Cuma, Şubat 04, 2022

İçi de dışı kadar güzel!

Önceki yazımda Erzurum'daki tarihi yerlerden fotoğraflar paylaşmış ama içlerini gezemediğimizi yazmıştım. Bu sabah kahvaltımızı yapıp yola düştük.  İlk olarak Atatürk Evi'ne gittik. 






Atatürk Evi'nden çıkıp ana cadde üzerinden düz devam edince Yakutiye Medresesi'ne vardık. 












Medresedeki tüm oda kapıları yarı boyutunda yapılmış. Sebebi saygıdan eğilerek girmek ama bence bu şekilde zorlama olması olayım özüne ters. O saygıyı zorla göstertmek... İçinden gelen zaten odaya girerken kendi eğilirdi, ufacık kapı yüzünden mecburen değil. Neyse... 

Yakutiye Medresesi'nden sonra Erzurum Kalesi'ne gittik. Kalenin içinden geçerek saat kulesine tırmandık. Kuleden Erzurum manzarası muhteşem! 




Kaleden çıkınca hemen caddenin karşısına geçip Çifte Minareli Medrese'ye girdik.



Medresenin camından gözüme bir kümbet çarpınca sıradaki istikametimiz de belli oluverdi :) 



Kümbetlere giderken Erzurum Müzesi yazan kocaman bir bina görmüştük ama müze binası yeniymiş ve henüz ziyarete açılmamış. Bunu duyduğumuz an Arya ile bir ağızdan "Olsun, seneye geldiğimizde gezeriz!" dedik ve birbirimize bakıp gülmeye başladık :) 

Bu kadar çok dolaşınca doğal olarak karnımız acıktı; müzeye giderken gördüğümüz konakta yemek yemeye karar verdik. Arya mantı yedi, ben de lor dolması; ikisi de çok lezzetliydi :) 



Karnımızı doyurduktan sonraki durağımız buz pateni pistiydi. Daha önce Erzurum'da yaşamış olan bizim okuldan öğretmen bir arkadaşım bahsetmiş, Arya'yı mutlaka götür, çok sever demişti. Tam da dediği gibi Arya bayıldı buz pistine. Hemen arkadaş edinip pistin buzunu attırdı :)) 



Listemizde buz pistine de tik atınca son hedefimiz olan Kongre Binası'na geçtik. Kongre binasının içinde resim sergisi vardı. Arya'yla hayran hayran gezdik :) 

















Kongre binasından çıktığımızda otobüsümüzün hareket saatine 1 saat 15 dk vardı. Markete gidip yolculuk için bir şeyler aldık. Sonra da Erzurum'la vedalaşmadan önce bir kez daha Cağ kebabı yemek için Koç Kebap'a gittik :D Bu kez üstüne kadayıf dolması da yiyerek ritüeli eksiksiz tamamladık :))) 

3 gün 2 gecelik Erzurum gezimizin tek kötü yanı eve dönüş kısmı oldu. Bu kez kısa yoldan, Artvin üzerinden dönelim dedik ama otobüs o kadar korkunç ki anne - kız keşke yol yine 8,5 saat sürseydi de gelirken bindiğimiz rahat otobüsle dönüyor olsaydık diye düşünmeden edemedik. Bu son zorluk nazar boncuğu olur da evimize sağ salim varırız umarım :)

Güncelleme: Evdeyiz 🤗😊

Perşembe, Şubat 03, 2022

Bundan da geri kalmadık

Anne - kız Erzurum'dayız!

8 saat süren bir otobüs yolculuğu sonunda dün geldik. Biletleri internetten almıştım ve internette yolculuk süresi 3 saat olarak gösterilmişti. Artvin üzerinden gelinirse tüneller sayesinde yol gerçekten 3 saat sürüyor ancak bizim bindiğimiz otobüs Trabzon üzerinden geldi. İlk başta yaşadığımız şok ve hayalkırıklığını atlatınca yolculuk eğlenceli bile geçti diyebilirim. Arya ile koltuk arkalarındaki ekrandan okey oynadık bol bol. Etrafa bakındık, uyuduk uyandık, tıkındık :))

Erzurum'a varınca ilk iş dönüş biletlerimizi değiştirmek oldu. Artvin üzerinden 3 saatlik yolculuğu garantileyince şehir merkezine gitmek için halk otobüsü beklemeye başladık. Polis evinden yer ayırmıştım ve şansımıza terminalden geçen tek otobüs polis evine çok yakın bir duraktan geçiyormuş. Polis evi de çarşının ortasında :) Odaya çıkıp eşyalarımızı bırakır bırakmaz yemek için dışarı çıktık ve tabi ki Cağ Kebabı yedik. Daha önceden buraya gelen arkadaşlarımız Koç Cağ Kebap'a gitmemizi önermişlerdi. Google Haritaları kullanarak 20dk.da ulaştık. Yerler fazlasıyla buzlu olduğu için biraz zorluydu ama sonuca değdi :) 

Dönüş yolunda Rüstem Paşa Bedesteni'ne rastlayınca girip gezindik.




Yolumuza çıkan ışıklandırılmış kabartmalara kayıtsız kalamadık :) 



Bu fotoğrafı çeker çekmez şarjım bir anda bitti ve telefon kapandı. Neyse ki yolu az çok bulmuştuk. Tatlı alıp odamıza geri döndük. Biraz amiral battı ve mayın tarlası oynayıp uyuduk.

Sabah erken kalkıp hızlı bir kahvaltıdan sonra taksiyle Palandöken kayak merkezine çıktık. Anne - kız o kadar acemiyiz ki gözüne far tutulmuş tavşan gibi bakındık bir süre :))) Sonra kayak takımı kiralayıp Arya için özel ders ayarladım. Arya'yla kayak hocası çalışırken, hoca benim de acemi olduğumu anlayıp bana da gösterdi birkaç püf noktası. Onlar pistin tepesine çıkıp çıkıp kayarken ben aşağıda tek başıma çalıştım biraz. Arya'nın kayışını izlerken gözümden gururla karışık mutluluk göz yaşları döküldü bir anda. Annelik çok acayip bir şey :))) Arya'nın 50 dk.lık dersi bitince bu kez yukarı beraber çıktık. Ben de 3-5 kez düşe kalka çözdüm mevzuyu :)) Artık acemi pisti anne-kız bizden sorulur diyebiliriz :P




Arya yorulunca gidip kapalı alana oturdu ben 3-4 tur daha kaydım ve inanılmaz keyif aldım. Ama eğlenceli olduğu kadar yorucu da kaymak. Saat 3 olduğunda pilimiz bitmişti. Yine arkadaşlarımın önerdiği Kapsül Cafe'ye gidip bir şeyler yedik ve dinlendik.



Arkadaşlarım bir de yukarıda Küre isimli bir cafe olduğunu söylemiş, ona da teleferikle çıkın demişlerdi. Teleferik için bilet almaya gittiğimizde pistlerin kapanacağını ve cafe için süremizin yetmeyeceğini söylediler. Zaten hava da aşırı soğumıştu ve rüzgara karşı açık teleferiğe binmek Arya'ya çok cazip gelmiyordu. Taksiye atlayıp sıcacık odamıza döndük :)

Odada biraz dinlenip enerji topladıktan sonra yine düştük yola. İlk olarak yakınlardaki tarihi yerlere gidelim dedik. Atatürk Evi ile başladık ama maalesef kapanmış, yarın sabah tekrar gideceğiz. 



Atatürk Evi'den sonra adım adım yolumuzun üzerindeki tarihi yerlere gittik. 


Yakutiye Medresesi





Lala Paşa Camii




Tarihi Erzurum Evleri 









Erzurum Kalesi





Çifte Minareli Medrese 



İçlerini gezemedik, yarın aynı sıradan tekrar deneyeceğiz şansımızı. Dolu dolu geçirdiğimiz bir günün ardından yorgun argın ama  çok mutlu döndüm odamıza :) Ben bu satırları yazarken Arya ödev yapıyor. Az sonra beraber çizgi film izleyip uyuyacağız.

Yarınki maceralarımızı da anlatırım yine :) Bir "Olacak O Kadar" klasiği ile bitiresim geldi:


Çarşamba, Şubat 02, 2022

Muallâ

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Mualla, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

...


Muallâ, oldum olası tutamazdı o kemiksiz dilini, içinden geçen daha zihnin ince kıvrımlarındaki elzem yolculuğunu tamamlayamadan hop dışarıda buluverirdi kendini. Son pişmanlık fayda etmez, Muallâ ne yapsa yerine dikemezdi devirdiği çamları. Bir gün o devirdiği çamların altında kalıp son nefesini verecekti şüphesiz. Ne zaman yolunda gitmeyen bir şey görse kendini tutamaz sere serpe ortaya döküverirdi her şeyi bir çırpıda. Bu kez de öyle olmuştu: 

- Aslında bu kadar üzülmenin bir faydası yok. Bazı insanlar böyledir, hedefine ulaşana dek yazar, çizer, büyük oynar. Hedefe ulaştıktan sonra söner, ufalır, orijinal haline geri döner. Sonra da haliyle hayatına orijinal haliyle devam eder. Sen, ben gibi hayal peşinde koşmaz. Tüm yazma, çizme, büyük oynama becerileri hedefe ulaşana kadardır bazı insanlar için. Onları da oldukları gibi kabul etmek gerekir. 

Daha ağzını kapamadan pişman olmuştu söylediklerine. Artık ne yapsa faydası yoktu ama yine de denedi şansını: 

- Yani, demem o ki; sen de niye öyle, niye böyle diye üzülme de önüne bakıver gari!

- Hah kelin ilacı olsa kendi başına! Madem hayatı olduğu gibi kabullenip devam etmek o kadar kolay sen baksana o zaman önüne! Madem o kadar kolay neden dönüp dönüp bakıyorsun kitapçı Sadi'ye?

Muallâ kapağını almış, tenceresini -pardon - ağzını kapatıp susmuştu. Bu çok görülen bir şey değildi. Kolay kolay susmazdı Muallâ. Ama elinden geldiğince denedi:

- Haklısın. Ta en başından belliydi bizden bir cacık olmayacağı. Zaten olsa olsa çorba olurdu bizden. Ekşi süzme yoğurttan terbiyesi kesik* yayla çorbası!

Bazen - hatta çoğunlukla - ileri doğru atılan bazı adımlar ne yapsak geri alınamaz. Muallâ ile Suzan'ın üzerinde yarenlik ettikleri o ince ip bir çırpıda sallanmış ve ikisi birden yere düşüvermişti işte. Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Muallâ çantasını alıp ayaklandı. "Gitme" demedi Suzan, Zaten geç de olmuştu. Muallâ kendini karanlığın içinde buldu kapıdan çıktığı anda.

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Muallâ, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

Hızlı adımlarla evine gitti. Yıllar önce boşanmıştı eşinden. Kitapçı Sadi uğruna. Ama Sadi pek oralı olmamıştı. Önceleri inceden bir böbürlenmiş, egosu şahlanmış, Muallâ'ya ümit vermiş,  sanki her şeyin mümkün olduğu fikrine kapılmasına karşı çıkmamıştı. Ama iş ciddiye binince gözünü kırpmadan paramparça edivermişti Muallâ'nın kuş gibi çırpınan kalbini:

- Sana aşık falan değilim ama seni görmezden de gelemiyorum!

Belki de okuduğu kitaplarda görüp öğrendiği tek bir cümleyle her şeyi anlatmıştı kitapçı Sadi. Tek bir cümleyle çiğneyip tükürmüştü Muallâ'yı. Muallâ, Sadi'nin  yoldan geçerken görmezden gelemediği bir dilenciydi, sevgi dileniyordu. Sadi, Muallâ-sever değil de hayırseverdi sadece. Hayrına bakıyordu Muallâ'nın yüzüne. Bunu bile bile sevdi Muallâ, Sadi'yi, bile bile... Hâlâ seviyordu. Ne zaman kitap dükkanının önünden geçecek olsa sokağa terkedilmiş köpek yavrusu gibi hissediyordu kendini. Acaba onu görecek miydi? Acaba bakacak mıydı Sadi? Acaba o da onu özlüyor muydu? Ama hayır, içten içe biliyordu, Sadi'nin özlediği, Muallâ değildi. O arzulanmayı, sevilmeyi, uğruna hayattan vazgeçilen olmayı özlüyordu. Bunca yıl Muallâ ne zaman yoluna devam etmeye kalksa Sadi çıkıvermişti karşısına: "Keşke her şey farklı olsaydı, ben de böyle olsun istemezdim ama hayat işte" diyordu. Sanki hayat elini kolunu bağlamış da elinde olsa Muallâ ile olurmuş gibi... Oysa yalandı bu sözleri. Sadi sadece sonsuza dek, "giden" olmak istiyordu, arkada bırakılan değil. 

Muallâ'nın günleri azap içinde geçiyordu. Şu dünyada içini dışını bilen, onu tüm kusurları ile seven tek dostuydu Suzan. Duymak istemediği ne varsa bir çırpıda söylemişti Suzan'a. Ne gerek vardı sanki? Ama dost acı söylemez miydi? Muallâ bu çok bilindik sözün zamanla unutulan kısmını zor yoldan öğreniyordu şimdi: Dost, acıyı tatlı söylemeyi bilmeliydi. Ne yazık ki Muallâ acı gerçeği tatlı sözlerle anlatmayı bilmiyordu henüz. 

Günler geçtikçe Suzan da Muallâ'yı arar oldu. Kader arkadaşı, dert ortağıydılar. Çocuklarını beraber büyütmüş, zorlu zamanları beraber atlatmışlardı. Gerçi Suzan her zaman bir adım öndeydi. O kendinden önce  başkalarını düşünür, onlar iyi olunca iyiyim derdi. Muallâ ise tam tersine "Ben iyi değilsem başkasına ne faydam olur? Kendimi iyi edemezken başkasına nasıl iyi gelebilirim ki?" derdi hep. Zaten böyle diye diye sözüm ona kendini seçip boşanmıştı kocasından. Ben o kadar mutsuzum ki ona da mutsuzluktan başka bir şey veremiyorum, bensiz daha mutlu olur, belki ben de onsuz diye düşünmüştü. 

Muallâ'nın eski kocası çok mülayim bir adamdı. Bir kez sesini yükseltip bağırmamıştı Muallâ'ya. Evcimen bir adamdı Naci; evden işe, işten eve... Mahalleliye bakılırsa Muallâ'ya rahat batmış gül gibi yuvasını gözünü kırpmadan yıkıvermişti. Oysa başka türlüsü mümkün değildi. Muallâ'yı bu noktaya Hayat getirmiş; aldığı her nefes, attığı her adım onu kaçınılmaz sona taşımıştı. Geriye dönme ihtimali olsa yine aynı adımları atıp yine aynı noktada bulurdu Muallâ kendini. Bunu anlayalı beri mutsuzluğu azalmış, Hayat'ın getirdiklerine itiraz etmez olmuştu. Şu ölümlü dünyada her şey olacağına varıyor ve biz her an sadece elimizden gelen tek şeyi yapabiliyorsak suçlu aramanın ya da pişmanlık hissetmenin  ne faydası olabilirdi ki? 

Muallâ kafasında düşünceler yürürken ayakları onu Suzan'ın kapısına getirmişti. Kapıyı çalmak, "Hadi ama Suzan, seni üzmek için demedim. Sadece öyle düşündüğüm için öyle dedim. Düşündüğümü söyledim diye küsmezsin sen bana? Acaba ben bilmeden başka bir halt mı yedim?" demek istiyordu. Ama dememeye karar verdi. Çünkü biliyordu kapıyı çalsa, Suzan kapıyı açacak ve Muallâ iyi olsun diye özrünü kabul edip" Aman canım sen de! Ben sana kırılmadım ki, doğru söyledin zaten." diyecekti. Bu sözler Muallâ'ya iyi gelecek ama Suzan'a iyi gelmeyecekti. Suzan yine başkasını kendinin önüne koyup başkasına iyi gelmeye çalışacaktı. İşte bu yüzden belki de ilk kez bencilliğini bir kenara bırakmaya karar verdi Muallâ. Varsın özlesindi Suzan'ı; Suzan bir kereliğine de olsa kendinden önce başkasını düşünmek zorunda kalmasındı. 

... 

*Kesilmiş terbiye: Bazı çorbalara kıvam vermek için yoğurt, un ve yumurta sarısı çırpılarak hazırlanan terbiye çorbanın içine eklenir ama bu işlem için önce bu karışım çorbanın suyu ile yavaş yavaş ılıtılmalı ve çorbaya öyle eklenmelidir. Eğer ılıtılarak yapılmaz da direk sıcak çorbaya dökülürse terbiye kesilir, terbiye çorbayla özdeşleşmez, çorbanın içinde topak topak parçalar olur. 

By Richard Avedon


Fotoğrafı canım Ceren yolladı az önce, tam senin hikayeye uygun diye. Soldaki kaknem Muallâ, sağdaki nahif tatlı kadın da Suzan. Mualla'nın yine gözü takılmış kitapçı Sadi'ye duymuyor pek Suzan'ın anlattıklarını galiba :)))) 

- Kızım sana diyorum Muallâ! Huuu! 


Azade Zamanlar

Nasıl güzel! Azade zamanlarda averelik etmek dünyadaki en keyifli şey olabilir bence. Sabahları okula giderken tam da öyle yapıyorum. Tüm so...