Sizce çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?
Eskiden olsa ben "Çok okuyan bilir" derdim ama son yıllardaki tecrübelerime dayanarak çok gezenin daha çok bildiğine eminim. Okuldayken deniz sularının tuzluluk oranının kuzeye gittikçe azaldığını öğrettiler hepimize ama kaçımızın aklında kaldı acaba? Sınavda sorulunca kaçımız doğru cevap verdik? Oysa şimdi hem Akdeniz'de hem Karadeniz'de yüzmüş biri olarak çok iyi biliyorum ki kuzeyde deniz neredeyse tuzsuz. Tatlı suyun kaldırma gücünün daha az olduğunu da yine okulda öğrenmiştik ama ne zaman ki gölde yüzdüm ve çılgınca yoruldum anladım ki tuzlu suyun kaldırma gücü daha fazla. Sebebi de tuzlu suyun yoğunluğunun daha fazla olması. Ama işte zamanında bunlar ezberlememiz gereken soyut bilgilerken kendim deneyimledikçe somut anılara dönüştü. Soyut bir bilgiyi hatırlamak mı daha kolay yoksa kendi anılarımızı, deneyimlerimizi hatırlamak mı? Benzer karşılaştırmaları ezbere öğrendiğimiz ve kendi deneyimlediğimiz her bilgi her durum için kullanabiliriz bence.
Çocukluğumdan beri çok kitap okudum - okuyorum - ama durup sorsanız çoğunun ne anlattığını hatırlamam hatta bazen okuyup okumadığımdan bile emin olamam. Ama gidip gördüğüm bir yeri, yediğim bir yemeği, gezdiğim bir müzede edindiğim bilgileri unutmuyorum. Şöyle bir düşününce şıp diye hatırlıyorum. Mesela okulda hangi bölgemizde ne yetişir, hangi ilimizin nesi meşhurdur öğrendik değil mi? Hiç gitmediğiniz bir ili sorsam şimdi size: Mesela Bartın, Bartın'da ne yetişir? Ben cevabı bilmiyorum. Hopa'ya gelmeden önce burada kendiliğinden her yerde çılgınca portakal, mandalina, greyfurt yetiştiğini de bilmiyordum. Hopa'da atmaca kültürünün, atmaca avının çok önemli -adeta bir tutku - olduğunu da bilmiyordum. Sonra Erzurum'da olduğu gibi Artvin genelinde de Cağ Kebap'ın çok sevildiğine ve yapıldığına bir yerde denk gelip de okuyarak öğrenebileceğimi sanmıyorum.
Egeli olduğum, denizle haşır neşir büyüdüğüm için denizi olmayan bir yeri sevebileceğimi de kitaplardan okuyarak bilemezdim ama Ankara'yı sevdim gezip görünce. Sevdiğim yerler olduğu gibi çok seveceğimi sanıp hayal kırıklığına uğradığım yerler de oldu. Yunan Adaları ile ilgili o kadar çok şey duyup okumuştum ki... Evrim'le gittiğimizde aşık olacağımızı sanıyordum ama hiç öyle olmadı. Bizim kıyılarımız, koylarımız, kasabalarımız bin basar o adalara. Yunan Adalarının tüm cazibesi, mavi-beyaz makyajda ve büyük bir reklam ve pazarlamacılık çalışmasında yatıyor. Bizim kıyılarımızı temizleyip boyayalım mavi-beyaza, sokakları temizleyelim, esnafı biraz eğitelim; "Yunan Adaları da neymiş? Peh!" dedirtmezsek dünya aleme ben de bir şey bilmiyorum derim.
Bu yaz Harbiye Askeri Müzesi'ni gezerken tüylerimizin diken diken olduğu anlar yaşadık. Herhangi bir ders kitabı bize o hissi o kadar canlı yaşatabilir miydi bilemiyorum. O müzeyi gezip de duygulanmamak, tarihimizi öğrenmemek mümkün değilmiş gibi geldi bize. Al bu kitabı oku öğren denilen öğrenci mi öğrenir, gel beraber şu müzeyi gezelim denilen öğrenci mi? Askeri müzede yaşadığımıza benzer bir tecrübeyi daha önce gezdiğim tüm müzelerde yaşadım. Yıllarca sınıfta anlatılan beni müzeleri gezdiğim kısıtlı sürede gördüklerim kadar etkileyememişti demek ki. Tabi bunda ders kitaplarının fazlasıyla ezbere dayalı bilgilerden oluşmasının da etkisi var.
Sonuç olarak "Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir?" sorusuna kendi açımdan baktığımda gezerek öğrendiklerimin okuyarak öğrendiklerimden daha çok ve daha kalıcı olduğunu söyleyebilirim. Okumak tabi ki önemli ama yaparak-yaşayarak öğrenmenin değerinin yadsınamayacak kadar büyük olduğunu da göz ardı etmeyelim.
Keşke Dünya'yı hatta tüm evreni daha çok keşfetme ve birebir deneyimleme imkanımız olsa.