Salı, Mart 17, 2020

Corona Günlükleri ve TEDx Talks

Resmi olarak Cumartesi gününden itibaren "sosyal mesafelendirme" -karantina değil- uygulamasına başlandı. Bugün 6.gün. Hafta sonu rutin hayatlarımızda halihazırda tatil olduğu için nispeten kolaydı. Ama dün ve bugün daha ağır sanki. Malum okullar kapalı yani full time evdeyiz Arya ile (blogu takip edenlerin bildiği üzere İngilizce öğretmeniyim.) Peki nasıl geçiyor günler? 

Sabahları geç kalkıyoruz. Yatak keyfi, kahvaltı, çizgi film derken öğleden sonra oluyor. 3-4 gibi ödev yapıyoruz ki en büyük zorluğu bu kısımda yaşıyoruz. Normalde ödevlerini okul çıkışı etütte yaptığı için evde ödev yapma alışkanlığı yok maalesef. O yapmak istemiyor, ben de yaptırmakla uğraşmak istemiyorum ama elimiz mahkum yapıyoruz. Ödev bitince oyun oynuyoruz. Bu ara yeni favorimiz mangala. Onun dışında resim yapıyor, lego oynuyor, çizgi film izliyor. Ben de çok çok az kitap okuyorum, belki bir sayfa belki iki; bloglara bakıyorum, yarım bıraktığım öyküleri bitirmeye çalışıyorum, belki bir paragraf belki iki... Müzik dinliyorum, radyodan şarkı tutuyorum, yemek pişiriyorum, sütlü kahve - kuru yemiş keyfi yapıyorum, bol bol Instagram'da ve Whatsapp'te vakit öldürüyorum.

Eve kapandığımız bu süreç film ve diziler olmasa çok daha zor olurdu sanırım.  Sevdiğim filmleri izliyorum tekrar. Netflix'teki dizilere bakıyorum. Bazıları iyi, bazıları vasat. Dizilerden sıkılınca YouTube'a dalıyorum. TEDx konuşmalarına bakıyorum. Evrim'le birlikte dinliyoruz bazen. Bugün ilişkilerle ve evlilikle ilgili iki konuşma dinledik. Aşağıya bırakıyorum.



Evrim bu videoyu çok beğenmedi. Sebebi kadının "Ben her şeyi yaşadım, gördüm, ben biliyorum. Bu böyle, o öyle" gibi bir tavırla konuşması. "Her kesin algısı başka, evliliğe, aşka bakışı farklı ama kadın olayı çözmüş gibi konuşuyor." diyerek tavır aldı kadına Evrim hafiften :) Kadının tavrı biraz "bilmişlik" barındırsa da ben söylediği bazı şeylere katılıyorum.



İzlediğimiz ikinci videoyu ikimiz de beğendik. Bir sürü cümleyi not almak istedim izlerken. Hep düşündüğüm ama net şekilde bir cümleye bağlamadığım düşüncelerimi dile getirmiş Psikiyatrist Mehmet Sungur :) 

"Aşk bir görme kusuru ise evlilik de onun tedavisidir. Çünkü evlendiğiniz zaman hayal edileni değil, elinizde olanı görürsünüz. Aşk hayal edilenle gerçek arasındaki fark, fark edilinceye dek geçen zamandır."

"Aşk başınızı döndürür, sevgi dünyayı."

"Aşk bir ihtiyaç, sevgi bir sanat?"

"Aşk bulunan bir şey, sevgi özenle büyütülüp geliştirilen bir şey."

"Aşk: Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var. Sevgi: Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum."

"Aşk yakıcıdır, sevgi ısıtıcı."

"Aşk coşkulu, sevgi dingin...."

Böyle bir sürü tespit var videoda. Bir de sonlara doğru affetmekle ilgili çok güzel tespitler var. Sadece sadakatsizlik olarak bakmamalı bence. Geçmişte yaşanılan her şey için geçerli affetmek. Yola devam etmek için, geçmişi değil geleceği kurtarmak için affetmek gerekli. 

"Affetmek geçmişi değil, geleceği değiştirmek için yapılan bir işlemdir."

Sungur'un söylediklerinin çoğuna katılsam da pek katılmadığım fikirleri de var: 

"Aşk bittiğinde aşkın yerine gelecek olan duygunun en az aşk kadar doyurucu olduğunu bilseydik "Aşk ne zaman biter?" sorusu hâlâ bu kadar önemli olur muydu?"

Aşk ve sevgi birbirinden çok farklı iki olgu, çok farklı iki his. Biri diğerinin yerini, boşluğunu dolduramaz bence. Tabi ki aşk bitip yerini sevgi alınca o sevgi sonsuza dek sürebilir. Ama aşkın yeri, coşkusu, heyecanı, acısı, sancısı, tekinsiz sularda yüzme hissi ayrı, sevginin yeri, yüceliği, dinginliği, güvenli limanlarda dinlenme huzuru apayrı.

Aşktan bahsedip şarkılara uğramadan olmaz :) 




Dipnot: Bir de bir şarkıda şöyle diyordu: "Seni öpüyor gibi bi'şey şarkı söylemek"


Cumartesi, Mart 14, 2020

Cuma, Mart 13, 2020

Kazanırken Bırakmalısın Bazı Oyunları

Kazanırken bırakmalı bazen oyunu. Kaybederken bırakılmıyor çünkü kötü alışkanlıklar. Dibe vurdukça daha çok kapılıyor insan. Bataklığa düşmek ve çırpındıkça batmak gibi. "Şimdi kazanacağım, şimdi toplayacağım. Bir tuttursam tüm kaybettiklerimi geri alacağım." diye diye batıyor insan.

...

Leyla'nın 3. gidişiydi kumarhaneye. Daha önceleri küçük miktarlarla oynamış ve yine küçük miktarlar kazanarak ayrılmıştı kumarhaneden. Ama bu gece büyük oynamaya gelmişti. Şansına güveniyordu. Hayat'ın ona borcu vardı. Büyük kayıplar yaşamıştı, şimdi büyük kazanma sırası ondaydı. Ya da belki de öyle olduğuna inanmak istiyordu sadece.

Rulet masasına oturduğunda gerçekten de şansı yaver gitmiş kısa sürede parasını üçe katlamıştı. Leyla için büyük bir zaferdi bu ama yeterli miydi? Tabi ki hayır. Leyla daha fazlasını istiyordu. Tüm kayıplarının acısını bir gecede, şu masadan çıkarmak istiyordu. O kadar kaptırmıştı ki kendini damarlarından kan değil safi adrenalin akıyor, aldığı heyecanla karışık hazdan başı dönüyordu. Topun dönüşünü izlerken kalp atışları hızlandıkça hızlanıyor ve kazandıkça şen kahkahaları salonu dolduruyordu. Bir süre sonra etrafını bir kalabalık sarmış, salondaki herkes arka arkaya kazanan şu sarışın güzel kadından bahseder olmuştu. Ne şanslıydı ama!

Leyla kazandıkça salondaki hava değişmiş, herkes kendi oyununu bırakmış Leyla'nın olduğu rulet masasının başına toplanmıştı. Leyla kazandıkça kazanıyordu. O kazandıkça salonu kah şen kahkahalar kah gergin bir sessizlik kaplıyordu. Leyla her turda aynı sayılara oynuyor ve sürekli kazanıyordu. Arada oynadığı miktarlarda değişiklik yapıyor, tamamen içinden geldiği gibi oynuyordu. Sonra birden durdu ve masayı terk etmeye karar verdi. Herkes şaşırmıştı. "Şansı bu kadar yaver giden biri nasıl olup da bırakabilirdi oynamayı?"

Belki bir süre daha kazanmaya devam edebilirdi Leyla. Hiç birimiz bilemeyeceğiz. Ama Leyla biliyordu ki şu hayatta hiçbir şey karşılıksız değildi. Ne kadar verirse o kadar alıyordu Hayat. Leyla'dan önce almış, şimdi vermişti. Haddini aşarsa elbet fazlasını alırdı Hayat geri. Peki nerede durması gerektiğini nasıl bilmişti ki Leyla?

Çok da zor değildi aslında duracağın anı bilmek şu hayatta. Leyla topun dönüşünü heyecanla izlerken birden bir sancı hissetmişti, tam da iyileşeli sadece 1 ay olan dikiş izlerinin altında. "Bu kadar da şans olmaz canım! Kaybetmesi yakındır." diyenleri duymaya başlayalı çok olmamıştı. Leyla şansını zorlamaması gerektiğini biliyordu. Üstelik canı hiç "Kumarda kaybeden aşkta kazanır" sözünün doğruluğunu test etmek istemiyordu. Zaten her şeye aynı anda sahip olamazdı insan. Leyla, bu gece kaybetmeye değil, kazanmaya, alacağını alıp yoluna devem etmeye gelmişti. Öyle de yaptı. Kazanırken, işler yolunda giderken, şans ondan yanayken, bırakmanın en zor olduğu anda içi gide gide, yana yana kalktı masadan.

...




Dipnot: Sonra n'oldu Leyla'ya? Henüz bilmiyorum. Belki evine dönüp kazandıklarıyla mutlu oldu, belki yetmedi elindekiler. Kazanmanın hazzı içine öylesine işledi ki tekrar denemek istedi şansını belki de. Dedim ya henüz bilmiyorum. Bakalım kolektif bilinç fısıldayacak mı bir kez daha Leyla'nın ismini ve hikayenin devamını kulağıma :)

Salı, Mart 10, 2020

Cumartesi, Mart 07, 2020

Tüm Modlar Tam Kapasite (Yayınlayıp Kaldırdığım Yazı)

Hayatın içinde farklı rollerimiz var: kadın, erkek, anne, eş, evlat, kardeş, öğretmen, doktor, avukat... Ben bu rollere mod (Evet, yine İngilizce'den bir kelime: "mode") demeyi seviyorum. En çok şu 4 modu kullanıyorum:

1) Sadece Ben
2) Anne (Arya, Kağan, hatta bazen Evrim için bile)
3) Eş
4) Öğretmen

Bir süre önce "Sadece Ben" modunda geçirdiğim süre yetmediği için arızalanmış, tüm modları askıya almıştım. Sadece "Ben olmak" istiyorum diye kendimi ordan oraya vuruyordum. Yanıma yanaşanı da gözüm görmüyordu, uzaklaşanı da. Tek derdim "Ben olmak"tı. Ama kim olduğumu da, nasıl "ben" olacağımı da bilmiyordum. Sadece şikayet edip esip gürlüyordum ama arkası boştu. Ne istiyorsun diye sorsalar verecek cevabım da yoktu sanki. İşte klasik şeyler: daha çok okumak, daha çok gezmek, dünyayı görmek, kendime vakit ayırmak, yazmak... Bla Bla blah... Sonra eşim bir gün "Ne istiyorsan yap! Yeter ki sızlanıp ağlanma artık!" diyerek isyan etti.

Peki ne istiyorum? Gerçekten elimde fırsat olsa neyi değiştireceğim? Kendi başıma vakit geçirmek, arabaya binip saatlerce sürmek, sağa çekip gün batımını izlemek, arkadaşlarımla vakit geçirmek, yazmak, hayal kurmak... "Anne" olmamak, "eş" olmamak, "öğretmen" olmamak... Sadece "BEN" olmak işte! Anlattım hepsini eşime.

Ben olmak için ne gerekiyorsa yapıyorum bir süredir. İyi geliyor. İstediğim kadar ben olunca diğer modları açıp kapatmak da kolaylaşıyor. Bu haftasonuna ben olarak başladım, eş olarak devam ettim, anne moduna geçip Arya'ya kakaolu kek, bize ıspanaklı yalancı börek derken rekorlara koşarak kapatıyorum :)) Hatta arada 2-3 saatliğine evden kaçıp tek başıma kahve, araba, sahil keyfi bile yaptım ki nasıl iyi geldi anlatamam :) Yarın sabah itibariyle de öğretmen modundan devam edeceğim.

Kısacası demem o ki her şey "Ben olmak"la başlıyor. İnsan kendi olup nefes aldıkça başkaları için de nefes olabiliyor. Ama "Ben olmak" o kadar kolay değil. Kim olduğunuz, kim olmak istediğiniz, olmak istediğiniz kişi ile olmak zorunda olduğunuz kişinin çıkar çatışmaları... Sorular çok, çözmek zor. Öyle hadi deyince olmuyor yani. Ama denemeye değer :)


Dipnot: Yazıyı yayınladıktan sonra Hayat'tan korktuğum için kaldırmıştım ama işe yaramadı. Hayat yaptı yine yapacağını o yüzden yayınlıyorum tekrar. Bitmez bir kavga bu Hayat'la aramda. Akışına nasıl bırakılır bilmiyorum. Kabul etmekse fıtratımda yok maalesef. İki ileri bir geri bitecek bu hayat. Kah ben kazanacağım, kah Hayat!' Dedim ya son nefese dek bitmeyecek bir kavga bu hayat!

Perşembe, Mart 05, 2020

Olmayacak Duaya Amin Denmez

- Hele sen bir de, olmayacağı ne malum?

- Cıks. Yemiyor Hayat!

                                      ...

Deniyorum. Her gün sıfırdan, sil baştan. Bazı günler harikayım. Başarıyorum. Bazı günler ne yapsam olmuyor. Yerlerdeyim. Geceler mi? Onu hiç sorma! Ben mi şu karanlık denizin içindeyim, yoksa o karanlık deniz mi benim içimde bilemiyorum.

Bir tepesindeyim tahteravallinin, bir yerlerdeyim yara bere içinde. Fırtınanın ortasında kalmış bir küçük tekneyim kimi zaman. En büyük fırtınalara bile göğüs gerebilecek kocaman bir geminin pruvasıyım tüm cesaretimle başka bir zaman. Ayaklarım yerde, aklım havada! Ya da denizde galiba. Kış soğuğuna rağmen saçlarıma tuzlar yapışsın istiyorum sonbahardaki gibi. Ama işte gece olmasın. Kararıyor her şey.

Kendimi aramaktan o kadar çok yoruldum ki bitsin istiyorum ama bitmesini ne kadar çok istiyorsam, ben olmayı da o kadar çok istiyorum. Aynı anda hem ben olmak hem de huzur bulmak, kimseyi üzmemek istiyorum ama ne mümkün! Çok yaman bir çelişki! Keşke zararı sadece bana olsa! Maalesef öyle değil.

O karanlık denizden kaçmak yerine aydınlatmak için kendimi, evi, içindekileri, dışındakileri, şehirleri, yeri göğü, dağı tepeyi de yakıyorum usul usul. Bir yangın başlıyor kimsenin bilmediği bir yerde. Bir yangın yakıp kül edecek değdiği her şeyi  herkesin gözü önünde.


Dipnot: Ne zaman tamam çözdüm desem, denklemi değiştiriyor Hayat. "Aaa şurda da şöyle bir parantez vardı canım. Unutmuşum ben. Ekledim. Bir daha çözüver sen." diyor sanki. Acımasızca ama itiraz da edilemeyecek bir kibarlıkla alay ediyor adeta. Belki de hepsi benim iyiliğim için ama ben henüz göremiyorum tam olarak. İstese çok daha sert vurabilir ama insaflı davranıyor şimdilik. Bakalım beni adam (?!) edebilecek mi göreceğiz birlikte. 

Pazartesi, Mart 02, 2020

Kimsin Sen? - Ağaç Ev Sohbetleri #27

Ağaç Evi çok seviyorum. Okumak, yazmak, yorum yapmak, diğer yorumları okumak, yeni bloglar keşfetmek... Her yönüyle çok şey katıyor insana. Bu hafta konuyu seçme şansı benim oldu :)

Haftanın soruları şöyle: 

1) Kimsin sen? Kendini ne kadar tanıyorsun? 

2) Sahi, nasıl tanırız kendimizi? Nasıl buluruz hayattan ne istediğimizi? 

3) Ne kadar gerçekten "ben" olabiliriz acaba? 

Daha önceki özgürlük konusunu çağrıştırıyor ama şöyle düşünebiliriz belki: Tut ki toplum baskısı yok. Sen biliyor musun kim olup ne yapmak istediğini? Yani bazen insan daha ne istediğini, kim olduğunu bilmeden tüm suçu topluma ve toplum baskısına atabiliyor. Bence birçoğumuz bilmiyor hayattan ne istediğini. Yani toplum "Hadi, buyur! Yap istediğini!" dese ne yapacağını bilemeden öylece mal gibi pardon şaşkın bir halde kalabiliriz çoğumuz.

Hadi beraberce düşünelim şimdi kim olduğumuzu.

1) Kimim ben?

33 yaşında evli barklı, çoluklu çocuklu bir kadınım. 

Evlenmek için sevgilisini 6 yıl beklemiş bir kızdım, şimdi birlikte yapacağımız bir şeye 10 dk geç kalmaya dayanamıyorum. 

Mutlu ama acemi bir anneydim, şimdilerde mutsuz anneler kulübünün en gedikli üyesiyim. 

3 dil biliyordum, Dünya'yı gezecektim. Netflix olmasa İngilizce'yi bile unuturum ki İngilizce öğretmeni olduğum halde!

Eskiden kitap canavarıydım. Kitap kurdu değil, bildiğin kurabiye canavarı gibi yalar yutardım bir günde 500-600 sayfalık kitapları. Şimdilerdeyse kitap okuma özürlüsüyüm.

Yazardım, şairdim. Sayfalarca, dizelerce yazardım. Şimdilerde bölük pörçük, sonu olmayan hikayeler anlatıyorum sadece.

Peki tüm bunlar yeterli mi "beni" tanımlamaya? DEĞİL!

2) Sahi, nasıl tanırız kendimizi? Nasıl buluruz hayattan ne istediğimizi? 

Mr. Kaplan'ın şu yazıya yaptığı bir yorumu buraya taşımak istiyorum.

"Kendimizi nasıl tanırız Mrs. Kedi? Koklayarak? Hayır, anlamsız. Tadımıza bakarak? Komik :) Görmek suretiyle? Eh, ne kadar tanıyabilirsek? Ayna ayna güzel ayna, söyle bana benden güzeli var mı dünyada? Aynalar da aldatabilir bazen bizi, taktığımız maskelerle.

Dokunmak? Zannetmem. Kendi sesimizi dinlemekle tanır mıyız kendimizi? İç sesimiz değil bu, dikkatinizi çekerim :) Yok, bu da mümkün değil. O zaman bütün bu duyu organlarının merkezi olan beynimizde tanımak zorundayız kendimizi. Hiçbir organımıza ihtiyaç duymadan, aracısız, doğrudan. Düşünerek, aklımızı kullanarak sadece. O da yetmiyor işte!"

Keşke kavun gibi koklayarak anlayabilsek, tanıyabilsek kendimizi. Ama ne mümkün!

Kendimizi ne zaman tanırız biliyor musunuz? Başkalarını uzaktan izleyip eleştirdiğimiz bir durumda bulunca tanırız! İşte tam o anda gerçek yüzümüz, gerçek benliğimiz ortaya çıkar. Hiç bilmeden ahkam kestiğimiz şeylerle burun buruna gelince işler değişir. Örnek vereyim.

Kızım 2 yaşına girene dek bizzat ben baktım 7/24. Ama 2 yılın ardından evden kaçacak hale gelmiştim ve işe girdim. O sıralar henüz bebek sahibi olmayan bir arkadaşım "Ayy, nasıl kıyacaksın bebeğine? Ben bırakamam kreşe falan, kendim bakarım." demişti. Sonra çocuğu oldu ve bam 6. ayda işe başladı. Tabi ki yüzüne vurmadım ama kendisi "Rüya, hiç öyle sandığım gibi değilmiş. İşe gitmesem deliririm." dedi. Gördüğümüz üzere farazi varsayımlarla "mükemmel" olmak, her koşulda "doğru" olanı yapmak kolay ama iş başa gelince pek de öyle değil.  

Daha önce bir yazımda bahsetmiştim. Sevmediğimiz bazı kişilerde -her zaman ve herkes için demiyorum- ya kendimizden bir parça vardır, inkar edip görmezden geldiğimiz ya da olmak isteyip de olamadığımız bir hal. O kişiyi eleştirir dururuz. Ama elimize fırsat geçse tam da o kişinin yaptığı/yapacağı şeyi yapma olasılığımız çok yüksektir aslında.

İyi günümüzde tanıyamayız kendimizi. İhtiyaç da hissetmeyiz. İşin sırrı kötü günde ne yaptığımız. Hani bir söz vardır, "Birini tanımak için onunla ya alışveriş etmeli ya yola gitmeli." diye. Kendimizi tanımak için de yolculuğa çıkmamız, kendimizle bir alışveriş yapmamız gerekir. Şimdi "ben"den mevcut yaşam koşullarımı, imkanlarımı alsam, dımdızlak sokağa bıraksam beni, ne olur? Ne kalır geriye ve o kalan nasıl devam eder hayat yolculuğuna? diye düşününce tanıyabiliriz kendimizi bence. Ama tek bir kural var: "Dürüstlük" Kimseye anlatmasak bile sadece kendimize karşı dürüst cevaplar vermeliyiz. 

3) Ne kadar gerçekten "ben" olabiliriz acaba? 

İşte geldik en zor kısma. Hadi tanıdık kendimizi, hayattan ne istediğimize de karar verdik. Peki bunu gerçekleştirecek cesaretimiz var  mı? Bu aşamada yol çatallaşıyor. Bana göre 3 yol var.

1) İstediklerimizi elde edip kendimiz olmak için elimizden geleni yapmak,
2) Cesaretimiz olmadığını, "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" istemediğimizi kabul edip k.çımızın üstüne oturmak.,
3) Kaçak oynamak. Yani hem durumdan şikayet etmeye devam etmek, hem de komple değiştirmeye yanaşmadan sistemin açıklarından faydalanmaya çalışmak. Bu üçüncü seçenek en zoru. Çünkü her sistemin bir kırılma noktası var.

Ben kendim olmakla ilgili halihazırda uzun uzun yazdım. Onu da Şuraya bıraktım.

Dipnot: "Müzik önerilerine açığım. Acilen çıkmam gerek, siz yazın ben ekleyeyim." dedim ve bu şahane şarkı geldi sevgili DBE'den :) kalp... kalp... kalp...






            

Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca

Storytel'de şu an dinlediğim kitapta anlatılanlar o kadar tanıdık ki... Gücü elinde tutanların güçsüzleri nasıl ezdiği, ezerken bir de a...