Pazar, Eylül 15, 2019

Ağaç Ev Sohbetleri #2 ve Tesadüfler

Bu haftanın konusu "Geleceğimiz için daha yaşanılır bir dünyayı nasıl sağlarız?" sorusuna vereceğimiz cevaplardı. Yazılan bir çok yazıyı okudum hafta boyu. Bu arada hafta ortasında çok yakın bir arkadaşım arayıp Arkadi ve Boris Strugatski'nin "Uzayda Piknik" kitabını okuyup okumadığımı sordu. Henüz okumamıştım ama okuma listemde vardı ve çokça merak ettiğim bir kitaptı. Arkadaşım beraber okuyup üzerine konuşalım mı deyince hevesle kabul ettim tabi ki :)

Bir yandan çevre bilinci ile yazılmış blog yazılarını okuyup ben de yazsam ama ne yazsam diye düşünürken bir yandan Uzayda Piknik'i okumaya başladım. Daha önce Strugatski kardeşlerin "Kıyamete Bir Milyar Yıl" kitabını okuduğum için yazım tarzlarına az buçuk aşina olmam kitabı anlamamı kolaylaştırdı. Okudukça başlıkta bahsettiğim tesadüf bu yazıyı yazmama sebep oldu.

Kitapta bir grup uzaylı bir anda dünyaya geliyor ve 6 farklı bölgeye inip bir süre dünyada kalıyor. Sonra da çeşitli atıklarını dünyada bırakıp geldikleri gibi bir anda terk ediyorlar dünyayı.Yani uzaylılar dünyada bir çeşit piknik yapıyorlar ve piknikleri bitince tüm çöplerini dünyada bırakıp çekip gidiyorlar. Geride bıraktıkları atıklardan bazıları bitmeyen piller, cadı jölesi denen, dokunanı sakat bırakan maddeler (temas eden uzuvlar jöle gibi yumuşayıp/eriyip kullanılmaz hale geliyor), çekim gücü çok yoğun bataklık benzeri alanlar, metabolizma düzenleyici bileklikler, mücevher olarak kullanılabilen siyah damlacık şeklinde taşlar. Tüm bunları elde etmek için gizlice bölgeye giren iz sürücülerin çocukları genetik mutasyonla dünyaya geliyorlar ama bu durum iz sürücüleri durdurmuyor yine de. Bölgedeki türlü tehlike yüzünden bölgeden sağ çıkmak çok zor ama sağ çıkanlar içeriden çıkardıkları uzaylı atıklarından iyi para kazanıyorlar. Bu bölgeler herkes için farklı şeyler ifade ediyor. Bilim adamları yeni teknolojilerin, iz sürücüler para getirecek ıvır zıvırın, devletler elde edecekleri gücün peşinde. Kimse dünyaya ya da insanlara gelen zararla ilgilenmiyor sanki.

Gelelim kitabın Ağaç Ev Sohbetleri ile ilgili kısmına. Kitapta arkasında çeşitli atıklar bırakıp giden uzaylılar var ve bu atıklar dünyaya, insanlara zarar veriyor. Gerçekte ise uzaylılara gerek bile yok! Biz kendi kendimize beceriyoruz dünyayı günden güne daha tehlikeli bir hale getirmeyi. Etrafa attığımız çöpler, denizlere sızan petrol, atmosfere yayılan zararlı gazlar, içme suyumuzun giderek tükenmesi, kimyasal kullanımı ile kirletilen tarım arazileri, kesilip katledilen ormanlar... Tüm bunlar ve daha fazlası adım adım insanoğlunun sonunu hazırlıyor. Uzaylıların bıraktığı atıklara gerek kalmadan bozuyoruz gelecek nesillerin genlerini yediklerimizle, içtiklerimizle, hatta soluduğumuz havayla.

Uzayda Piknik kitabında uzaylı atıklarıyla haşır neşir olmanın gelecek nesillerde onarılamaz hasara sebep olacağını bile bile bölgeye girmeye devam eden iz sürücüler gibi biz de uzak durulması gereken her şeyle giderek daha içli dışlı olmaya devam ediyoruz. Yeni doğan bebeklerin çoğunda besin alerjileri, alerjik astım, egzama, sedef gibi basit görünen bir sürü hastalığın görülme yüzdeleri giderek artıyor. Erken ergenlik, erkeklerde göğüs büyümesi, kızlarda vaktinden önce aşırı tüylenme, hormonal dengesizlikler... artan görülme sıklığı ile mevcut ve gelecek nesilleri giderek daha çok ve daha ciddi boyutlarda tehdit ediyor. Sadece bunlar da değil, çok daha ciddi hastalıkların görülme riski de yükseliyor her geçen yıl. Ama buna rağmen hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyoruz günlük hayatımızda. Peki ne yapabiliriz?

Önce kendi yaptıklarımı anlatmak istiyorum.


  1. Plastik şişe su almayı bıraktım. Cam şişe ile evden götürüyorum suyumu, kızım için de metal suluk kullanıyorum. 
  2. Plastik bardak kullanmamak için kahvemizi evde yapıp termos ile yanımızda taşıyoruz, araba için de kablolu termos bardaklardan aldık geçen yıl. 
  3. Dışarıda yediklerimize dikkat ediyoruz. 6 yıldır fast food yemeyi bıraktık eşimle. Yılda bir kez (İstanbul'a gidince) rosto et olduğu için diğerlerine nazaran bir nebze daha masum olan Arby's'den bir büyük menü yiyoruz sadece. Bunun dışında hazır dondurulmuş pizza/börek/pasta gibi gıdalar tüketmiyoruz. Hamburgeri, böreği, pizzayı evde ben hazırlıyorum. Yine yıllardır kutu meyve suyu ve hazır yoğurt tüketmiyoruz.  Ben kolayı da 6 yıl önce bıraktım ama eşim içiyor arada bir. Tabi ki bazen mecbur kalıp bazen de nefsimize yenilip yiyip içtiğimiz zararlı şeyler oluyor 
  4. Tencerede/tavada/tabakta kalan yemek artıklarını ve yağı asla lavaboya dökmüyorum, soğumasını bekleyip poşetliyorum/şişeliyorum ve o şekilde atıyorum. Bu özellikle çok önemli çünkü lavaboya dökülen 1 lt atık yağ 1 milyon lt içme suyunu kullanılmaz hale getiriyor. 
  5. Okulda sürekli geri dönüşüm kutularını kullanıyorum ki öğrencilere örnek teşkil etsin. Evde her zaman ayrıştıramıyorum maalesef. Ama çok fazla paketli yiyecek ve plastik şişe gibi şeyler almadığımız için ayrıştırılacak pek bir şey de olmuyor. 
  6. Yerel üreticilerden, pazarlardan alışveriş yapıyorum. Mümkün oldukça kimyasal ilaç kullanılmamış sebze-meyve almaya çalışıyorum. Bahçede 3-5 ağaçta doğal şekilde yetişen elma ile seri üretim elma arasındaki fark inanılmaz!
  7. Kağıtların iki yüzünü de kullanıyorum, okulda öğretmenler odasında ayrı bir geri dönüşüm kolimiz var kağıtlar için. O koliden eve kağıt getiriyorum, boş yüzlerini kullandıktan sonra okuldaki geri dönüşüme geri atıyorum. Asla tek yüzü boş olan kağıtları ziyan etmiyoruz evde.
  8. Kullandığım tüm temizlik maddelerini doğal içerikli olanlardan seçmeye çalışıyorum. Şampuan, duş jeli vs. bitkisel içerikli alıyorum. 
  9. Alışverişe giderken kendi çantamı götürüyorum ki boş yere poşet atığına sebep olmayalım. 
  10. Evde kullanılmayan elektrikli aletleri fişte bırakmamaya dikkat ediyoruz.
  11. Önceki senelere nazaran çamaşır ve kurutma makinesini daha az çalıştırıp su ve enerji tasarrufu yapmaya çalışıyorum. Kurutma makinesinin su haznesindeki suyu kovaya boşaltıp daha sonra kullanıyorum (Su temiz olduğu için yerleri silerken ya da klozete dökmek için kullanılabiliyor).
  12. Okulda gereksiz yanan tüm ışıkları kapatıyorum ve öğrencileri de kapatmaları için uyarıyorum. 

"Yaptıklarının bazılarının çevre ile ne ilgisi var ki?" diyebilirsiniz. Evet bakınca çok ufak tefek, kendi sağlığımıza yönelik şeyler gibi duruyor ama aslında herkes uygulasa piyasadaki birçok şey değişir. Plastik atıkların ve ambalaj atıklarının doğaya ne kadar zararlı olduğu zaten malum. Paketli gıdalarda kullanılan kimyasalların hem insan sağlığına hem de çevreye zararları anlatmakla bitmez. Enerji ve doğal kaynak tasarrufunu her aileye öğretip uygulatabilsek epey yol kat etmiş oluruz. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Daha yaşanılabilir bir gelecek için ilk yapılması gereken insanların bilinçlendirilmesi ki bir öğretmen olarak elimden geldiğince her fırsatta çevre bilinci oluşturmaya çalışıyorum. Bu yıl 21 Eylül Dünya Temizlik Günü'nde gelmek isteyen öğrencilerle yaşadığımız ilçeyi temizlemek için sokaklara çıkmayı planlıyorum. Bu hafta tüm sınıflarda bu konudan bahsedeceğim.

Cumartesi, Eylül 14, 2019

Kazanamadım Ama Üzülemedim de!

Katıldığım bir bilim kurgu öykü yarışmasının sonuçları açıklandı az önce. Dereceye giremedim. İlk anda çok büyük bir hayal kırıklığı hissettim ama dereceye giren öyküleri okudukça üzülmek yerine mutlu oldum. Öykülere hayran kaldım. Yarışmayı "Yerli Bilim Kurgu Yükseliyor" dergisi düzenlenmişti ve öyküler gerçekten de bu isme yakışır nitelikte!

1. olan öykü: Sanık 237
2. olan öykü: aRİN
3. olan öykü: Dünyanın Hakimi
Jüri Özel Ödülü: Vicdan

Okudukça anlıyorum ki daha katetmem gereken çoooook uzun bir yol var önümde!

Salı, Eylül 10, 2019

Kömür Kalp

Eski zamanlarda, uzaaaaak diyarlarda küçük bir krallık varmış. Bu krallıkta kömür kalpli bir kraliçe yaşarmış. Kraliçenin kalbi bazen kor alev olur yanar bazen köz olur sönermiş. Kalbini kor alevler sarınca kraliçe yollara düşer; günlerce gecelerce yürür; kalbindeki alevler sönsün diye beklermiş. Alevler sönüp kalbi köze dönüşünce saraya geri dönüp devam edermiş ülkesiyle ilgilenmeye. Kraliçe halkını çok severmiş ama omuzlarında taşıdığı bu yük zaman zaman çok ağır gelirmiş. Bir de ne yaparsa yapsın kimseler anlayamaz, kimseler çare bulamazmış kraliçenin kömür kalbine.

Yıllar geçip kraliçe yaş aldıkça kalbi daha sık alevlenmeye, alevler daha geç sönmeye başlamış. Bu alevler bazen o kadar büyürmüş ki kraliçenin bedenine sığmaz dışarı taşarmış. Böyle anlarda kraliçenin en yakınındakiler zarar görürmüş en çok. Kraliçe bu duruma çok üzülürmüş ama elinden de bir şey gelmezmiş. Kendi topraklarında derdine çare bulamayınca yakın krallıklara haber gönderip derdine çare aramaya karar vermiş.

Çevre krallıklara ulaşan ulaklar kraliçenin durumunu anlatıp en bilge alimlerden, en maharetli hekimlerden çare sormuşlar ama nafile. Gönderdiği ulaklar çaresiz bir bir geri döndükçe kraliçenin umudu da tükenmeye yüz tutmuş. Kalbinin alevi benliğini iyiden iyiye sarmaya, ruhunu ele geçirmeye başlamış. Halinden anlayan, derdine çare olan çıkmayınca kömür kalbi yakıp yıkmış kraliçeyi.

Kraliçe çaresizliğinden düşmüş yollara yine. Bu kez her zaman gittiğinden daha da uzaklara gitmesi gerekmiş. Günlerce gecelerce durmadan yürümüş, derin düşüncelere dalıp bilmediği diyarlarda bulmuş kendini. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken genç bir iz sürücü ile karşılaşmış. İz sürücü onu görür görmez anlamış ne kadar yorgun olduğunu. Kraliçe yorgunmuş ama kalbindeki alevler sönmeden dönemezmiş ülkesine. Sessizce aynı yöne doğru yürümeye devam etmişler bir süre. Sonunda bir uçurumun kıyısına gelmişler. İz sürücü biraz daha ilerleyip bir kayaya oturmuş, kraliçe de yakındaki başka bir kayaya. Yol boyu olduğu gibi sessizce izlemişler ayaklarının dibine serilmiş muhteşem manzarayı. Kraliçe derin bir nefes almış ve gözlerini kapatmış. İçinde alev alev yanan kalbini önlerinde uzanan uçsuz bucaksız denize bıraktığını hayal etmiş. Sonra gözlerini hiç açmadan etrafındaki seslere odaklanmış. Neşeyle cıvıldayan kuşlar, otlar arasına gezinen yüzlerce börtü böcek, uçuşan yusufçuklar, ağaçkakanlar, sincaplar... Bitmek bilmeyen bir devinim. O günden sonra kraliçe ne zaman yollara düşse genç iz sürücü de eşlik etmiş ona. Kimi zaman havadan sudan konuşmuşlar, kimi zaman susmuşlar ama her defasında aynı dinginlikte huzur bulmuş, birbirlerine arkadaş olmuşlar.

Kraliçe sevdiklerine zarar vermemek için ne kadar uzağa gitmek zorunda kalırsa kalsın, her seferinde dönmüş ülkesine. Ne kadar yorulursa yorulsun kendiyle savaşmaktan, içindeki alevlerden kurtulmanın yolunu aramaktan hiç vazgeçmemiş. Yazmış, çizmiş, anlamaya, anlatmaya çalışmış yıllarca. Bir sürü güzel dost edinmiş bu yolda ama yine de söz geçiremiş kömür kalbine.

Yıllar geçmiş; yollar eskimiş; dün doğanlar bugün büyümüş; kömür kalpli kraliçe yaşlanmış. Kalbi artık tutuşmaz olmuş ama çilesi bitmemiş kraliçenin. Bu kez de taşlaşmaya başlamış kalbi yavaş yavaş. Tüm dostları gelmiş tek tek ziyaretine. Ama artık çare aramaz olmuş kraliçe. Ömrünce içindeki alevlerle savaşmış olan kraliçe, yorgun, kırgın ve çaresiz tümüyle kabullenmiş kaderini sonunda. Bir gün, tam da güneş doğarken kaskatı kesilmiş kraliçenin kalbi. Kraliçe gözlerini kapatırken hayata, yıllarca içinde taşıdığı kor alevleri ve dalıp gittiği engin denizleri düşlemiş son kez. Kraliçenin zamanla küle dönüşüp yok olan bedeninden taşlaşmış bir kalp kalmış geriye. İşte bu yüzden nesilden nesile anlatılmış kömür kalpli kraliçenin kendi kalbiyle savaşı.



Perşembe, Eylül 05, 2019

Bazı Yaralar

Şimdi anlatacaklarımı iyi bir yere bağlayacağım o yüzden lütfen okuyun :) reklam ya da kozmetik yazısı değil, gayet ciddi, gayet hayati! Olay sivilceler falan değil kesinlikle. 
Lütfen birazcık sabredip okuyun :)

Ergenlikten beri siyah noktalar, sivilceler, izler, gözenekler... Cildim hep sorunlu. Bir sürü şey araştırıp hiç birini uygulamadım senelerdir. Ama araştırdıklarım içinde öyle bir şey var ki hayat dersi verir gibi! Dermaroller denen bir aletten bahsedeceğim. Bu aletin üzerinde mikro iğneler var ve cildinizde gezdirince mikro yaralar açıyor. Bu işlemden sonra yüzünüze sürülen serum, krem vs. yaralardan içeri, cildinizin derinliklerine giriyor ve cildiniz bu mikro yaraları iyileştirirken geçmişten kalan sivilce ve eski yara izlerini de iyileştiriyor. Cildiniz kendi kendini iyileştirip gözenekleri küçültüyor. Şimdi gelelim hayat dersi kısmına!

Hep denilir ya düşe kalka büyüyor çocuklar diye. İşte biz de düşe kalka büyüyoruz hayatın içinde. her düşüşte yeni yaralar açılıyor. Ama bazen öyle yaralar açılıyor, öyle derinlere işliyor ki geçmişimizi, içimizdeki eski yaraları, acıları silip süpürüyor. Hayat bazen eski yaralarımızı iyileştirmek için bilerek yaralıyor bizi. Yani demem o ki bazı yaralar faydalı, bazı yaralar pek güzel. 

Dilerim hayatın ruhumuzda açacağı yeni yaralar eskileri de silerek tez zamanda iyileşip kapanırlar. İzi silinemeyen, hep derinlerde bir yerde kalan, inatçı yaralarımız varsa onları da çok zorlu bir savaştan sağ çıkmış kahramanlar gibi gururla taşırız belki o zaman!




Çarşamba, Eylül 04, 2019

Ben Sana Değil

Her cumartesi olduğu gibi yine aynı saatte radyonun başına geçip beklemeye başladı Sevda. Haftalardır takip ettiği piyes çok heyecanlı bir noktada kalmıştı. Yayın saati yaklaştıkça heyecanı da artıyordu Sevda'nın. Çok geçmeden bir kadın sesi duyuldu radyodan. Kenan Kayalı'nın geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle bu haftaki kaydın gerçekleştirilemediğini ve bu sebeple tiyatro yayınının bu haftalık yapılamayacağını söylüyordu. Sevda çok üzüldü. Bu piyes renksiz hayatına renk olmuş, haftada bir gün de olsa o hayattan çıkıp başka dünyalara gitmesine vesile olmuştu.

Cumartesiyi takip eden günler Sevda için çok sıkıcı, çok boş geçti. Belki de hayatında ilk kez geçen her dakikanın, hatta her saniyenin hesabını yaptı. Geceleri herkes uyuduktan sonra Çiftler Artistik Buz Pateni Turnuvalarını* izledi. Gündüzleri biraz curling*, biraz bocce*. Bir hafta geçip radyo tiyatrosunun saati geldiğinde yine aynı kadının sesi duyuldu. Bu kez Kenan Kayalı'nın rahatsızlığının devam ettiğini ancak radyoları başında bekleyen tiyatroseverleri üzmemek adına Kenan Bey'in yokluğunda Devran Ada'nın seslendirme yaptığını anlattı aynı ses.  Sevda yine heyecanla dinlemeye başladı piyesi. Sıra Kenan Kayalı'nın karakteri olan Ali Bey'e gelince Sevda hiç beklemediği bir hayal kırıklığı yaşadı. Sorun Devran Ada'da değildi. Devran Bey'in oldukça tok bir sesi ve kusursuz bir tonlaması vardı. Ama işte, eksikti hatta yanlıştı bir şeyler. Büyük bir hevesle beklediği piyesten hiç haz almıyordu. Keramet başından beri Kenan Kayalı'da mıydı acaba? Onun yokluğunda piyes çok sıradanlaşmış, hiç heyecanı kalmamıştı. Program sona erdiğinde neredeyse rahatladığını hissetti. İlerleyen günlerde sık sık Kenan Kayalı'yı düşünürken buldu kendini. O güne dek Kenan Bey'in varlığının kendi için ne kadar anlamlı olduğunu fark etmemiş olmasına rağmen yokluğunun bir anda müthiş bir boşluk yaratması*** şaşırtmıştı Sevda'yı. Hiç tanımıyordu aslında Kenan Bey'i. Sadece radyonun başında oturduğunda piyes için seslendirme yaparken canlandırıyordu onu zihninde. Kenan Bey, özel dikim takım elbisesinin içinde son derece vakur tavırlarıyla repliklerini okuyor, kayıt sona erince bej rengi trençkotunu giyip kendisine çok yakışan şapkasını da alarak stüdyodan ayrılıyordu. Nedense hep trençkotu ve fötr şapkasıyla hayal ediyordu Kenan Bey'i, Sevda. Belki de seslendirdiği Ali Bey karakterinin bir "İstanbul Beyefendisi" olması yüzünden öyleydi.

İlerleyen haftalarda durumda pek bir değişiklik olmadı. Kenan Bey'in rahatsızlığı devam ettiği için seslendirmeleri Devran Ada yapıyor ve bu sayede piyes her hafta olağan saatinde yayınlanıyordu. Ama artık Sevda için, hafta boyunca açılmasını heyecanla beklediği başka dünyalara giden bir kapı olmaktan ziyade umutsuz bir bekleyişin ve hayal kırıklığının kaynağı haline gelmişti. Sonunda bir aydır Kenan Kayalı olmadan yayınlanan piyesin 3 bölüm sonra biteceği duyuruldu. Bu üç haftalık süreçte seslendirmeleri yine Devran Ada yapacaktı. Sevda bu duruma zaten alıştığını düşünürken piyesin bitiyor olmasının verdiği hüzünden midir bilinmez anlık bir kararla radyoyu arayıp neden hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini beklemediklerini sormaya karar verdi. Radyonun telefonunu sesinden çok genç olduğu anlaşılan bir kız açtı. Sevda radyo tiyatrosuyla ilgili kiminle görüşebileceğini sordu, kız onu biraz beklettikten sonra isminin Ahmet olduğunu söylediği birine aktardı. Sevda o kısacık bekleme süresinde neredeyse vazgeçip telefonu kapatacaktı ki ahizeden "Merhaba, ben Ahmet Keskin. Nasıl yardımcı olabilirim size?" cümleleri duyuldu.

- Merhaba. Ben Sevda Altay. Radyonuzda yayınlanan haftalık piyes ile ilgili aramıştım. Kenan Bey'in rahatsızlığı sebebiyle geçici olarak Devran Bey seslendirme yapacak diye açıklama yapmıştınız ama az önce piyesin 3 bölüm sonra biteceği ve kalan bölümlerde de Kenan Bey yerine Devran Bey'in seslendirme yapacağı duyuruldu. Hiç olmazsa son 3 bölüm için Kenan Bey'in iyileşmesini bekleyemez misiniz acaba?

- Sevda Hanım, öncelikle böylesine ilgili bir dinleyici olduğunuz için sizi tebrik ederim ve ilginiz için de çok teşekkürler. Sorunuza gelince, üzülerek söylemek zorundayım ki Kenan Bey'in tekrar seslendirme yapabileceğini sanmıyorum. Bu sebeple piyesimizi takip eden dinleyicilerimizi yarı yolda bırakmamak ve hayal kırıklığına uğratmamak adına piyesimizi bu şekilde sonlandırma kararı aldık.

- Kenan Bey bir daha seslendirme yapamayacak mı? Ama neden?

- Aslında bu Kenan Bey'in özel hayatına dair bir bilgi. Bunu sizinle paylaşmam doğru olur mu pek bilemiyorum ama... Düşününce bu koşullar altında size anlatmam daha iyi olacak sanırım. Nasılsa eninde sonunda gazetelerden duyacaksınız. Kenan Bey pek elim bir hastalığa yakalanmış. Doktorlar fark ettiklerinde her şey için çok geç kalınmış. Kenan Bey şu an evinde istirahat ediyor. Maalesef doktorlar yapılabilecek başka bir şeyin kalmadığını söylüyorlar.

-  Ama anlayamıyorum... Kenan Bey... 

Sevda sözlerine devam edemedi. Göz yaşları yanaklarından süzülürken boğazı düğümlenmiş sesi çıkmaz olmuştu. Ahmet Bey durumu anlayınca:

- Sevda Hanım, anladığım kadarıyla Kenan Bey'e karşı derin bir sevgi ve hayranlık besliyorsunuz. Dilerseniz kendisini Balat'taki evinde ziyaret edebilirsiniz. Kapısı dostlarına ve sevenlerine her zaman açıktır. Adresi size yazdırabilirim.

Bundan sonra olanları Sevda hep sisli bir hayal gibi hatırlayacaktı. Adresi yazan eller, giyinip hazırlanan beden, onu sokaklara çıkaran ayaklar onun değildi sanki. Neden sonra hiç düşünmeden elindeki kağıtta yazılı olan adrese geldiğini fark etti. Apartman kapısı açıktı. Merdivenleri tırmandı. Kapının önünde durdu. Dakikalarca bekledi. Sonunda  kapıyı çalmadan sessizce geldiği gibi geri döndü. İçeride ölüm döşeğinde yatan adamı tanımıyordu Sevda. Hiç tanımadığı birini son kez görebilmek için görmeden sesine, hayaline aşık olduğu adamı öldürmeyi göze alamadı. Zaten Sevda, Kenan Kayalı'ya değil, başka hayatların mümkün olmasına aşık olmuştu. Kenan'a değil ama Kenan'ın hayatının içinden geçen yollara, postersiz duvarlara, yağmurlu sokaklara aşık olmuştu. Kenan Bey yatağında gerçek sevenleriyle huzur içinde ölebilirdi ama Sevda'nın aşkı ölmeyecekti. 


Yaşlı Amcalar - Ve Ben

*Taha ve Edischar'ın #Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğinin ilk sohbet konusu olan "Televizyon izliyor musunuz?" sorusunu okuyunca aklıma gelen ilk şey küçükken evdeki herkes uyurken ananemle birlikte izlediğim Çiftler Artistik Buz Pateni turnuvaları oldu. Şöyle bir düşününce, aklıma curling ve bocce sporlarından televizyonda gördüğümde haberdar olduğumu hatırladım. Sonrası zincirleme reaksiyon :D Bir yerde tv.den radyoya, ordan da radyo tiyatrosuna gitti zihnim. Sonuç bu öykü oldu :)

Edit: TV sorusunun cevabına gelince, eskiden izliyordum tv.  Buz pateni, curling, bocce... TRT 3 ve benzeri spor kanalları en sevdiklerimdi. Lisede Cnbc-e bağımlısıydım :D şimdilerde ise sadece Netflix ve filmm sitelerini takip ediyorum. Sıfır TV. Televizyon izlemek yerine yazmak, okumak, sohbet etmek daha cazip geliyor artık. 


**Daha önce hiç radyo tiyatrosu dinlemeyenler ya da halihazırda dinleyip sevenler için Kayıp Rıhtım sitesinde çok güzel bir paylaşım var :) Ama uyarmadı demeyin, teknolojiye alışık olan yeni nesile pek cazip gelmeyebilir bu radyo tiyatrosu mevzusu. Ses var, görüntü yok, sıkıcı gelebilir. 

***Sabahattin Ali'nin şu satırlarına bir göndermedir.
"Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti..."

Pazartesi, Eylül 02, 2019

Hiç Panonun Ortasından Başlar mı Yeni Yıl?

Az önce Taha'nın blogunda Kaystros Tyrha'nın yorumunu okuyunca buraya dönüp hemen yazmak istedim.

Şöyle demiş Mr. Kaplan:

"...Eylül ayı bir yandan sararıp düşen yapraklarıyla hüznü, diğer yandan okulların açılması ve iş hayatına dönüş yönüyle yeni bir yılın ümitlerini çağrıştırıyor bana. Aslında yeni yılın başlangıcı 1 Ocak yerine 1 Eylül olsaymış daha uygun olurmuş sanki."

Ben ilkokuldayken tüm sınıflarda böyle upuzuuuun bir mevsimler panosu vardı. Pano sonbahar ile başlar, yaz ile biterdi. Mevsimleri, ayları, yıl kavramını öğrendiğimizde ilk düşündüğüm şey yeni yılın neden panonun ortasından hatta kışın ortasından başladığı olmuştu. Hâlâ ne zaman "sene başı" ya da "sene sonu" kelimelerini duysam aklıma o pano geliyor ve her defasında 1 Ocak değil de, 1 Eylül yılbaşı olmalı diye düşünüyorum. Ocak ayı o panonun başında değilken, hatta bir mevsimin bile başında değilken neden yılın başı olsun ki? Tabi ki neden öyle olduğunu biliyorum ama yeterli gelmiyor malum sebepler. Ama madem öyle uygun görülmüş, öyle anlaşmış tüm dünya, o zaman mevsimler de değişsin, o panolar da! (Yazar burada ciddi olamaz herhalde :))

Mr. Kaplan'ın da dediği gibi okulların açılması, yaz tatilinin, "yaz"ın bitmesi, iş hayatına dönüş... hep Eylül ayında. Bir de misal insanın hangi sene kaçıncı sınıfta okuduğunu hatırlamasına bile izin vermiyor Ocak ayında değişen yıllar. Şimdi hanginiz söyleyebilir 93 (ya da 2003) senesinde hangi sınıfta olduğunu? Muhtemelen söylenecek ilk şey: "92-93 arası mı, 93-94 arası mı?" olacaktır. Ne saçma oysa ki bir eğitim yılının 2 farklı yıla yayılmış olması!

Tabi ki çok öznel bir rahatsızlık benimkisi! Tüm dünyada ortak olan bir şeyi yerel hatta bireysel sorunları ortaya atarak değiştirmek istemek biraz çocukça :) ama olsa işte keşke :D başka bir yazıda da Çarşamba günlerinin neden ülke çapında resmi tatil ilan edilmesini istediğimi anlatayım ben size :D

The last but not the least: Öğretmenler için bugün başladı 2019-2020 Eğitim-Öğretim yılı. Tüm meslektaşlarıma, öğrencilere ve velilere güzel bir okul yılı dilerim.




Okulun ilk gününde, ilk toplantı molasında(?!) çizdiğim ufak bir ilk gün hatırası :D


Pazar, Eylül 01, 2019

Eylül Akşamı

Eylül'ün başı, yazın sonu...

Bir ilkbahar akşamı kesişen yolları, bir sonbahar akşamında hatırlıyorum şimdi.
"İlk" baharda geç kalınca "son" baharda hüzün sarıyor insanı.

Sararmış yapraklar düşüyor aklıma Eylül'ün bahsi geçince. Ama henüz erken.
Güneş hâlâ sıcacık, deniz hâlâ masmavi...

Bu kez hüznü de Eylül'ü de severek karşılıyorum. Sarıp sarmalıyor kalbimi güneşin son sıcaklığı, denizin tatlı mavisi, sonbaharın hüznü, gecenin melankolisi...

Ne çok şiir, ne çok şarkı varmış Eylül'e yazılan... Ben en çok "Eylül Akşamı"nı seviyorum aralarında.




*Nedense Teoman'ı pek sevemem ben. Ama bazı şarkıları iyi söylediği gerçeğini de inkar edemem.

Azade Zamanlar

Nasıl güzel! Azade zamanlarda averelik etmek dünyadaki en keyifli şey olabilir bence. Sabahları okula giderken tam da öyle yapıyorum. Tüm so...