Pazartesi, Aralık 30, 2019

Bir Uçmak, Bir Düşmek... Ama İlle de Uçmak!

Düşmek çok acı, uçmak çok güzel!


Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor!

                Cemal Süreya

DBE'ye selam olsun! Dostlar olmasa nefes alamaz insan. İyi ki varlar!

Pazar, Aralık 29, 2019

Sonsuz Şeyler

Kısacık zamanlara sığdırılan sonsuz şeyler...
"İyi ki"ler, "Keşke"ler...


Neden Yazıyoruz?

Genelleme yapmak doğru mu bilmiyorum ama herkesin yazma ihtiyacının arkasında benzer bir dürtü olduğunu düşünüyorum. En derinde kendimizi değerli hissetmek istiyoruz. Yazmak bir nevi  "Söyleyecek sözüm, anlatacak hikayem var." hissinin dışa vurumu bence. "Kimse okumasa da ben yazayım" ya da "Gerçekten birileri okusun diye yazmıyorum" diyenler de çıkacak biliyorum ama işte kabul edelim ki birileri okuyup beğenince iyi geliyor bir çoğumuza. Anlatmak, anlaşılmak, yaraları sarmak, iyileşmek ve belki bir ihtimal kendimiz gibi olan başka birilerini de iyileştirmek istiyoruz.

Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Birileri çıkıp "Ben de geçtim o yollardan, dayan, bitecek!" desin ya da "Bak ben de aynı yoldan geçiyorum." desin, elimizi tutsun istiyoruz bence içten içe. Anlattığımız hikayelerin sahiplerini arıyoruz kimi zaman, kimi zaman geçmişte kalmış tanıdık bir yüzün peşine düşüyoruz yeniden.

Geçmişi özleyip yazıyoruz, hayallere kapılıp yazıyoruz. Bazen umudumuzu, bazen umutsuzluğumuzu paylaşmak için yazıyoruz. Sebepler görünür de değişiyor ama temelde hayatla başa çıkmak için, "Ben burdayım!" demek için yazıyoruz. Faniliğimiz ağır geliyor, gitmeden dünyada bir iz bırakmak için, yaşamamızın bir anlamı var demek için yazıyoruz.


 Madem yazmaktan bahsettik, ben yazmazsam siz yazın. Arada bir iki satır olsa da yazmalı insan.


Sabah kulağımda bu türkü ile uyandım. Yazıya uysa da uymasa da bugün ruhumun gıdası bu türkü.

Cumartesi, Aralık 28, 2019

Bir Katil, Bir Maktül

Kalp ve mantığı bir odaya koyup gitmişler; dönüşte bir katil, bir maktül bulmuşlar.


Pazartesi, Aralık 23, 2019

Sonsuzlukta Aşk*

Çok yorulmuştu yaşlı kadın. Tüm evi silmiş süpürmüş, çeri çöpü toplayıp atmıştı. Bir oh çekip rahat bir nefes alacaktı ki kapı çaldı. Kimseyi beklemiyordu. Gidip açtı kapıyı; kimsecikler yoktu kapıda. Tüm sokak kış uykusuna yatmışçasına sessiz ve sakindi. Kapıyı kapatıp yorgun, yavaş ama kararlı adımlarla içeri girdi.

İki göz oda, bir mutfak, bir banyo, küçük bir sofa** ve karo bile döşenmemiş çıplak beton küçük bir holden ibaretti tek katlı ev. Beton holden geçip sofaya çıktı; mutfaktan bir bardak su alıp yatak odasına yöneldi. Yatağının ucuna bıraktı su bardağını; ömürlük kitabını aldı eline. Parmakları ezbere biliyordu sayfaları. En sevdiği kısmı açıp okumaya başlamıştı ki kapı tekrar çaldı. Kitabı bırakıp ayaklandı. Başı döndü birden. Hızlı kalkmış olmalıydı. Duvara tutunarak önce sofayı geçti sonra holü; kapıyı açtı. Yine aynı sessizlikle karşılaştı boşlukta. Kimse yoktu.

Çıkmaz bir sokaktaydı kadının evi. Sokağın başında bir bakkal vardı; sonunda da Ünzile'nin Emine. Tüm çocukları tanıyordu sokaktaki, hiçbiri böyle bir şey yapmazdı. Emindi. Yabancı çocuk olsa zaten sokağın başından içeri giremezdi. Bakkal Rıza şeceresini*** çıkarmadan, soyunu sopunu öğrenmeden salmazdı sokağın içine kimseyi. "Hayırdır inşallah" diyerek içeri girdi kadın yine. Öylesine yorgundu ki bu kez odasına gitmeye yetmedi mecali. Oturma odasındaki divana bıraktı bedenini. Az sonra derin bir uykuya daldı. Derin uykunun peşine derin rüyalar takılır. Kadın, yıllar öncesindeydi artık. Yeniden gençti. Başında kavak yelleri, gözlerinde gençlik ateşi... İzmir fuarındaydı. Her yer ışıl ışıl, üzerinde zümrüt yeşili, farbalalı bir elbise, kumral dalgalı saçları omuzlarına dökülmüş. Rüyanın en can alıcı kısmı gelmek üzereydi. İşte! Orada! Pamuk helva tezgahının önünde. İlk göz ağrısı, ilk ve son kalp sızısı. Ömrünün kağıt kesiği. 

Yengesi ve dayısı ile gelmişti fuara. Onlar komşularıyla gezerken, genç kız küçük kuzenlerine göz kulak oluyordu. Çocuklar pamuk helva tezgahını görünce eteklerini çekiştirmeye başlamıştı. Kendini bir anda O'nun tam yanında buluverdi. İlk kez bu kadar yakındı yabancı bir erkeğe. Gözleri bir anlığına birbirine değmiş, içleri titremiş, dünya durmuş, tüm sesler susmuştu. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelmişti. Dayısı ile yengesi komşularıyla yanlarına gelmiş, komşuları delikanlının tanışı çıkmıştı. Talihin böylesi! Çok geçmeden komşular aracı olmuş; kız isteme, söz kesme derken, gençler evlenivermişti. Terziydi delikanlı, kızımız da biliyordu dikiş nakış. Birlikte çalıştılar senelerce yan yana, göz göze, diz dize. 

"Dünyada bulunmaz böyle mutluluk!" diyordu onları gören bilen. "Bizim muhabbet kuşları geçiyor" diyordu komşuları her akşam el ele eve giderlerken. Birbirlerine bakarken ışık saçıyordu gözleri, bedenleri, ruhları. Dünyayı aydınlatıyordu içlerinden taşan sevgileri. Yıllar geçtikçe bir ufak gölge düştü ışıklarına. Evleri şenlenmedi çocuk sesleriyle ama yas evine de dönmedi hiç bir zaman. Aşklarına baktılar bir çocuk gibi, günden güne besleyip büyüttüler özenle. Ama her güzel şey bir gün bitermiş. Çok sürmedi bu güzel rüya. İş dönüşü sarhoşun biri çarptı arabasıyla adama. Çarptı ve kaçtı. Kimse görmedi, kimse duymadı. Adam oracıkta can verip öldü; kadın, olanları öğrenince.

Canına kıymak istedi kadın önce ama yapamadı. Günahtı. Öyle öğrenmiş, öyle bilmişti. Takdir-i İlahi böyleyse kabul etmekten başka ne gelirdi elden? Ecel kapıyı çalana dek yaşadı kadın. O gün geldi Ecel kapıya; iki kez çaldı kapıyı ama vakit tamam değildi. Ne zaman ki kadın daldı derin uykuya ve gitti aşkın vuku bulduğu o mucizevi ana; işte o anda gelip açık camdan giriverdi içeri ecel. Aşıkların göz göze geldiği o anda verdi kadın son nefesini. Tam o anda başladı hiç bitmeyecek bir rüya. Aşıklar kavuştu sonsuzlukta! Yeniden aydınlattı aşkları tüm dünyayı! "Dünyada bulunmaz böyle mutluluk!" diyor sonsuzlukta onları görenler.


Bu şarkı Youtube'ta "otomatik oynat"tan çıktı hikayeyi yazarken. Hikayeyi bambaşka bir yere götürdü. İlk kez dinledim şarkıyı. Kader mi diyelim, tesadüf mü bilmem ama bu hikaye böyle bittiyse sebebi bu şarkı :)


*Sonsuz Aşk'a inanmıyorum ama sonsuzlukta yaşanan bir aşk döngüsü olabilir belki. Ya da sadece şu yukarıdaki şarkının pozitif etkisi ile uykusuzluğun yan etkileri birleşmiş de olabilir tabi :)

**Sofalar: Sofa, odalar arası ortak bir mekandır. Türk evinin en karakteristik ögelerinden biridir. Bütün oda kapıları sofaya açılır. Sofanın kenarda, arada ve ortada yer almasına göre değişik plan tipleri ortaya çıkmıştır. Hikayede bahsi geçen ev orta sofalı bir evdir. 

Orta Sofalı Plan Tipleri: Bu tip, diğerlerine nazaran daha geç uygulanmaya başlanmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’da saray, kasır, köşk gibi orta sofa çok değişik ve ilginç biçimler almış, böylece ev tasarımına zenginlik kazandırmıştır. Sofanın ortaya alınması ile ev planları daha çok kare veya kareye yakın dikdörtgenler haline dönüşmüştür. Binanın dört köşesine dört oda yerleştirilmiş, oda aralarına da merdiven, eyvan, hale, kiler, mutfak gibi servis mekanları getirilmiştir. Sofa önceleri dört köşe iken, zamanla köşeler pahlandırılmış, sekizgen, çokgen, oval veya eliptik şekiller oluşmuştur. Sofanın muhafazalı olması evin iyi ısıtılabilmesine imkan sağlamış, bu da soğuk bölgeler için tercih sebebi olmuştur. (http://www.turkosfer.com/geleneksel-turk-evi/)

***Soyağacı. (Oldum olası "secere" olarak bildiğim kelimenin aslı "şecere"ymiş. )

Pazar, Aralık 22, 2019

100'den 0'a 1 saniye

Belki daha önce anlatmışımdır size. Ben kimseye güvenmem durduk yere. Benim için güven kazanılması gereken bir şeydir saygı gibi. Bahsettiğim güven aklınıza ilk gelenden daha öte. Ben insanların iyi olma olasılığına güvenmem. İnsan deyince tüylerim diken diken olur. Evet, evet kişi kendinden bilir işi. Doğru. Zaten ben pek "Bana güven" demeyi de sevmem.

Yıllar içinde sıfır güvenle başlayıp zaman içinde yüze çıkan dostlarım oldu. Yüzden sıfıra 1 saniyede düşenler de azımsanacak gibi değil. Ama hiç birinde çok şaşırmadım. Kimseye bel bağlamamak gerektiğini çok küçük yaşta öğrendim. Şimdi tüm bunları niye yazıyorum peki? 

Dün bir arkadaşıma bir kararımı anlattım. "Haklısın, bu konuda seni desteklemek için elimden geleni yapacağım." dedi. Bu süreçte yapmaması gerekenleri özellikle belirttim. Sonra üstünden 1 gün bile geçmeden kararımdan dönmem için beni kışkırtmaya başladı. Ama açık açık da değil. Yüzüne vursam, "Ne alakası var canım? Sen yanlış anlamışsın!" denilecek cinsten bir kışkırtma. Niye yaptı? Kendi için. Aldığım karar onu da etkilediği için. Zor olduğu için. Kızgın mıyım? Hayır. Şaşırdım mı hayır? Aslında sevindim bile. Çünkü bu davranışla aldığım kararın doğruluğunu bir kez daha anladım. 100 değildi ama yavaş yavaş da olsa 70'i geçmişti, sıfıra inmesi 1 saniyeden az sürdü. 

Tüm bunların yanında istisnalar yok mu? Var. İki elin - belki de bir - parmak sayısını geçmez. Ama iyi ki varlar da insanlıktan umudumu tamamen kesmiyorum. 

Cumartesi, Aralık 21, 2019

Dönüş Yolu

Dönüş yolu boyunca dizindeki acıyı sonuna kadar hissetti adam. Dizinin içini canlandırdı zihninde. Her bir dokuyu, her bir hücreyi. Menüsküs demişti doktor. Koşmak yok, halı saha maçları yok, diğer sporlar da yok hatta yürüyüş bile yasak. "Öl" demişti sanki doktor. Zihni bir an donar gibi olmuştu, o kısacık anda dizinin acısı dinmişti. Ama bitmişti o kısacık an, geçip gitmişti. Acı geçip gitmedi; geri geldi.

Doktorun muayenesinden çıkıp arabasına ne ara gitmişti bilinmez ama şimdi yılların kazandırdığı refleksleri ile bedeni arabayı sürerken, benliği dizinde dokuların, damarların, etin, kemiğin içinde geziniyordu. Tam olarak neredeydi bu Allah'ın belası menüsküs acaba? Zihni bir bulsa iyileştirecekti sanki oracıkta tüm hasarı. Ama ne mümkün bulamıyordu işte. Ah keşke biraz anatomi bilgisi olsaydı! O zaman belki ulaşırdı zihni şu acının tam köküne. Ne yazık ki tıp okumak yerine mühendislik okumayı tercih etmişti.

Mühendislik okuyup mutlu olan çoktu ama O değildi. Şansını hep başka yerlerde denedi. Olmadı. sonunda kendini Baş Mühendis olarak buldu kaçmak için çırpındığı onca seneye rağmen. Ne zaman yola düşse önüne setler çeken Hayat, şimdi de nefes almak için açtığı ufacık pencereyi kapatmaya çalışıyordu. Bu ilk uyarı değildi. Hayat onu daha önce de köşeye sıkıştırmış sonra da kaçmak için attığı her adımın önüne set çekmişti.

2 bira içip arabayla gezmeye çıktığı akşam polis durdurmuş, ehliyetini kaptırma korkusu  ile alt üst olup şans eseri geçmişti kontrolden. Kaçma girişimlerine ara vermişti bir süre ama yine dayanamayıp yolda bulmuştu kendini. Bu kez de çok yakın bir aile dostu yolda yakalayıp binivermişti arabasına "Beni de eve bırakır mısın geçerken? diyerek. Nereye gittiğini sormamıştı bile. Bir başka kaçma denemesinde şirketin müdürüne yakalanmış, kaçamadığı gibi ekstra bir iş yüklenmişti omuzlarına.

Kaçmaya çalıştıkça daha da sıkıştığını görünce kaçmak yerine spor yapmaya başlamıştı. "Spor yaptıkça ciğerlerim açılır, nefes alırım, hem kafam da dağılır sporla uğraşırken." demişti. Ama işte yine yolunu tıkamıştı Hayat. Koşmayı bile çok görüyordu. Oysa ne çok sevmişti koşmayı. Sabahın sessizliğinde, muhteşem gün batımlarında, gecenin karanlığında... Koştukça açılmış, açıldıkça koşmuştu. Kendini hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Bunu fark ettiği an korkmuştu. Hayat anlamasın diye saklamaya çalıştı hislerini. Bıraktı koşmayı.

Şirketteki çalışanlar her hafta halı saha maçı yapıyordu. "Bu hafta ben de geleyim" dedi. Şaşırdı çalışanlar ama geri de çevirmediler. Sahada koşuyordu, maç pek umurunda değildi başlarda. İlk golünü ayağına gelen topa dümdüz öylesine vurarak attı. O hafta maçı kazandılar. İçinde yine aynı heyecanı, özgürlük hissini duydu. Yine korktu. Hayat yanına koymazdı bunu. Bu kez vazgeçemedi, her hafta gitti halı saha maçlarına. Bir hafta düşüp omzunu sakatladı. Aldırmadı. Diğer hafta ayağına bastı bebek mezarı gibi kocaman kramponları olan bir iş arkadaşı. Durmadı.

Hafta sonları doğa yürüyüşü yapan arkadaşları vardı. Onlara dedi bu kez de "Bu hafta ben de geleyim" diye. Yürüyüşün 20 km süreceğini bilse demezdi belki de. Ağrıyan omzu, acıyan ayağı ve Hayat hissettiği bir parça özgürlüğü elinden almasın diye korkuyla çarpan kalbi ile yürüdü 20 km'yi. Yürüyüşü tamamladığında her şeyi yapabilecek gibi hissediyordu kendini. Hayat'a kafa tutabilirdi.  Öylesine özgürdü ki... Öylesine coşkulu... Saklayamadı Hayat'tan.

Yürüyüşten döndüğü gece hissetti ilk kez dizindeki acıyı. "Eee çok zorladın kendini! Bu yaştan sonra senin neyine dağ tepe 20 km yürümek?" demişti kardeşi. Bu yaştan sonra mı? Sahi kaç yaşındaydı ki? En son 27-28 diye hatırlıyordu. Şöyle kabaca hesapladı 45, hayır 46 olmuştu! Ama nasıl akıp geçmişti şu Hayat? Köşe kapmaca mıydı yoksa kedinin fareyle oynadığı acımasız bir oyun muydu tüm Hayat?

Tüm bunları 1 saatlik dönüş yolunda düşündü. Dizinin içinde, etin, kemiğin arasında kaybolan, damarlarındaki kanın her bir damlasında boğulan zihni yüzeye çıkmak için yön değiştirmiş; maziye dalmış; her şeyi en başından ele almıştı. O an karar verdi. 10 gün boyunca yatacak, doktorun verdiği ilaçları kullanacak ve 10 günün sonunda Hayat'a inat koşacaktı. Varsın atın ölümü arpadan olsundu!



Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...