Ahmet kendi için tırmanmamıştı bu yokuşu. Ayşe için atmıştı her adımı. Aslında zamanında kendi için tırmanmalıydı zaten ama işte, içinden gelmemişti. Gerek duymamıştı. Ta ki Ayşe'yi görene kadar. Doğrudur, ilk başlarda belki görmemiştir Ayşe'yi ama o zamanlar kendinden hiç umudu yoktu Ahmet'in. Ama sonra Ayşe ondan vazgeçmedikçe Ahmet oldu, Ahmet. Anladı ki aynı yastığa baş koyacaksa Ayşe'yle önce bu yokuşu tırmanmalıydı. Yolda eksikleri tamamlamalı, fazlalıkları atmalıydı. Bilmiyordu ki o ne yaparsa yapsın Ayşe kendi yüklerini atmayacaktı; içindeki onulmaz boşluğu yolda kazandıklarıyla dolduramayacaktı.
İlk yıllarda boşluk itici bir güç olmuştu. Son yıllarda ise yıkıcı... O kadar sevdi ki Ayşe Ahmet'i, içindeki tüm boşluğun üzerine Ahmet'i serdi; hayata dört elle sarıldı. Ahmet o kadar sevdi ki Ayşe'yi yolun yarısında herkesi sildi, Ayşe'yi evi bildi. Yokuşu bile gözü görmedi Ahmet'in, yürümüyor kuş gibi uçuyordu. Ama yolun ikinci yarısında işler birden zorlaştı. Ayşe yoruldu. Ahmet geçmişin tüm yüklerini atmış, yenilerini ise nasılsa az ötede bunlardan da kurtuluruz diye gık demeden taşımayı öğrenmişti. Ama Ayşe görmezden geldiği yüklerine yenilerini ekliyor, yolda kazandıklarını değil, sadece yanından akıp geçenleri görüyordu.
Tek yokuş onlarınki değildi elbet. Yan yana bir sürü yokuş vardı ve her yokuşta başka manzaralar, başka mevsimler hüküm sürüyordu. Diğer yokuşlara baktıkça Ayşe'yi bir "Hayat akıp gidiyor" sanrısı sarmış, bu korkuyla yüküne yük eklemiş, içindeki boşluğu büyütmüştü. 365 gün doya doya yaşasalar kalan 6 saatte "Ölüyoruz işte, hayat akıp gidiyor yanımızdan, üstümüzden başımızdan! Herkes yaşıyor, biz ölüyoruz usul usul!" diyecekti Ayşe neredeyse. Ahmet ne yapsa yetişemiyordu. Kolunu kanadını açmış, Ayşe'nin içindeki kara deliğe siper olmaya çalışmış ama Ayşe'yi boşluktan uzak tutamamıştı. Şimdi hem yorgun hem kırgındı Ahmet. Ne yapacağını bilmez halde eli boşlukta asılı bekliyordu Ayşe'yi. Dayanacak çok gücü kalmamıştı. Son bir gayret gözünü, kulağını kapatıp kalbini açmış bekliyor; Ayşe'ye göre kaybederken, kendince elinde kalan son kaleyi savunarak kazanmaya çalışıyordu.
*Öykünün ilk versiyonu: Kazanırken Kaybetmek
Dipnot: Bu öyküde haklı ya da haksız yok bence. Bu öykü aynı zaman tünelinden farklı zamanlarda geçen, aynı yokuşta ayrı düşen bir çiftin hikayesi sadece. Taraf tutmak pek mümkün değil, kim haklı kim haksız bilmek de. Zaten haklı olmakla çözülse tüm problemler hayat bu kadar karmaşık olmazdı :)