gün batımları izliyorum. Tek sıkıntı çalışan bir anne olduğum için öyle çok boş vaktim yok ama fırsat buldum mu hiç boş geçirmiyorum :)


Dipnot: Buraya kadar okuduysanız vallahi helal olsun! Bu kadar uzun tutacağını hiç düşünmemiştim ama oldu artık n'apalım :D

Zil takıp oynamaya 5 kala

Oh be!

Bugün güneş daha parlak, ağaçlar daha yeşil, deniz daha mavi!

Bugün hayat çok güzel be arkadaş!

Hem ne demişler "Sağlık olsun da gerisi hallolur be canım!" :)




Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...