Pazar, Eylül 27, 2020

Tek derdimiz iz bırakmak

Acıtıp acıtmadığımız zerre umurumuzda değil tek derdimiz unutulmamak, iz bırakmak. Dünyaya kazık çakamayacağımız belli. Ama işte yetmiyor sadece yaşayıp gitmek! İlla ki hatırlanalım; illa ki birinin aklında, birinin kalbinde kalalım; illa ki birinin içinde ukde olalım; birinin yarası, başka birinin devası... Herkese yetişemeyeceğimiz açık ama işte yine  de deneyelim. Ne kadar çok o kadar iyi diyor egomuz sürekli! Halbuki öyle değil ama kimin umurundaki acı gerçekler?





Cuma, Eylül 25, 2020

Fırsat Eşitliğinin Son Kırıntıları Tarihe Karışırken...

Bir öğretmen olarak gerçekten çok zorlanıyorum. EBA'da Canlı ders yapmaya çalışıyorum sistem izin verdikçe. Bu yıl derslerine girmem gereken 67 öğrenciden maksimum 30-35'i derslere katılabiliyor. Diğerlerinin ya imkanları el vermiyor ya da aileleri eğitime gerekli önemi vermiyor. Her derste istediği halde sistemsel sorunlar yüzünden derse giremeyen 7-8 öğrenci oluyor ve mesajla durumu bana iletiyorlar.

Canlı ders yapmakla bitmiyor mevzu. Ulaşamadığım öğrencilere derste yaptıklarımı WhatsApp ve yine Eba üzerinden iletmeye çalışıyorum. Ama çocukların çoğunun doğal olarak kendilerine ait telefonu ya da bilgisayarı yok. Veliler giden mesajları ne kadar iletiyor bilmiyorum. Elim kolum bağlı böyle oturup eğitimde fırsat eşitliğinin tam anlamıyla tarihe karışmasına katkıda bulunuyorum.

Kahroluyorum...


Çarşamba, Eylül 23, 2020

Şarkı İlkbahar, Ben Son...

Hadi kutlayalım sonbaharı demek istiyorum ama...


Sonra diyorum içsek güzelleşsek yine...

Gece çok genç, arzular şelale
Haber etsek o yâre
Gelse Bomonti'den şereflendirse bizi
Olsak teyyare




 

Cumartesi, Eylül 19, 2020

Hayat ve Hayati Kaptan - 10. Bölüm

Hayati Kaptan ve Yasemin Hanım evden ayrılınca Hayat son bir kez kontrol etmek için mutfağa yöneldi. Rıfat arkasından giderek:


- Hayat her şey için çok teşekkürler. Çok güzel bir geceydi.

- Rica ederim Rıfat. Asıl sana teşekkürler davetin için. Gerçekten güzel bir geceydi. Mutfakta her şey derli toplu, artık gidebiliriz.

- Nasıl istersen...

Hayat çantasını aldı, Rıfat kapıyı kilitledi ve adanın çoktan uykuya dalmış sokaklarında yan yana  yürümeye başladılar.

- Eskiden olduğu gibi iskelenin oradan dolaşarak gidelim mi Hayat?

- Neden olmasın!

- Uzun zamandır konuşma fırsatımız olmadı. Görüşmediğimiz şu son bir kaç senede seni bir çok kez merak ettim.

- Arayıp sorabilirdin Rıfat. Hem sen niye ortadan yok oldun öyle? Yıllardır niye gelmiyorsun adaya? Eskiden yazları hep burada olurdun?

- Son geldiğim yılı hatırlıyor musun?

- Evet, okuldan arkadaşlarla buluşmuştuk hatta sen gitmeden önceki gece ama ertesi gün gideceğini söylememiştin bile o gece.

- Çünkü gitmeye ve uzun süre dönmemeye o gecenin sonunda karar vermiştim.

- Anlayamıyorum. Neden?

- O gece neler olduğu hakkında hiçbir fikrin yok gerçekten değil mi?

- Neden bahsediyorsun Rıfat? Bilmece gibi konuşmayı bırakıp anlatır mısın? Ne olmuş o akşam?

- O akşam her şey çok güzeldi aslında. Sen Arzularla sohbet ederken ben de senin en sevdiğin şarkıyı çalmaları için müzisyen arkadaşlara ricada bulunmaya gitmiştim. Kabul ettiler. Geri dönüp seni dansa kaldırmayı planlıyordum. O sırada Arzu sana "Bence bu kez Rıfat seni almadan şuradan şuraya gitmeyecek." dedi. Sense birden hiddetlenerek "Yıllardır söylüyorum, Rıfat'la benim aramda öyle bir ilişki söz konusu değil. Biz sadece çok yakın arkadaşız. Aşk meşk yok! Anlayın artık şunu lütfen!" dedin. O anda şarkı başladı ama benim bir adım dahi atacak halim kalmamıştı. Çünkü Arzu haklıydı. O gece sana benimle gelmeni teklif etmeyi planlamıştım. Tam da onun dediği gibi "Bu kez seni almadan şuradan şuraya gitmek istemiyorum." diyecektim sana.


*Şarkı: Bana Ellerini Ver - Özdemir Erdoğan


Perşembe, Eylül 17, 2020

Hayatın "Burdayım Ben!" Deyişine Hastayım :D

Sabah sağ elimde bir ağrıyla uyandım. Olur, normaldir, üzerine yatmışımdır gece deyip geçtim. Giyinip spora gitmek için evden çıktım. Yürürken her adımda sağ ayağımın bilek kısmındaki kemiğin hemen altında bir acı hissettim. Herhalde gece salıncakta saçma sapan bir pozisyonda 1-2 saat uyuyakaldığım için oldu hepsi diye düşündüm.

Sporu zar zor tamamlayıp eve döndüm. Duş, kahvaltı, Arya'nın ödevleri...  Sonra ailecek denize gittik, sağ elimdeki ağrı hafiften koluma yayılmaya başladı. Yüzdük, eğlendik; kitap, müzik, dinlendik. Tekrar duş alıp arkadaşlarımızla buluşmak için dışarı çıktık. Yemek yerken çatalı sol elle tuttum diyeyim sağ el, kol ağrımı siz tahmin edin. Yemek sonrası sol bacağım, sağ kolum derken şu an ağrı tüm vücudumda. Kemiklerim komple ağrıyor, kamyon çarpmış gibiyim ki şu satırları nasıl yazdığımı hiç sormayın.

Sabah ağrı yayılmaya başlayınca doktor randevusu aldım ayın 21'ine ama umarım o güne dek sürmez bu ağrı. Daha önce de böyle elimde, özellikle serçe ve yüzük parmaklarıma ağrı olmuştu. MR çektirmiştim. Belimde 2 küçük fıtık ve boynumda düzleşme olduğunu öğrenmiştik. İşte böyle ben ne zaman Hayat'ı hafife alsam, O tüm tatlılığıyla hatırlatır kendini bana :)))) Ama ben de şimdi diyorum ki:

Sen mi büyüksün, ben mi ey Hayat? Ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın canım benim! Bu kez mutsuz edemeyeceksin beni, düşüremeyeceksin gülen yüzümü :) Beni öyle iki kemik ağrısıyla endişelendirip üzemezsin! Pabuç bırakmayacağım sana işte :) Nasılsa her şey olacağına varacak, gülerek bekliyorum olacakları ve biliyorum ki hiç de bi'şey olmayacak! Hadi bekleme yapma, şu saçma sapan ağrıyı al da var git yoluna!






Salı, Eylül 15, 2020

Let's Tame Our Brains!

Önce başlıktan başlayayım. Daha önceki yazılarımda bazı yabancı kelimeleri kullanmayı sevdiğimden bahsetmiştim. "tame" de o kelimelerden biri. Hem olumlu hem de olumsuz birden çok anlamı var. "Let's tame our brains!" derken hem beynimizi "ehlileştirmekten /uslandırmaktan /uysallaştırmaktan" hem de dolaylı olarak biraz "yavanlaştırmaktan" bahsediyorum.

Neden beynimizi ehlileştirmemiz gerektiğini düşündüğüme gelirsek, bence biz (sizi bilmem ama ben kesin) zaman zaman bazı şeyleri çok büyütüyor, hayatı kendimize dar ediyoruz. Cennet-Cehennem var mı tartışmalarında hep ikisinin de bu dünyada ve bizim elimizde olduğunu düşünüyorum. Dünyayı cehennem haline getirmek de kendi cennet bahçemizi yaratmak da mümkün bence. Hepsinin yolu beynimizden geçiyor. Peki o kadar kolay mı? Hayır değil ama imkansız da değil.

Virüs girmiş bir bilgisayar ekranı düşünün. Sürekli yeni pencereler, yeni sekmeler açılıyor; çoğunda ne olduğunu bile anlamadığımız bir takım rakamlar akıp gidiyor; saçma sapan haberler, reklamlar, sağdan soldan başka başka siteler geliyor ekrana ve ben bu karmaşanın için de yolumu bulup sağ kalmaya çalışıyorum çoğu zaman. Yapacağım en basit işe odaklanmak bile saatlerimi alabiliyor. Bu ister yemek yapmak olsun, ister kitap okumak; diğer sekmeleri kapatmadan yapamıyorum. İşte bugün bu sorunu halletmek istiyorum.

Bugün düşünmemeyi seçiyorum. Olan olmuş, biten bitmiş deyip şu an dışındaki her şeyi olması gerektiği gibi geride bırakıp şu anda kalmayı seçiyorum. Tam şu an o kadar güzel ki! Sabah serinliği, evin sessizliği, camdan gelen kuş cıvıltıları, tatlı tatlı, usul usul dalgalanan deniz manzarası, yataklarında huzurla uyuyan eşim ve kızım... Şu anın içinde üzülecek tek bir şey bile yok. Tam şu anda kalmayı öğrenirse beynim her şey mükemmel olabilir. Önceki anların hepsi geçmiş, ilerideki anlarsa daha gelmedi ve belki de -büyük ihtimalle- hiç de endişelendiğim gibi olmayacak. Yani hayatımın büyük çoğunluğunu zaten olmuş bitmiş şeyleri ya da büyük ihtimalle hiç olmayacak şeyleri dert ederek geçirmenin hiç bir anlamı yok. Bu bilgiyi beynimin çekirdeğine yerleştirip oradan devam etmeyi planlıyorum. Şu satırları yazarken içimden yükselen anksiyete hissini bastırmayı başarınca gerisi gelecek biliyorum.

Beynimiz bir bilgisayar gibi mevcut bilgileri analiz ederek çalışıyor ama maalesef duygularımız / hormanlarımız da işin içine karışıyor. Onları ayırmanın bir yolu olmadığına göre fazla takmamayı öğrenmek lazım. Kendime her şeyin geçici olduğunu, en kötü anın bile eninde sonunda bittiğini hatırlatıyorum sık sık.. Göğsüme oturan öküze "Burada senlik bir durum yok canım, kalk git başka otlak bul kendine." diyorum. 

Hadi gelin bugün göğsümüze oturmak için kapıda bekleşen öküzlere gözlerinin içine baka baka "Evde yokum!" diyelim ve müziği son ses açıp inadına dans edelim :)




Pazartesi, Eylül 14, 2020

Ya Sevmezsen Beni?

Kontrollü Çılgınlıklar blogunun sahibesi candan ötem Ceren'le bol bol konuşuyoruz. Her konuşmamızda kendime dair başka bir şey keşfediyorum. Ceren yeni bir proje başlattı: 365 gün, her güne bir yazı, bir düşünce. Bugün "bağlanma"yı seçmiş kendine. Onun yazdıklarını okuyunca ben de şu yorumu yaptım:

"Ah nasıl da zıttız 😁 İnsan sevmem ben! Açık açık da söylerim böyle dan diye yüzüne "Ya siz bana bakmayın, ben insan sevmem" diye. Ama sevdim mi tam severim ve sevdiğim beni sevmeyecek diye de aklım çıkar, ölürüm korkudan..."

Sonra daldım derin düşüncelere tabi. Neden onca sene insan sevmem ben diye gezdiğimi düşündüm. Sebebi basit aslında: sevilmeme, kazık yeme, kırılma, üzülme korkusu. Birini seversem, o beni sevmezse ya da sevdiğini iddia edip beni kırarsa, üzerse... Çünkü ben kendimi bildim bileli sevdiklerim tarafından kırılıp üzüldüm hep. Zaten hep öyledir, sadece değer verdiğimiz insanlar bizi kıracak, üzecek kadar yakınımıza gelebilirler. İşte bu yüzden kimseyi sevmezsem, kimseye güvenmezsem, kimse de beni hayal kırıklığına uğratamaz, kimse üzemez diye düşündüm yıllarca. Tabi ki o yıllarda da çok sevdiğim, çok güvendiğim insanlar oldu ama sınırlı sayıda tuttum hep. Sonra bana bir haller oldu, duvarları yıktım farkına bile varmadan. Ceren'den aldığım ilhamla düşündüklerimi şöyle anlattım kendi Instagram'ımda bugün:

"En büyük endişen nedir diye sorsalar, sevip de sevilmemek derim. Öyle herkes değil, sevdiklerim sevsin beni yeter. Herkes severse bir sorun vardır zaten. Yıllarca insan sevmem ben diye gezmemin sebebidir endişem. Ya ben seversem de sen beni sevmezsen, kırıp dökersen, üzersen... Dayanmaz kalbim. Sevdiğim birinin yüzü düşünce acaba ben miyim sebebi diye içim içimi yer. Ben değilsem bile bu kez de ya çare olamazsam yarasına diye aklım çıkar. Sevdim mi delice severim ama mümkünse hiç sevmemeyi yeğlerim. Ne kadar az kişi seversem, sevilmeme ihtimalim o kadar az olur çünkü. Hopa'ya gelene dek ailem hariç sevdiğim insan sayısı iki elin parmağını geçmezken Hopa'da kişisel rekorumu kırdım. Şimdi sevdiklerimin sayısı sevilmeme korkumu sık sık körükleyecek kadar fazla ama maalesef demiyorum hiç :) "



Sevdiğim biri tarafından aynı ölçüde sevilmediğimi düşününce/hissedince o kadar çok yaralanıyorum ki kendimi ordan oraya vurup iyice hırpalıyorum. İçimdeki sevilmeme ve reddedilme korkusu o kadar derin ki bazen en ufak bir eleştiriyi bile saldırı olarak görüp karşı saldırıya geçebiliyorum. Sebeplerini biliyorum bu korkumun ve aşmaya çalışıyorum. Sevilmeme korkusuyla sevmekten kaçınmak ne kadar mantıksız farkındayım tabi ki ama işte bazı yaralar o kadar derin ki illa ki izi kalıyor benliğimizde.

Manidar bir parça bırakayım gitmeden şuraya :p



Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...