Bazı kapıları açmamak lazım. Kapatmak çok zor. Açık kalsa daha da zor. Açtıysan, o kapıdan çıkıp gitmek yapılacak en doğru şey.
Ceyda kapıyı açtığı anı tamtamına biliyordu. Geriye dönüp kapıyı kapatamadığı için açtığı kapıdan çıkıp gitmeyi seçti sonunda. Şimdi önünde yepyeni bir hayat uzanıyordu. Yeniden nefes almayı öğrenecek; bu kez hayata balıklama dalacaktı. Sakınmayacaktı kendini, saklamayacaktı. Gelene hoşgeldin, gidene eyvallah diyecek; kimse için kendini eksiltmeyecekti. Bir kez kaybetmişti kendini; bu kez kazanacaktı.
Ceyda şanslıydı prangalarla bağlı olduğunu sanan bir çok kişiye göre. Henüz gençti. Evli değildi, çocuğu yoktu. Yıllardır süren bir ilişkisi vardı. Ama o ilişkinin diğer öznesi kendisi farkında olmasa da çoktan gitmişti Ceyda'dan. İçten içe giderken dışını unutmuştu Kerem. Elinde kalan boş bir bedenle yaşıyor gibiydi Ceyda. O boş bedeni besliyor, giydiriyor, oradan oraya sürüklüyordu bir süredir. Sonunda yoruldu. Şimdi gitme sırası ondaydı ama o bedenini ardında bırakmayacak aksine neyi var neyi yoksa alıp topyekün girişecekti hayatla yeni bir savaşa.
Kerem'e durumu anlattığında pek de ummadığı bir tepki ile karşılaştı. Kerem'in ruhu uzun zaman önce terk ettiği bedenine bir anda geri gelip aylardır ortada olmayan kendisi değilmiş gibi Ceyda'yı durduk yere her şeyi mahvetmekle suçladı. Ama Ceyda geri adım atmadı.
"Sen gittin aslında çoktan.
Yoksun!
Bedeninin burda olması burda olduğun anlamına gelmiyor. Sen her gün gidiyorsun. Sonra bir şey oluyor, tekrar bedeninde uyanıyorsun. Ah zihninle bedeninin bağını bir koparabilsen... İkiye bölebilsen kendini... Sana ihtiyacı olanlar için burada kalsan, senin ihtiyacın olanlar için gitsen.
Gittin sen çoktan ama işte inkar ediyorsun. Dönerim sanıyorsun, döndüm diyorsun. Oysa döndüğün tek şey çoktaaaaaan çıkıp gittiğin bir beden. Gidemem sanıyorsun, çoktan gittiğinin farkına bile varamıyorsun. Olmayan prangalar görüyorsun. Gidersen tüm dengeler sarsılır, dünya alt üst olur sanıyorsun. Dünyanın yapı taşı sensin sanıyorsun. Ama işte dedim ya "öyle sanıyorsun"! Oysa ne prangalar var bileklerinde ne de dünya tepetaklak olacak sen gidince. Senden önce kaç kişi gitti, yıkılmadı dünya. Herkes olduğu yerde hâlâ!
Gidemiyorsun. Gidemeyeceksin. Her gün terk edip bedenini, her gün geri geleceksin. Yorulup tükenecek; sonunda zihnini öldürecek, bedeninle yaşamaya devam edeceksin. Çoktan gittiğin, dönemediğin, kendine bile itiraf edemediğin sana artık tamamen yabancı bir diyarda nefes almayı öğreneceksin yeniden.
Kim ne derse desin değişmeyecek! Çünkü bir köy halkı toplansa bir "sen" etmeyecek!
İşte bu yüzden ben gidiyorum. Seni gidemeyişinle bırakıp ben gidiyorum." dedi Ceyda.
Giden taraf olmayı seçtiği için evden ayrılması gerektiğini biliyordu. Hiç vakit kaybetmedi. Yeni hayatında ihtiyaç duyacağını düşündüğü şeyleri aldı sadece yanına. Fazlasına gerek yoktu. Gidebileceği, sığınabileceği dostları vardı elbet ama tek kelime anlatmak, tek cümle kurmak istemiyordu ne içinde açılan kapı hakkında ne de şimdi çıkıp son kez kapattığı kapı hakkında.
Yıllar önce uzaktan bakıp çok sevdiği, sonra bir cesaret içine girdiği o küçük güzel otele gitti. Şehrin en turistik yerinde, en pahalı otellerin arasındaydı bu küçük butik otel. Ceyda sahiplerini tanıyordu. Birbirinden tatlı, huysuz, deli dolu 3 kadının oteliydi burası. Fiyatları da öyle diğer oteller gibi dudak uçuklatan cinsten değildi. Sahibeleri öğrencilik yıllarında otelin karşısındaki yüksek bir duvara oturup buraya bakarak hayallere dalarmış; sonunda oteli satın alarak hayallerini gerçekleştirmişler. Şimdi bu büyüleyici oteli işleterek elde ettikleri gelir ile başka kızların hayallerine destek oluyorlardı. Bu üç kadın okul bitince birbirinden ayrılmış; çok güzel hayatlar yaşamış; evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, dünyayı dolaşmış, kendini arayıp bulmuş ve sonunda tekrar buluşup hayatlarının son ama belki de en verimli yıllarını bu otelde geçirmeye karar vermişlerdi. Tüm özel günlerde üçünün de ailesi çoluk çocuk otele gelir, kocaman sofralar kurulur, yenilir içilir, hayattan alınan keyif katlanarak büyürdü. Ceyda biliyordu çünkü defalarca kez parçası olabilmişti o mutlu anların.
İlk kez 5 yıl önce gelmişti Ceyda buraya. Yine kendini yollara, sevdiği sokaklara, ışıklı, müzikli hayatlara vurduğu bir anda ayakları onu otelin karşısındaki yüksek duvarın dibine kadar getirmişti.
*Çoooook uzun zamandır taslaklarda bekliyordu bu hikaye. Çünkü eksikti bir şeyler. Koyu ve italik yazılmış kısım az önce geldi ve yazıp yayınladım.
Cumartesi, Kasım 30, 2019
Cuma, Kasım 29, 2019
Zaman
Beklerken saniyeler akmaz, dursun isteyince saatler durmaz!
Tüm gün bekleyip tam şimdi dediğim anlar öyle çabuk bitiyor ki...
Zaman benimle dalga geçiyor!
Tüm gün bekleyip tam şimdi dediğim anlar öyle çabuk bitiyor ki...
Zaman benimle dalga geçiyor!
Pazar, Kasım 24, 2019
Bir Fırıncıdan Kahraman Olur mu Acaba?
Blog dünyasına sağlam adımlarla giriş yapan Zoraki Blogger'ın son son yazısı Kahraman Adam o kadar güzel, o kadar duru ve etkileyici ki bana ilham oldu ve çok sevdiğim Osman Dedemin hikayesini anlatmak istedim. Dedemin hayatını düşünürken ailemdeki diğer ilginç hayatlar da bir bir hücum etti zihnime. Bakalım, belki bir seriye dönüşür bu yazı.
Osman Dedem, Aydın'da küçük bir köyde doğmuş, annesini küçük yaşta kaybetmiş. Babası tekrar evlenip çoluk çocuğa karışmış ama dedem o ailenin içine karışamamış. Üvey annesi hep dışlamış, ezmiş, ötelemiş dedemi. Sonunda dedem evden ayrılmış ve uzaktan akrabası olan yaşlı bir nenenin yanına Manisa'ya gitmiş. Nene kocasını genç yaşta kaybetmiş, çoluğu çocuğu da yokmuş. Yıllarca yalnız yaşamış ama artık elden ayaktan düşmek üzereymiş. Dedemi yanına almış; "Benimle yer, benimle içersin, çalışır paranı kazanırsın. Bana bakarsan ben ölünce ha bu evim sana kalır" demiş. Huysuz bir kadınmış ama kol kanat germiş dedeme. Büyükannemle (aslında annemin teyzesi ki bu durumda başlı başına bir hikaye) evlendirmiş. Ne saygıda ne sevgide hiç kusur etmemişler neneye ikisi de. Nene evini de hakkını da helal ederek yummuş hayata gözlerini.
Dedem fırıncılık yapmış yıllarca. Evden işe, işten eve. Başını kaldırmazmış hiç yürürken. Ah bir kaldırsa... Göçmenlik var soyunda, ten pembe beyaz, saçlar kumral, gözler yemyeşil, çakmak çakmak! Ama gözü büyükannemden başkasını görmemiş. Büyükannemler 5 kardeş, büyükannem 2. çocuk; babaları anneannem (annemin öz annesi) bebekken ölmüş, anneleri büyütmüş hepsini tek başına. Dedemle büyükannem evlenince dedem onlara da sahip çıkmış. Hatta anneannem onların çocuğu gibi büyümüş neredeyse. Sonra kendi çocukları da olmuş; Mustafa koymuşlar adını. Çok hareketli, akıllı bir çocukmuş. Ama birden çok hastalanmış, çaresi bulunamamış. Küçük yaşta vefat etmiş. Dedemle büyükannem yıkılmışlar. Büyükannem yataklara düşmüş, hastalanmış. Dedem onu doktordan doktora taşımış ama nafile. En son bir dağın tepesinde şifacı bir kadına taşımış sırtında. Orda kalmışlar bir süre. Kadın büyükannemi iyileştirmiş ama ruhu yaralı kalmış büyükannemin. Tüm bunlar olurken gencecik yaştalarmış ikisi de. Bu hastalık sürecinde ayrılan yatakları bir daha hiç birleştirmemiş büyükannem; dedem bir gün olsun ağzını açıp tek kelime etmemiş. "Makbulem iyi olsun da..." demiş hep. Öyle çok severdi ki büyükannemi!
Bağırlarına taş değil anneannemi basmışlar önce. Onu büyütüp evlendirmişler. Sonra hayat bambaşka bir anne-babalık fırsatı koymuş önlerine. Anneannem çalışmak için Almanya'ya giderken annemi bırakmış onlara. Bu ayrılık annemde onarılamaz yaralar açmış ama büyükannem ve dedemin yaralarını sarmış az da olsa.
Devam edeceğim. Dedemin kendi evladına yapamadığı babalığı, anneme ve dayıma nasıl yaptığını; benim içinse nasıl tatlı, nasıl tonton bir dede olduğunu; her gece sofrada büyükannemi nasıl gıcık ettiğini ama bunun kendi aralarında tatlı bir oyun olduğunu nasıl fark ettiğimi anlatacağım daha :)
Osman Dedem, Aydın'da küçük bir köyde doğmuş, annesini küçük yaşta kaybetmiş. Babası tekrar evlenip çoluk çocuğa karışmış ama dedem o ailenin içine karışamamış. Üvey annesi hep dışlamış, ezmiş, ötelemiş dedemi. Sonunda dedem evden ayrılmış ve uzaktan akrabası olan yaşlı bir nenenin yanına Manisa'ya gitmiş. Nene kocasını genç yaşta kaybetmiş, çoluğu çocuğu da yokmuş. Yıllarca yalnız yaşamış ama artık elden ayaktan düşmek üzereymiş. Dedemi yanına almış; "Benimle yer, benimle içersin, çalışır paranı kazanırsın. Bana bakarsan ben ölünce ha bu evim sana kalır" demiş. Huysuz bir kadınmış ama kol kanat germiş dedeme. Büyükannemle (aslında annemin teyzesi ki bu durumda başlı başına bir hikaye) evlendirmiş. Ne saygıda ne sevgide hiç kusur etmemişler neneye ikisi de. Nene evini de hakkını da helal ederek yummuş hayata gözlerini.
Dedem fırıncılık yapmış yıllarca. Evden işe, işten eve. Başını kaldırmazmış hiç yürürken. Ah bir kaldırsa... Göçmenlik var soyunda, ten pembe beyaz, saçlar kumral, gözler yemyeşil, çakmak çakmak! Ama gözü büyükannemden başkasını görmemiş. Büyükannemler 5 kardeş, büyükannem 2. çocuk; babaları anneannem (annemin öz annesi) bebekken ölmüş, anneleri büyütmüş hepsini tek başına. Dedemle büyükannem evlenince dedem onlara da sahip çıkmış. Hatta anneannem onların çocuğu gibi büyümüş neredeyse. Sonra kendi çocukları da olmuş; Mustafa koymuşlar adını. Çok hareketli, akıllı bir çocukmuş. Ama birden çok hastalanmış, çaresi bulunamamış. Küçük yaşta vefat etmiş. Dedemle büyükannem yıkılmışlar. Büyükannem yataklara düşmüş, hastalanmış. Dedem onu doktordan doktora taşımış ama nafile. En son bir dağın tepesinde şifacı bir kadına taşımış sırtında. Orda kalmışlar bir süre. Kadın büyükannemi iyileştirmiş ama ruhu yaralı kalmış büyükannemin. Tüm bunlar olurken gencecik yaştalarmış ikisi de. Bu hastalık sürecinde ayrılan yatakları bir daha hiç birleştirmemiş büyükannem; dedem bir gün olsun ağzını açıp tek kelime etmemiş. "Makbulem iyi olsun da..." demiş hep. Öyle çok severdi ki büyükannemi!
Bağırlarına taş değil anneannemi basmışlar önce. Onu büyütüp evlendirmişler. Sonra hayat bambaşka bir anne-babalık fırsatı koymuş önlerine. Anneannem çalışmak için Almanya'ya giderken annemi bırakmış onlara. Bu ayrılık annemde onarılamaz yaralar açmış ama büyükannem ve dedemin yaralarını sarmış az da olsa.
...
Devam edeceğim. Dedemin kendi evladına yapamadığı babalığı, anneme ve dayıma nasıl yaptığını; benim içinse nasıl tatlı, nasıl tonton bir dede olduğunu; her gece sofrada büyükannemi nasıl gıcık ettiğini ama bunun kendi aralarında tatlı bir oyun olduğunu nasıl fark ettiğimi anlatacağım daha :)
Cumartesi, Kasım 23, 2019
Hayat Mucizelerle Dolu!
Yemek yapıyordum mutfakta az önce. Bir yandan da çooook uzakta ama çoooook yakınımda bir dostumla konuşuyordum. "Uzun zaman sonra ilk kez bugün iyiyim. Daha iyi olacağım. Bir yola çıktım, kendime baktım. Şimdi bulduklarımla geri dönme vakti." dedim. Aradan birkaç dakika geçti, geçmedi şu şarkı çalmaya başladı.
İlk kez dinliyorum, hiç bilmediğim bir şarkı. Sözleri nasıl güzel! Göründüğünün aksine hüzünlü değil, umut dolu geldi bana. Biraz daha ben oldum, kalbimdeki renkleri büyüttüm ben bu sonbahar :)
İlk kez dinliyorum, hiç bilmediğim bir şarkı. Sözleri nasıl güzel! Göründüğünün aksine hüzünlü değil, umut dolu geldi bana. Biraz daha ben oldum, kalbimdeki renkleri büyüttüm ben bu sonbahar :)
Bugün güneş doğmayacak, bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil, orda bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri, çiçeğe su verme unut
Biraz daha sen olursun, kalbindeki rengi büyüt
Her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda
İçinde bir sen bulursun, büyümüş anlamış yorgun
Ah aman aman küçüğüm, bu yol sana gidiyor
Senin küçük baharında unuttuğun bir şeyler var
Gelir geçer sokaklardan, sokaklara girer çıkar
Mavi penceresinde gün, telaşlı rengârenk kuşlar
Kanatlarında bir alev, düşlerine konar kalkar.
Yollar hep bize gidiyor! Aslında hep kendimizi arıyoruz. Şimdi açtım kulağımı dinliyorum. İyiyim. daha iyi olacağım biliyorum. Tek yapmam gereken kulağımı açık tutmak, sırtımı dönmemek, tekrar duyduğum o sesin beni iyileştirmesine izin vermek. Daha önce cevabını alamadığım sorulara da cevap bulurum belki bu kez :) Her şey sırayla, adım adım :)
Salı, Kasım 19, 2019
Azıcık Derin Mevzular
Epeydir yaklaşmadığım derinlere gitme vakti gelmiş. Ağaç Ev Sohbetleri'nin 12.si için yazdığım şu yazı sonrası bir şeyler anlatma isteği oluştu içimde. O yazıdan başlarsanız düşünce akışımı takip etmek daha kolay olur :)
Ruhtan bahsedince ister istemez din ve ibadet konuları da geliyor aklıma. Aslında özünde bağlantılı değil ama ben ruhumla ve nefsimle din sayesinde tanıştım. Ama yıllar içinde din kavramından uzaklaştıkça ondan soyutlandı ruh ve nefs benim için. Din kavramından uzaklaşmamda en büyük etkense sorguladığım konulara aldığım cevaplar oldu. Misal ibadet mevzusu hep soru işaretleri ile dolu. Özellikle de toplu ibadetler. Benimle Allah (adını sen seç) arasında olan bir şey niye herkesin gözü önünde olsun ki?
Namaz kıldığım dönemde en çok yatsı namazını sevmiştim. İş güç bitmiş, günün koşuşturmacası geride kalmış, el ayak ortamdan biraz da olsa çekilmiş... Sadece ben ve O. İlk önceleri eğilip kalkmanın manası ne ki diye düşünürken cevabı bulunca eğilip kalkma mevzusuna takılmaktan vazgeçtim ama en çok namazın sonunda oturup dua ettiğim kısmı sevmeye devam ettim hep. Çünkü o an, zihnim açılmış, dünya yok olmuş, bedenim orada, ruhum uzayda gibi hissediyordum. Sadece ben ve sonsuz bir uzay boşluğu var; ben soruyorum, O cevaplıyor. Ne baş örtüsü, ne kıyafet, ne ibadet...Asıl olan gönül bağı, gönül gözü, şefkat ve istek.
Ortaokul yıllarımdan sonra yıllarca kılmadım namaz. Sonra üniversitenin ilk yılında teravih namazına gittim ama özlediğim o huzuru ve iletişimi yakalayamadım. Çünkü çok kalabalıktı. O kalabalıkta ne ben uzaya çıkabildim ne de kulağıma gelen bir ses duyabildim. Sonrası ise bambaşka bir hikaye ama bir daha dönemedim namaza. Bununla da kalmadı terk ettiğim alışkanlıklarım. Yavaş yavaş mantıksız bulduğum tüm zorlamalardan sıyrıldım.
Yıllardır karşılaştığım inançlı insanların namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, hacca gitme gibi ibadetleri yapma sebebini öğrenmeye çalıştım. Üzülerek yazıyorum ama bir çoğu temelde sadece İslamiyetin farzı olduğu için yapıyor tüm bu ibadetleri. Peki hiç mi yok o anları yaratıcı ile birebir iletişim fırsatı olarak gören? Var elbet ama biliyorum ki çoğu kişi robot gibi eğilip kalkıyor, anlamını bile bilmediği duaları ezberden okuyup üzerine düşen görevi(?) yerine getirip bitiriyor. Namaz gibi diğer ibadetler de böyle. Gönülden yapanı, bağ kuranı ayrı tutuyorum tabi ki. İbadetin amacını anlayıp ona uygun yapan ayrı, sırf "diğer tarafta cayır cayır yanacak yapmayanlar" diye korkuyla hareket eden ayrı. Niye yaptığını durup bir kez bile düşünmeden yıllarını geçirenler... Sorgulamadan uygulayarak yaratıcıyı memnun etmek! Ya arkadaşlar deli misiniz? O kadar güçlü, her şeye muktedir bir yaratıcı var inanıp savunduğunuz ve senin neden yaptığını bilmeden yaptığın bir takım hareketlerle mutlu mu olacak? Buna ihtiyacı olabilir mi ya cidden? Bir dur, bir düşün! Ben neyim, kimim, ne yapıyorum, neden yapıyorum? Kendinle çelişme bari!
Yıllar önce bir arkadaşımla tartışmıştık bu konuyu. Ailesinin zoruyla kapanan ve ibadet eden kişi ne kadar doğru yapıyor, bunun Allah nezdindeki yeri nedir diye. Israrla sebep ne olursa olsun namaz kılanla kılmayanın bir olmayacağını, kılanın her koşulda üstün olacağını savunmuştu arkadaşım. Yani iki insan her şeyde eşit ama biri zorla namaz kılıyor, ibadet ediyor; diğeri sadece bildiği doğrularla yaşıyor. Namaz kılan üstün diyenler çok çıkacaktır eminim. Çünkü diğeri Allah'ın sözünden çıkıyor! Bense yaratıcının bu kadar köşeli bir bakış açısı olacağına inanamıyorum.
Olay namaz kılıp kılmamak, imanın şartlarını, İslam'ın fazlarını yerine getirip getirmemek de değil aslında. Asıl olay tüm bunları yaparken ya da yapmazken içinde olduğumuz bilinç hali - state of mind* - Neden yaptığını bilmek, yaptığının amaca hizmet etmesi. Yaptığın bir eylem seni daha iyi biri yapmıyorsa ne anlamı var ki? Sana ya da ihtiyacı olana bir faydası yoksa kime faydası var? Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Yaratıcı'ya mı faydası olacak? Komik değil mi biraz? Bu sözlerim kesinlikle bilinçli kişiler için değil. Yanlış anlaşılma olmasın. Yaptığı tüm ibadetlerin kendisine ve çevresine olan faydasını somut şekilde anlatabilene lafım yok. O zaten konuyu düşünmüş, sorgulamış, cevapları biliyor. Ama onlara da şunu söylemek istiyorum. Herkesin yolu başka, kiminin kitapta yazılı yöntemlerle elde ettiğini kimi çok başka yöntemlerle elde edebilir ve benim inandığım yaratıcı için yöntemler değil varılan sonuçlar önemli. Yani Hristiyan, Müslüman, Yahudi, Deist, Hindu, Budist, Taocu olmak değil mesele! Asıl olan "iyi olabilmek", "doğru olabilmek", "doğru kalabilmek"! İster meditasyonla, ister namazla, ister oruçla, ister müzikle, ister resimle, ister okuyarak, ister yazarak nefsi terbiye edip ruha ulaşabilmek asıl mesele.
Nefs ile yeni bir cenge tutuştuğum şu günlerde Ruh'un kendini bana bu sohbet konusu sayesinde hatırlatması da çok manidar aslında benim için :) Azıcık derin mevzular dedim ama aslında baya dipsiz kuyu buralar. Yazsam günlerce yazarım. Yıllar önce Ruh'um ve Nefs'im arasında kalıp verdiğim mücadeleden başka bir yazıda bahsedeyim. Şimdilik bu kadarla (sanki az yazmış gibi!) yetineyim :)
*state of mind: "halet-i ruhiye / ruh hali" diye çevrilir Türkçe'ye. Güzel, bazen yerine göre iş görür ama aslında zihinden bahseder bu kavram "ruh hali" değil "zihin hali"dir aslı
Ruhtan bahsedince ister istemez din ve ibadet konuları da geliyor aklıma. Aslında özünde bağlantılı değil ama ben ruhumla ve nefsimle din sayesinde tanıştım. Ama yıllar içinde din kavramından uzaklaştıkça ondan soyutlandı ruh ve nefs benim için. Din kavramından uzaklaşmamda en büyük etkense sorguladığım konulara aldığım cevaplar oldu. Misal ibadet mevzusu hep soru işaretleri ile dolu. Özellikle de toplu ibadetler. Benimle Allah (adını sen seç) arasında olan bir şey niye herkesin gözü önünde olsun ki?
Namaz kıldığım dönemde en çok yatsı namazını sevmiştim. İş güç bitmiş, günün koşuşturmacası geride kalmış, el ayak ortamdan biraz da olsa çekilmiş... Sadece ben ve O. İlk önceleri eğilip kalkmanın manası ne ki diye düşünürken cevabı bulunca eğilip kalkma mevzusuna takılmaktan vazgeçtim ama en çok namazın sonunda oturup dua ettiğim kısmı sevmeye devam ettim hep. Çünkü o an, zihnim açılmış, dünya yok olmuş, bedenim orada, ruhum uzayda gibi hissediyordum. Sadece ben ve sonsuz bir uzay boşluğu var; ben soruyorum, O cevaplıyor. Ne baş örtüsü, ne kıyafet, ne ibadet...Asıl olan gönül bağı, gönül gözü, şefkat ve istek.
Ortaokul yıllarımdan sonra yıllarca kılmadım namaz. Sonra üniversitenin ilk yılında teravih namazına gittim ama özlediğim o huzuru ve iletişimi yakalayamadım. Çünkü çok kalabalıktı. O kalabalıkta ne ben uzaya çıkabildim ne de kulağıma gelen bir ses duyabildim. Sonrası ise bambaşka bir hikaye ama bir daha dönemedim namaza. Bununla da kalmadı terk ettiğim alışkanlıklarım. Yavaş yavaş mantıksız bulduğum tüm zorlamalardan sıyrıldım.
Yıllardır karşılaştığım inançlı insanların namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, hacca gitme gibi ibadetleri yapma sebebini öğrenmeye çalıştım. Üzülerek yazıyorum ama bir çoğu temelde sadece İslamiyetin farzı olduğu için yapıyor tüm bu ibadetleri. Peki hiç mi yok o anları yaratıcı ile birebir iletişim fırsatı olarak gören? Var elbet ama biliyorum ki çoğu kişi robot gibi eğilip kalkıyor, anlamını bile bilmediği duaları ezberden okuyup üzerine düşen görevi(?) yerine getirip bitiriyor. Namaz gibi diğer ibadetler de böyle. Gönülden yapanı, bağ kuranı ayrı tutuyorum tabi ki. İbadetin amacını anlayıp ona uygun yapan ayrı, sırf "diğer tarafta cayır cayır yanacak yapmayanlar" diye korkuyla hareket eden ayrı. Niye yaptığını durup bir kez bile düşünmeden yıllarını geçirenler... Sorgulamadan uygulayarak yaratıcıyı memnun etmek! Ya arkadaşlar deli misiniz? O kadar güçlü, her şeye muktedir bir yaratıcı var inanıp savunduğunuz ve senin neden yaptığını bilmeden yaptığın bir takım hareketlerle mutlu mu olacak? Buna ihtiyacı olabilir mi ya cidden? Bir dur, bir düşün! Ben neyim, kimim, ne yapıyorum, neden yapıyorum? Kendinle çelişme bari!
Yıllar önce bir arkadaşımla tartışmıştık bu konuyu. Ailesinin zoruyla kapanan ve ibadet eden kişi ne kadar doğru yapıyor, bunun Allah nezdindeki yeri nedir diye. Israrla sebep ne olursa olsun namaz kılanla kılmayanın bir olmayacağını, kılanın her koşulda üstün olacağını savunmuştu arkadaşım. Yani iki insan her şeyde eşit ama biri zorla namaz kılıyor, ibadet ediyor; diğeri sadece bildiği doğrularla yaşıyor. Namaz kılan üstün diyenler çok çıkacaktır eminim. Çünkü diğeri Allah'ın sözünden çıkıyor! Bense yaratıcının bu kadar köşeli bir bakış açısı olacağına inanamıyorum.
Olay namaz kılıp kılmamak, imanın şartlarını, İslam'ın fazlarını yerine getirip getirmemek de değil aslında. Asıl olay tüm bunları yaparken ya da yapmazken içinde olduğumuz bilinç hali - state of mind* - Neden yaptığını bilmek, yaptığının amaca hizmet etmesi. Yaptığın bir eylem seni daha iyi biri yapmıyorsa ne anlamı var ki? Sana ya da ihtiyacı olana bir faydası yoksa kime faydası var? Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Yaratıcı'ya mı faydası olacak? Komik değil mi biraz? Bu sözlerim kesinlikle bilinçli kişiler için değil. Yanlış anlaşılma olmasın. Yaptığı tüm ibadetlerin kendisine ve çevresine olan faydasını somut şekilde anlatabilene lafım yok. O zaten konuyu düşünmüş, sorgulamış, cevapları biliyor. Ama onlara da şunu söylemek istiyorum. Herkesin yolu başka, kiminin kitapta yazılı yöntemlerle elde ettiğini kimi çok başka yöntemlerle elde edebilir ve benim inandığım yaratıcı için yöntemler değil varılan sonuçlar önemli. Yani Hristiyan, Müslüman, Yahudi, Deist, Hindu, Budist, Taocu olmak değil mesele! Asıl olan "iyi olabilmek", "doğru olabilmek", "doğru kalabilmek"! İster meditasyonla, ister namazla, ister oruçla, ister müzikle, ister resimle, ister okuyarak, ister yazarak nefsi terbiye edip ruha ulaşabilmek asıl mesele.
Nefs ile yeni bir cenge tutuştuğum şu günlerde Ruh'un kendini bana bu sohbet konusu sayesinde hatırlatması da çok manidar aslında benim için :) Azıcık derin mevzular dedim ama aslında baya dipsiz kuyu buralar. Yazsam günlerce yazarım. Yıllar önce Ruh'um ve Nefs'im arasında kalıp verdiğim mücadeleden başka bir yazıda bahsedeyim. Şimdilik bu kadarla (sanki az yazmış gibi!) yetineyim :)
Pazartesi, Kasım 18, 2019
Ey Ruhum! - Ağaç Ev Sohbetleri #12
Ağaç evde bu hafta ruhlarımızı yatırıyoruz masaya...
Hazır masaya yatırmışken dinlemeye ikna eden biri çıksa nasıl güzel olur :)
Haftanın sorusuna gelirsek:
Öncelikle ruh konusuna gelmeden başka bir konuya açıklık getirmem gerekiyor. Ben uzun yıllardır ilahi dinlere inanmıyorum. Müslüman bir ailede büyüdüm. Yazları Kur'an kursuna gittim. Ortaokulda 5 vakit namaz kıldım, sonraki yıllarda da orucumu eksiksiz tuttum. Üniversitenin ilk yılında 30 ramazan teravih namazına gittim. Her gece yatmadan duamı okudum. Her sabah kahvaltı yaparken Kur'an okuyan anneannemi dinledim. Ama işte sonra bir şey oldu ve bitti.
Dinlere inanmıyorum ama tek bir yaratıcıya inanıyorum ve ruhumuzun da o tek yaratıcıdan bir parça olduğuna eminim. Burada bir parantez açıp söylemeliyim benim gibi varlığına inananların, O'nun, kitaplarda yazan o kısıtlı, koşullu düşüncelere sığmayacak kadar büyük olduğunu görememesini anlayamıyorum pek. Ama tabi ki herkesin inancına saygı duyuyorum. Umarım herkes de benim inancıma saygı duyar bir gün.
Evet dediğim gibi bence ruhlarımız ilahi yaratıcıdan bir parça. İçimizde taşıyoruz onun bir parçasını. O ise tüm kainata yayılmış halde, boşlukta, her yerde. Bir bedeni, bir formu yok. Kolektif bir bilinç gibi. Her birimize erişimi var, bize ve bizden çok daha fazlasına. Başarabilirsek bizim de ona erişimimiz var. Hani içinden çıkamadığınız bir sorunun çözümü birden beliriverir ya gözünüzün önünde, yıllarca anlamadığınız bir şeyi bir anda anlayıveririz ya, kendi kendimize sorarız bazı soruları, buluruz cevapları... İçimden bir ses şöyle diyor deriz ya... İşte o ses ruh bence. Şimdi içinizden akıl, mantık vs. gibi şeyler söyleyenler çıkabilir. Tamam senin yaratıcının ya da inancının adı da "Akıl" ya da "Mantık" o zaman işte. Adı çok önemli değil. Önemli olan ihtiyaç duyduğun cevabı verecek şeyin tam içinde, her daim yanında olması. Susup dinlersen ve cevaba gerçekten hazırsan tam orada bekliyor tüm cevaplar seni.
Ortaokuldaydım. Sınava çok çalışmıştım. Ama uyuyakalmış, son sayfalara hiç bakamamıştım. Soruların neredeyse yarısı o son sayfalardan çıktı. Hiç bilmiyordum. Durdum, içime döndüm ve "Çok çalıştım, biliyorsun. Şu sınavdan düşük alsam nerede hakkın, nerede adaletin diye şüpheye düşeceğim. Beni şu şüpheye düşmekten koru" dedim sessizce. Az sonra soruları tekrar okudum ve hiç bilmediğim cevapları yazdım. Belki okurken inanmayacak, derste dinlemişsindir, aklına gelmiştir diyeceksiniz. Dinlememiştim çünkü o zamanlar düzenli olarak doktora gidiyordum ve bir çok dersi kaçırıyordum. Bu olay tek değil. Başka başka olaylar da var burada uzun uzun anlatsam olmayacak...Yıllar içinde korkunç bir şeyin olma olasılığı karşısında sakinleşip olup olmayacağını sorduğumda hep doğru cevabı aldım. Bazısında oldu, bazısında olmadı. Kaç kez kıl payı kurtardım çok zor durumlarda tam son anda duyduğum o ses sayesinde. Kaç kez doğru yolu buldum. Tek sorun ben her zaman hazır değilim ruhumun sesini duymaya.
Yanlış yaptığımı bile bile konuşamam hiç bir şey olmamış gibi ruhumla. Çıktığım yoldan geri dönmeye razı değilken susup dinleyemem. Ben çırpınıp kendimi savundukça susar, "Sen söylediklerine inanıyorsan, bana laf düşmez der" tüm sessizliği ile. Bilirim ki haklı. İşte bu yüzden zaman zaman kaparım kulağımı ruha. Hiç konuşmam kendimle, yaşarım sadece. Başımı yastığa koyunca gelir oturur usulca baş ucuma bilirim. Bekler ona dönmemi, kulağımı açmamı, soruyu sorup cevabı duymamı. İşte o anlarda bir formu var ruhumun. Şeffaf, içi dışı bir; şefkatli bir kalbi var. Öyle rengi falan yok. Dinlemeyi kabul etsem, anlatacak. Bırakmıyor, terk etmiyor. Sessizce bekliyor baş ucumda. "Hadi uyu, biraz büyü, hazır olduğunda burdayım." diyor. Çocukluğuma dönüyorum. Ruhum baş ucumda bekliyor, ben güvenle uykuya dalıyorum.
Hazır masaya yatırmışken dinlemeye ikna eden biri çıksa nasıl güzel olur :)
Haftanın sorusuna gelirsek:
"İnsanların ruhlarının rengi ve bir formu olduğunu düşünüyor musunuz? Örneğin, gün ışığı gibi veya pembe kiraz çiçeği gibi. Öyleyse sizin ruhunuz nasıl forma, renge sahip olurdu?"
Öncelikle ruh konusuna gelmeden başka bir konuya açıklık getirmem gerekiyor. Ben uzun yıllardır ilahi dinlere inanmıyorum. Müslüman bir ailede büyüdüm. Yazları Kur'an kursuna gittim. Ortaokulda 5 vakit namaz kıldım, sonraki yıllarda da orucumu eksiksiz tuttum. Üniversitenin ilk yılında 30 ramazan teravih namazına gittim. Her gece yatmadan duamı okudum. Her sabah kahvaltı yaparken Kur'an okuyan anneannemi dinledim. Ama işte sonra bir şey oldu ve bitti.
Dinlere inanmıyorum ama tek bir yaratıcıya inanıyorum ve ruhumuzun da o tek yaratıcıdan bir parça olduğuna eminim. Burada bir parantez açıp söylemeliyim benim gibi varlığına inananların, O'nun, kitaplarda yazan o kısıtlı, koşullu düşüncelere sığmayacak kadar büyük olduğunu görememesini anlayamıyorum pek. Ama tabi ki herkesin inancına saygı duyuyorum. Umarım herkes de benim inancıma saygı duyar bir gün.
Evet dediğim gibi bence ruhlarımız ilahi yaratıcıdan bir parça. İçimizde taşıyoruz onun bir parçasını. O ise tüm kainata yayılmış halde, boşlukta, her yerde. Bir bedeni, bir formu yok. Kolektif bir bilinç gibi. Her birimize erişimi var, bize ve bizden çok daha fazlasına. Başarabilirsek bizim de ona erişimimiz var. Hani içinden çıkamadığınız bir sorunun çözümü birden beliriverir ya gözünüzün önünde, yıllarca anlamadığınız bir şeyi bir anda anlayıveririz ya, kendi kendimize sorarız bazı soruları, buluruz cevapları... İçimden bir ses şöyle diyor deriz ya... İşte o ses ruh bence. Şimdi içinizden akıl, mantık vs. gibi şeyler söyleyenler çıkabilir. Tamam senin yaratıcının ya da inancının adı da "Akıl" ya da "Mantık" o zaman işte. Adı çok önemli değil. Önemli olan ihtiyaç duyduğun cevabı verecek şeyin tam içinde, her daim yanında olması. Susup dinlersen ve cevaba gerçekten hazırsan tam orada bekliyor tüm cevaplar seni.
Ortaokuldaydım. Sınava çok çalışmıştım. Ama uyuyakalmış, son sayfalara hiç bakamamıştım. Soruların neredeyse yarısı o son sayfalardan çıktı. Hiç bilmiyordum. Durdum, içime döndüm ve "Çok çalıştım, biliyorsun. Şu sınavdan düşük alsam nerede hakkın, nerede adaletin diye şüpheye düşeceğim. Beni şu şüpheye düşmekten koru" dedim sessizce. Az sonra soruları tekrar okudum ve hiç bilmediğim cevapları yazdım. Belki okurken inanmayacak, derste dinlemişsindir, aklına gelmiştir diyeceksiniz. Dinlememiştim çünkü o zamanlar düzenli olarak doktora gidiyordum ve bir çok dersi kaçırıyordum. Bu olay tek değil. Başka başka olaylar da var burada uzun uzun anlatsam olmayacak...Yıllar içinde korkunç bir şeyin olma olasılığı karşısında sakinleşip olup olmayacağını sorduğumda hep doğru cevabı aldım. Bazısında oldu, bazısında olmadı. Kaç kez kıl payı kurtardım çok zor durumlarda tam son anda duyduğum o ses sayesinde. Kaç kez doğru yolu buldum. Tek sorun ben her zaman hazır değilim ruhumun sesini duymaya.
Yanlış yaptığımı bile bile konuşamam hiç bir şey olmamış gibi ruhumla. Çıktığım yoldan geri dönmeye razı değilken susup dinleyemem. Ben çırpınıp kendimi savundukça susar, "Sen söylediklerine inanıyorsan, bana laf düşmez der" tüm sessizliği ile. Bilirim ki haklı. İşte bu yüzden zaman zaman kaparım kulağımı ruha. Hiç konuşmam kendimle, yaşarım sadece. Başımı yastığa koyunca gelir oturur usulca baş ucuma bilirim. Bekler ona dönmemi, kulağımı açmamı, soruyu sorup cevabı duymamı. İşte o anlarda bir formu var ruhumun. Şeffaf, içi dışı bir; şefkatli bir kalbi var. Öyle rengi falan yok. Dinlemeyi kabul etsem, anlatacak. Bırakmıyor, terk etmiyor. Sessizce bekliyor baş ucumda. "Hadi uyu, biraz büyü, hazır olduğunda burdayım." diyor. Çocukluğuma dönüyorum. Ruhum baş ucumda bekliyor, ben güvenle uykuya dalıyorum.
Çarşamba, Kasım 13, 2019
Bir Defter, Bir Kapı (Vol.2)
Ali müzenin otoparkına girdiğinde az önce yolda onu sollayan siyah Grand Cherokee'yi fark etti hemen. Canı sıkıldı. Kim bilir nasıl bir hıyarla muhatap olacaktı az sonra? Ön yargılarını kapıda bıraktığına inanarak -tabi ki öyle bir şey söz konusu değil, lütfen kendimizi kandırmayalım- tüm soğukkanlılığı ve pozitifliği ile girdi müzenin kapısından. Müzeye daha önce gelmişti; hiç duraksamadan müze müdürünün odasına yöneldi. Müdürün odasına girdiğinde anlık bir şaşkınlık yaşadı. Altmışlı yaşlarda, gözlüklü, ak saçlı, keçi sakallı entellektüel bir ihtiyar delikanlı görmeyi bekliyordu. Oysa şimdi karşısında otuzlarının başında, bal rengi delici bakışları ve kumral, kıvırcık saçları ile Medusa'yı andıran bir kadın duruyordu.
- Merhaba. Ben Ali Civan Deniz. Dün müze müdürü ile görüşmüştüm. Saat 10'da burada buluşmak üzere sözleşmiştik.
- Merhaba. Ceren ben de. Hakan Bey'in acil bir toplantısı çıktı. Size ben yardımcı olacağım. Sanırım siz de herkes gibi yeni keşfedilen gizli bölüm ile ilgileniyorsunuz. Dilerseniz tura oradan başlayalım.
- Müzeyi daha önce ziyaret etmiştim. Tura gerek yok. Sadece yeni bulunan gizli geçit ve ardındaki odayla ilgili detaylı bilgi almak istiyorum. Hatta odayı bulan kişiyle konuşabilirsem çok iyi olur.
Tüm sanat camiası bu büyük keşfi yapan kişiyi merak ediyordu. Ceren'in yerinde bir başkası olsa bu fırsatı değerlendirir; kazara yaptığı bu büyük keşfi kullanarak kariyerinde büyük bir sıçrama gerçekleştirebilirdi ama Ceren isminin bu olayla birlikte anılmaması için özellikle uğraşmıştı. Meşhur olmak gibi bir hayali hiç olmamıştı. Kariyer basamaklarını hızla tırmanmak gibi bir hayali de yoktu zaten. Ceren özellikle dikkat çekmek, göze batmak istediği anlar dışında fark edilmemeyi tercih ediyordu. Fark edilmemek ona hareket özgürlüğü sağlıyordu. Şu gizli kapı ve ardındaki oda tüm planlarını alt üst etmişken bir de peşine düşecek meraklılarla uğraşmak ihtiyacı olan son şeydi. Kısa bir sessizliğin ardında Ceren,
"Kapıyı restorasyon ekibinden bir arkadaşımız duvar üzerinde çalışırken şans eseri buldu. Size nasıl olduğunu gösterebilirim," dedi ve birlikte gizli geçidin olduğu bölüme gittiler. Ali, biraz meraktan biraz da aralarındaki sıkıntılı sessizlikten, "Otoparkta siyah bir Grand Cherokee gördüm. Kimin olduğunu biliyor musunuz acaba?" diye sordu.
"Benim," dedi Ceren kısaca ve aralarındaki o sıkıntılı sessizlik yeniden başladı ve hiç bitmeyecekmişçesine ağırlaştı. Gizli geçidin olduğu noktaya geldiklerinde Ceren kapıyı nasıl bulduğunu üçüncü ağızdan anlatmaya başladı. Ceren'in konuşmaya başlamasıyla Ali gevşedi, o sessizliğin aradan çekilmesiyle rahatladı. Ceren'in jestlerine, beden diline, konuştukça sağa sola savrulan buklelerine odaklanmıştı ki hikayedeki detayları kaçırdığını hissetti. Yine de yılların getirdiği deneyimle Ceren'in anlattıklarından çok daha fazlasını da ustalıkla sakladığını sezdi.
(...devam edecek.)
Dipnot: Spontane, geldiği gibi yazıp yayınlıyorum. Düzeltmeleri genelde gündüz gözüyle okuyarak yapıyorum. Hatalar için kusura bakmayın şimdilik :)
(...devam edecek.)
Dipnot: Spontane, geldiği gibi yazıp yayınlıyorum. Düzeltmeleri genelde gündüz gözüyle okuyarak yapıyorum. Hatalar için kusura bakmayın şimdilik :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Büyü Dükkanı
Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...
-
Yazmayalı 1 aydan fazla olmuş. Bu sürede çok şey değişti. Aynı anda hem antidepresan kullanmaya hem de haftalık psikoterapi almaya başladım....
-
Dün gece eşimle "Tanrı kim, nerede? Merhametli mi, tam aksine sadist mi? Bizi izliyor mu yoksa umurunda bile değil miyiz?" gibi so...
-
Uzuuuun süren hatta bir türlü bitmek bilmeyen kıştan sonra güneşli, sıcak, çok güzel bir hafta sonuydu. Canım kocam denize girmedi ama yine ...