Perşembe, Aralık 19, 2019

Kara Orman (Vol. 2)

Bir yanım bahar bahçe, yeni açan tomurcuklar... Bir yanım kim bilir kaç kez gölgesine sığındığım koca gövdeli köklü çınarlar... Tam ortasında ben, bir garip Kara Orman. Bir yanım yeni açan tomurcuklara öykünür, bir yanım köklü çınarın gölgesine, sakinliğine, heybetine muhtaç.

Çarşamba, Aralık 18, 2019

Çalıntı Sayılabilecek Bir Hikaye*

*Günlerdir kapımı çalmıyor ilham ama yazmak istiyorum. Daha önce de yaptığım gibi DBE'nin ilhamına ortak çıkıp komşuda pişer bize de düşer diyeceğim bir kez daha. Aşağıdaki öykü DBE'nin son hikayesini okuyunca kağıt kalemi alıp küçücük bir deftere karaladıklarımdan ibaret. Çaydan kahveden girip kelebeklerden öküzlere vardım; sonunda bir uçurtma olup uçmakta buldum çareyi :)

Kadın kahve seviyordu. Şekersiz, sütlü. Hoş, yıllar önce şekerli içerdi ama başka bir zaman diliminde, başka bir aşktı ona şekeri bıraktıran. Adam "çay sever"lerdendi. "Kahveyle işim olmaz"  demiyordu da işte gönlü çaydan yanaydı. Kadın bu kadar kırılgan, bu kadar eleştiri düşmanı olmasa "Aman canım, ne buluyorsun şu kahvede?" diyecekti belki de. Ama çaydan yana olan naif gönlü el vermiyordu kadını üzmeye. Konu her açıldığında "Canım kahvenin de kokusu güzel gerçekten." diyordu. 

"Sana aşık falan değilim ama seni görmezden de gelemiyorum" demişti adam bir defasında. Uzun bir ayrılıktan sonra ilk kez görüşüyorlardı. Giderken kadın acıtmıştı adamın canını; dönüşte adam iade-i ziyaret yapmıştı elinde bir paket kalp acısı ile. Düşününce hak vermişti kadın adama. Bu kalp acısı ne ilki ne de sonuncusu olacaktı.

Biliyordu kadın. Bunun sonu yoktu. Her aşkın sonu vardı, her aşk bitiyordu ama bazı aşkların bitmek için fırsatı olmuyordu. Kelebeklerin birer birer hiçliğe gidişini beraber izlemeyince insan baharın bittiğine inanamıyordu. Hani çok sevdiğiniz bir akrabanızı kaybedersiniz de öldüğüne inanamaz, onu hep son gördüğünüz halindeki gibi kanlı canlı hatırlarsınız ya... Öyleydi bazı aşkların ölümü de. Sanki ölmemiş, son nefesini vermemiş, hala kalbi çarpıyormuş gibi... Ama biliyordu kadın her aşk biterdi eninde sonunda.  Bu yüzden yutuyordu acıyı en tatlı şarapmışçasına. Yeter ki şu kelebekler gidene dek beraber kalsınlardı. Sonrası nispeten kolaydı, izleyecek kelebek olmayınca herkes dönüp kendi yoluna gidebilecekti. Ama o kelebekler böylesine güzelken, dansları hala devam ederken arkalarını dönüp gitmeleri mümkün görünmüyordu. 

Sabahları göğsüne oturan bir öküzle uyanıyordu kadın. Sonra yavaş yavaş kendini avutuyor; öküzü kandırıp gönderiyordu dış dünyada kalp ağrısından sorumlu öküzlerin bekleştiğini düşündüğü hayali bir platoya. Kadın geceyi seviyordu, adam uykuyu. Kadına gündüz uyanık olmak ağır geliyordu, adama uykusuz geceler. Farklı zaman dilimlerine aittiler adeta. Kadının hayatı başlarken adam uykuya dalıyor, adam yaşarken kadın ölüyordu. Bazı akşamlar adamın göğsüne oturuyordu aynı öküz. Aynı öküz olduğuna emin olmuşlardı çünkü hiç ikisine aynı anda gelmiyordu. Bir de ağrısı, acısı, ağırlığı aynıydı. Demek ki her aşka bir öküz tayin ediliyor, o öküz aşıkların göğüsleri arasında mekik dokuyordu. Ne biçim aşktı bu? Bir kelebekler uçuşuyor, bir öküz oturuyordu göğüs kafeslerine. Dengelerinin bozulması normaldi bu koşullar altında. Zaten aşk ne zaman akıl kârıydı ki şimdi öyle olsundu? 

Önce sonbahar bitti. Biterken epeyce bozdu hava. Yağmur, çamur, fırtına indi gökten yere. Kışı sevmeyi öğrendi kadın caanım sonbahar kadar olmasa da. Sonbahar bitince bu aşk da biter diye beklemişti oysa. Ama belli ki hayat mevsimleri sil baştan öğretmeye karar vermişti kadına. İlkbaharla başlayan bu serüven kış bitmeden bitmeyecekti belli ki. Zorla güzellik olmuyordu. Aklının iplerini saldı kadın, "Sen kendininkilere hakim ol" dedi adama. "Ben biraz havalanıp dönerim belki bir uçurtma misali."

Bazen seni seviyorum diyemez insan, onun yerine;
• Dikkat et kendine, der
• Fazla yorma kendini, der
• Hava soğuk, sıkı giyin, der
• Hız yapma dikkatli git, der
• Gidince beni ara, der
• Geç yatma erken kalkacaksın, der, der, der durur...

- Can Yücel -






Pazartesi, Aralık 16, 2019

Bakalım nereye çıkacak bu yolun sonu...

Dilimin altında bir kitle var.

2 kez acile gittim. İki doktor da KBB uzmanına git, parça alınıp patolojiye gönderilsin dedi. Hopa'da KBB uzmanı yok. Yarın Artvin'e gideceğim...

Artık hiç şaşırmıyorum hayatın önüme koyduklarına.


Update: Tükürük bezi kistiymiş. Doktor zararsız dedi. Uyuşturup aldı hemen :) bu da böyle saçma ve gereksiz bir endişe olarak geçip gitti çok şükür :) 

Pazar, Aralık 15, 2019

Blogger Mimi

Eğitim Pınarı'nın şu yazıma bıraktığı yorum sonucunda okuduğum mim yazısı bende de yazma isteği uyandırdı. Mimi İnci başlatmış. Sorular güzel, bakalım cevaplar nasıl :)

1- Blog dünyasına nasıl adım attın? Hadi anlat bize.

Üniversite yıllarımda ankira.com (yanlış hatırlamıyorsam tabi) diye bir edebiyat sitesi/forumu vardı. Öykülerimi orda yayınlıyordum. Nicknamemim "Lilith"ti. Lilith'in ağzından yazıp anlatıyordum isyankar gençlik hezeyanlarımı. Epey de takip edenim vardı. Hatta yazmayınca üzülen, hadi yazsana diye baskı yapan fanlarım vardı :)))) Gençlik işte :D Ama bir süre sonra ankira.com kapandı. Ben de öykülerim kaybolup gitmesin diye çare ararken blogger'ı keşfettim. Sonra da öykülerimi buraya yazmaya başladım. 2009 senesinden beri de devam ediyorum blog yazmaya. Bu blogdan sonra bir tane yemek blogu, bir tane anne-bebek blogu açtım.  Bir tane de yakın arkadaşlarımla birlikte sağlıklı beslenme ve spor sitesi açtık ki çok da iyi giderken hayat bizi bambaşka dertlerle bambaşka yerlere sürükledi ama site hâlâ duruyor.

2- Bloğunu kısaca tanıt desem neler söylemek istersin ?

Yazıyorum işte aklıma eseni, hayatı, öyküleri, hezeyanları, hayalleri, kalp kırıklıklarımı, kendimi arayışlarımı, yola çıkıp çıkıp geri dönüşlerimi... İnsanlık hallerimi yazıyorum işte :) 

3- Yazarken olmazsa olmazların nelerdir?

Tabi ki müzik! Zaten müziksiz bir hayat düşünemiyorum :) Başka? İçecek bir şeyler de fena olmaz yani :D Kışın sıcak, yazın soğuk :)

4- Ne sıklıkta yayın giriyorsun?

Değişiyor. Ne zaman ilham gelirse ya da hayat ne zaman üstüme fazla gelirse o zaman yazıyorum. Bazen bu ikisi çakışıyor; ilham gelse de hayattan nefes alıp yazamıyorum. Bazen de boş vaktim çok oluyor, bu kez de ilham yüzüme bakmıyor :)))) Ama her gün en az bir kez girip kontrol ediyorum blogumu, yeni yorum varsa cevaplıyorum. İzlediğim bloglarda yeni yazı varsa onları okuyorum, yorum bırakıyorum. 

5-Değiştirebilme imkanın olsaydı Blogger'da neyi değiştirirdin?

Ya kayıtlara gitmek için "Tasarım" sekmesini tıklamak gerekiyor. Ondan sonra çıkıyor "Kayıtlar" ki bu çok saçma ekle oraya bir "Kayıtlar" sekmesi kardeşim! Bir de "Ön izleme" yaparken çıkan hatalar var. Yani ufak tefek teknik aksaklıkları düzeltmek isterdim Blogger'da.

6- Yazıların içinde en fayda sağlayan yazın ya da yazıların nelerdir?

Bu da zor soruymuş ya :D Dur bir bakayım :)

Bu blogta değil de anne-çocuk blogumda yazdığım şu yazı 71.697 kez görüntülenerek yeni doğum yapmış, göğüs acısından, yaralardan bebeğini emziremeyen bir çok anneye çare oldu. 

Bu blog içinse şu yazım mülakata gidecek olan arkadaşlar için ufak tefek öneriler içeriyor. Maalesef iş hâlâ kılık kıyafet ile başlayıp konuşma tarzınızla bitiyor. İlk izlenim çok önemli. Naçizane önerim görüşmeyi hafife almayın :) İlla kot pantolon giyecekseniz de bir tarzınız, bir tavrınız olsun ;)

Bir de fitizbiz.com'daki yazıların hepsi çok faydalı bence ki aktif olarak yazdığımız dönemde siteyi bizden satın almak isteyen talipler bile çıkmıştı. Benim yazılarımın linkini de bırakayım şuraya :)

7- Senin sevdiğin blog türleri hangileri?

İçinden geçenleri yazan, kendi öykülerini, gündelik hayatlarını paylaşan bloggerları daha yakın hissediyorum kendime. Üzülerek yazıyorum ki kitap incelemesi yapılan blogları okunmaktan bilinçli olarak kaçınıyorum. Çünkü kitabı merak edip almak zorunda kalıyorum ki evde henüz okuyamadığım onlarca kitabım var; yenisini alsam da o kitaplara sıra gelmiyor. Çok merak edip aldığım kitapları da genelde beğenmiyorum çünkü sevdiğim yazarlar, türler ve üslup belli, dışına çıkınca sarmıyor beni kitap.  Burada bir parentez açıp düzenli okuduğum bir kitap inceleme blogundan bahsetmeyi borç biliyorum çünkü bu blog diğer inceleme bloglarından farklı. Blogun adresi "kitaplardananlayanadam"' Ukalalık değil cidden anlıyor yazar kitaplardan :) O blogu sırf zevkine okuyorum. Dizi ve film incelemeleri paylaşan bloggerları ara ara okuyorum ve ilgimi çekenleri not alıp izlemeye çalışıyorum. Zaten takip ettiğim bloglar sağda görünüyor. Onlar dışında da sık sık uğradığım bloglar mevcut tabi ki :)

8- Blogunla ilgili içine sinmeyen ya da değiştirmek istediğin bir şeyler var mı?

Olunca değiştiriyorum hemen. Bazı yazılarım taslakta bekliyor. Bitirip yayınlamak istiyorum ama bakalım :) Bir de bazı yazılarımı bazı kişiler okur da kırılır üzülür diye yayınlayamıyorum. Bu durum beni gıcık ediyor. 

9- Blogunla ilgili hedefin nedir ?

Valla öyle bir hedefim yok :D Blogu ilk açtığımda öykülerim kaybolmasın, derli toplu bir arada dursun diyerek açmıştım. Sonra ağlama duvarı olarak kullanmaya da başladım. Hâlâ aynı minvalde devam ediyorum :))) Estikçe yazıyorum işte :) Blog yazmak iyidir, blogger olmak can, nefes benim için. Bir de blogger sayesinde kazandığım dostlarım var ki hiçbir şey karşılamaz değerlerini :) 



*Fonda yine 80ler-90lar çalıyordu yazarken :) 



Cumartesi, Aralık 14, 2019

Ah benim dağ gibi durup dal gibi kırılan kalbim...


"Çok güçlüsün. Ben olsam onca şeye dayanamazdım."

O kadar çok duydum ki bu cümleleri...

Değilim!

Dayanmamak gibi bir seçeneğim yok ki! Dağ gibi görünür bazen kalbim de dal gibi kırılıverir işte. Bu gece olduğu gibi. Ne zaman çok canım acısa ama halim olmasa anlatmaya "İyiyim" der geçerim. Ama o sızı geçmez. Gecenin 5'inde kramp olur önce ayak parmaklarımı büker sonra tüm bacağıma yayılır. Bastırdığım, susturduğum kalbimin ağrısı çığlık olur ayağımdan, bacağımdan, elimden, kolumdan firar eder eninde sonunda. Ama elbet geçer. Hangi kramp geçmez ki :)


O dal nasıl sessizce kırıldıysa öyle kaynar yine bu gövdeye. Dağ gibi sağlam durur yine elbet :)

*Siz şarkıyı ister Sezen'den ister Suavi'den dinleyin ama benim favorim Suavi versiyonu. Ağlamaklı, melankolik değil de daha coşkulu, daha umutlu! Ben de öyleyim!




**Görsel Instagram'da ozdemir.asaf sayfasından alınmıştır.

Cuma, Aralık 13, 2019

Ağaç Ev Sohbetleri #15

Bu haftanın Ağaç Ev Sohbet konusu Deep'ten geliyor. 

"Yolda olmayı mı seversiniz, varmayı mı? Süreç mi seversiniz sonuç mu?"

Soru tam benlik. Bu konu bizde hep gündeme gelir. Evrim geniş, rahat, tam süreç insanı; ben tam tersine rahatsız, aceleci, tam bir sonuç insanıyım. "Eee? Sadede gel, sonunda ne olacak yani?" en çok kullandığım cümledir belki de. Film/dizi izlerken gereksiz sahneleri atlarım mesela. Kitap okurken betimleme olan satırları es geçerim; roman yazamam; kısa hikaye insanıyım. Bir şey yapılacaksa hemen yapılsın isterim, oyalanmayı hiç sevmem. Yapılacak işler birden fazlaysa hepsi aynı anda yapılsın, bir an önce hepsinden kurtulayım diye düşünürüm ama başaramam tabi ki çoğu zaman.

Ama söz konusu olan gerçek anlamda yolculuksa hiç bitmesin isterim. Varış noktası da önemli değil pek. Sürsün, gitsin yol ama lütfen virajı olmasın, dümdüz güzel bir yol olsun :)) Yolda olmaya aşığım ben, camdan bakmaya, kitap okumaya, müzik dinlemeye, hayallere dalmaya, dünyadan kopmaya... Varınca gideceğim yere hafiften üzülürüm bile. Ama tüm bunlar yalnız çıktığım yolculuklar için geçerli. Yoksa çoluk çocuk aile yolculuğundan nefret ederim. Mümkün olsa anında ışınlanmayı tercih ederim.

Kısacası yol var, yol var; yolculuk var, yolculuk var. Tekil ya da çoğul olma durumuma göre değişir tercihim. Ama söz konusu olaylar ve eylemler ise kesinlikle sonuçla ilgilenirim; süreç çoğu zaman gözümde büyür, içimi sıkar. 

Keşke mümkün olsa da şu an alıp başımı bitmeyen bir yola çıkabilsem... 

Bu ara hep 80ler 90lar dinliyorum :) 

Yan dersen yanarım... 

Ah bu ben... 


Cumartesi, Aralık 07, 2019

Tatminsizlik*

Süper güçlerim olsa...

Uçsam...
Offf uçmak nedir ya? Bari görünmez olsaydım.

Görünmez olsam...
O kadar giyinip süslendim görmüyorsun. İnsanlar da görmüyor, yanımdan öyle geçip gidiyor.

Telekinezi yeteneğim olsa...
Of her şeyi oturduğum yerden yapıyorum iyice kilo aldım ya...

Telepati**...
Ayyy her şeyi duyuyorum, konuşulacak bir şey kalmadı. Çok sıkıcıııııı!!!

Super strenght...
EVRİİİİİİİM arabanın kapısı yine elimde kaldı ya offffff!

Zihin kontrolü...
Ay insanlar ne salak ya! Ne desem yapıyorlar...

Alev topu olsam...
Of bu ne sıcak! İçim kurudu.

*İlham kaynağı yine Evrim tabi ki :))))
Ben hep böyleymişim :D Her şeye oflayıp pufluyormuşum :)))))

**Evrim'le 13 seneyi devirdik. Artık birbirimizin aklını okuyoruz. Ben de sürekli şikayet ediyorum, "Ağzımı açmadan aklımdan geçen cümleyi sen söylüyorsun zaten!" diye. Hayatın heyecanı kalmadı diyorum ve Evrim acayip gıcık oluyor. Haklı adam. Bir süredir hayat altın bir kafesmiş de ben o kafese hiç yakışmayan kel, topal, karga sesli, kazara bülbül sanılmış bir yaratıkmışım gibi davranıyorum. Ama aslında kafes falan yok ortada.

Sorun kafes ya da hayat değil aslında. Başlıktaki gibi sorun tatminsizlik, ne istediğini bilememek, şikayet etmek ama değişmemek, değiştirmemek. Yani aslında sorun hayat değil de bakış açım galiba.

Bu arada süper gücüm olsa kesinlikle görünmezlik ya da zihin okuma olsun isterdim :D

Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca

Storytel'de şu an dinlediğim kitapta anlatılanlar o kadar tanıdık ki... Gücü elinde tutanların güçsüzleri nasıl ezdiği, ezerken bir de a...