Çarşamba, Nisan 21, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #87

 Bu haftanın konusu Sessiz Gemi'den:

"Dünyayı geniş bir açıdan görebildiğinizi düşünüyor musunuz? "Ötekileştirme" kavramı size ne ifade ediyor? Hümanist olmanın tam anlamını biliyor muyuz? "Normal" kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Bu sorularla birlikte bir de video paylaşmış ve video ile ilgili fikirlerimizi de paylaşmamızı istemiş Sessiz Gemi. Videoyu izlemekten büyük keyif aldım. Aşağıda paylaşıyorum. TEDx videolarını ne kadar ilham verici bulduğumdan mutlaka söz etmişimdir blogta. Öğrencilerime de sürekli tavsiye ediyorum Hem İngilizcelerini geliştirmek hem de dünya görüşlerini genişletmek için.

Videonun konusu "öteki" olmak. Ne zaman ve nasıl "öteki" oluyor insan ve bu "öteki" etiketi bireyi nasıl etkiliyor? Ben oldum olası ötekileştirmeyi mantık dışı bulurum. İçine doğduğumuz hiç bir koşulu seçme şansımız yokken nasıl olup da doğduğumuz anda mecbur olduğumuz ırk, din, dil, renk, cinsiyet ya da fiziksel özelliklerimiz sebebi ile ayrımcılığa maruz kalabiliyoruz ki? Hangimiz kendi ırkını, rengini, cinsiyetini, dilini hatta dinini kendi seçti ki? Hepimiz bunların içine doğduk ve bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Amerika'da doğan birinin Meksika'da doğan birine ya da bir beyazın bir siyahiye ya da Asyalı'ya 2. sınıf insan muamelesi yapmasının ardındaki mantık nedir? Hepimiz "insan" değil miyiz? Detaylara inecek olursak hepimiz birbirimizden farklıyız tabi ki ama bu farkları hayatı güzelleştiren, çeşitlendiren şeyler olarak görüp kucaklamalıyız. 

21. yüzyılda hâlâ böyle saçma şeyleri tartışıp mantıklı olanı anlatmaya çalışmak zorunda olmamamızı çok garipsiyorum. Benim gördüğümü bir başkası nasıl göremiyor anlayamıyorum. Bir insanı ten rengi yüzünden ya da doğduğu yer yüzünden "ötekileştirmek" ne kadar trajikomik ve saçma! Mr. Kaplan yazısında "Ötekileştirmeyi bütün toplumlara sinsice kabul ve nüfuz ettiren iki önemli kurumdan biri siyaset, diğeri ise dindir." demiş. Tamamen katılıyorum. Tarihteki tüm savaşlar ve en saçma anlaşmazlıklar hep siyaset ve din yüzünden, daha doğrusu bunların altında yatan güç arzusu yüzünden olmuştur. Parçala-Böl-Yönet metoduyla insanları birbirine düşürüp çıkan kargaşa sayesinde durumdan çıkar sağlamıştır güç peşinde koşanlar. 

Maalesef bugün bizim ülkemizde de dünyanın geri kalanı gibi "öteki"leştirme kavramına örnek teşkil eden şeyler yaşanmaktadır.  Türk, Kürt, Laz, Hemşin, Ermeni, Yahudi, Müslüman, Hristiyan, Sağcı, Solcu... Herkes diğerini "öteki"leştiriyor. Farlılıklarımız hayatın renkleri olmak yerine aramıza ekilen nifak tohumlarının kaynağı oluyor maalesef. Peki bu "ötekileştime" kimin ekmeğine yağ sürüyor sizce? Hangimiz ne kazanıyoruz bu saçma tutumdan? Bu noktada milliyetçiliğin de bir çeşit ötekileştirme olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sırf burada doğduğum için "Türklüğüm"e sahip çıkmam gerektiğini söylemek, herkesten bunu beklemek çok saçma. Almanya'da doğsam Alman, İsveç'te doğsam İsveç, Fransa'da doğsam Fransız olacaktım yahu. Neden böylesine basit gerçeklerden saçma çıkarımlara varıyoruz ki? 

Siyah, beyaz, çekik gözlü, koyu tenli, Avrupalı, Asyalı, Afrikalı, Hristiyan, Müslüman, Hindu, Yahudi, gay, trans... Ne olursa olsun karşımızdakinin "insan" olduğunu unutmamalıyız. Etiketlerin hepsi sökülüp atılınca geriye ortak payda kalıyor: "İnsanlık". İşte hümanist olmak da burda başlıyor bence. Din, dil, ırk, siyasi görüş... Bizi tanımlayan, kaçıncı sınıf insan olduğumuzu belirleyen kriterler bunlar değil, olmamalı da! Hümanizmin temelinde insanın önce kendini bilmesi esastır. Kendini bilen karşıdakini ön yargıların esiri olmadan tanıyabilir. 

Her türlü ötekileştirmeye karşıyım ama eminim ki ben de bir yerlerde, bir noktada birilerini ötekileştirdim, dışladım, itham ettim. Aynı şekilde birileri de mutlaka beni ötekileştirdi bir noktada. Maalesef insan doğası gereği bazı şeylerden ne kadar istesek de kaçamıyoruz. Ama her fırsatı değerlendirip bu konuda bilinçlenmeli ve çevremizi de bilinçlendirmeliyiz.

"Normal" kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna gelirsek, hep aynı şeyi soruyorum kendime "Bu normal kime göre, neye göre belirleniyor?", "İnsanlığın da Greenwich meridyeni gibi bir sıfır noktası mı var acaba?" Yani kısacası gerçeklikte "normal" diye bir şey olduğunu düşünmüyorum, sözüm ona "normal" denen şey sadece toplumun dayattığı bazı kısıtlamalara birebir uyan kişi ya da durum bence. Ama hiçbirimiz bir başkasının fikrini, dayatmasını, "normal" bulduğunu yapmak ya da "normal" olmak zorunda değiliz. Herkes "kendi" olma ve kendi fikirlerini savunma hakkına sahip, tabi ki saygı çerçevesini göz önünde bulundurarak.

Yazımı videoda da yer alan ve Voltaire'e ithaf edilen şu alıntı ile bitirmek istiyorum:

"Fikirlerinize katılmıyorum ama onları söyleme hakkınızı ölümüne savunabilirim." 





Salı, Nisan 20, 2021

"An"da kalmak...

Anda kalmaya, anı yaşamaya çalışıyorum. Her an olması zor ama bir yerinden tutmak lazım hayatı. 

Günün yaşamaya değer anları:

  • Bağıra çağıra şarkı söyleyerek araba sürdüğüm anlar,
  • Bisiklete binip kendimi rüzgara bıraktığım anlar,
  • Şu Playlisti oluşturup dinlediğim anlar... 

Bu da sevdiğim başka bir playlist

Bugünlük bu kadar! 



Pazar, Nisan 18, 2021

Belki de kolektif bir acı bu bizimki...

Tezer Özlü ile tanıştığımda bir kez daha  anlamıştım yalnız olmadığımı. Benim gibi kendi içinde kendiyle boğuşan başkalarının da olduğunu... Geçenlerde Mr. Kaplan yazınca dönüp yeniden okumaya başladım Özlü'nün yazdıklarını.

Sözü Tezer Özlü'ye bırakıp bir köşeye çekiliyorum şimdi.

"Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelerde otur - artık hiçbir yerdesin."


"Nereye gitmek istiyorum ki? Nereye gidebilirim ki? Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi? Olabileceğim bir yer kaldı mı? Hiçbir yerdeyim." 


Hayatın boyunca "kendin gibi" olman konusunda telkinler dinlersin, olacağın bir yer ararsın; en kendin olduğun haldeyse değişmen istenir."


"İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir." 


"Bilirsin, yazılmadıkça bitmeyen şeyler biriktirir kadınlar."


Biriktirmek istemiyorum. Olduğu gibi yazıp bırakmak istiyorum tüm yüklerimi ama işte "en kendin olduğun haldeyse değişmen istenir" sözü bağlıyor elimi kolumu. 


"Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altında alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim." 

Ben henüz öğrenemedim, öğrenebileceğimi de sanmıyorum pek.


"Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor."

"İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük."


Bir kez düşünmeye başlayınca hiçbir şey yetmiyor insana. Gece de, gündüz de, sevgiler de, hayat da...





Cuma, Nisan 16, 2021

Direniyorum

Direniyorum.

Ama bazen gerçekten çok zor direnmek. 

Doğru ne, yanlış ne? Ayırt etmek çok zor?

İnsanın delice istediği şeyler yanlış, doğru olanlar yetmiyorsa? 

Doğru kime göre doğru? Yanlış neye göre yanlış? 

O kadar çok soru var, cevaplar o kadar karmaşık ki... Felsefenin derinliklerine inesim de yok hiç. Sadece doğru olduğu varsayılana uymaya çalışıyorum ama her hücrem isyan ediyor. Her hücrem isyan ederken doğru olanı yapmak çok zor. Neden böyle olmak zorunda? Bazı günler daha da zor. 

İçimde hiç bitmeyen bir münazara var. İki taraf da sebepleri, sonuçları, artıları, eksileri sıralıyor sürekli. Mantıklı olanı seçiyorum ama mantığım mutluluk getirmiyor. Mantıksızı seçeyim diyorum bu kez de içim el vermiyor. Birinden biri vazgeçsin artık. Tükendim içimdeki bitmek bilmez bu savaştan. 

Çok yoruldum. Durmak istiyorum Duramıyorum. Koşmak istiyorum, koşamıyorum. 

Sürekli aynı noktada buluyorum kendimi.




Slow down
Take your time
It will be all right
If you decide to take it on the signs
Take it easy
Take it easy

Oh, slow down
And now I understand
Life isn't a friend
Is so hard, sometimes
But guess what?
You're not the only one
The door is shot
But so is your mind

Oh, slow down
But let we explain you
You'll have to complain
But kept the bright side
Open your eyes
Along with your mind
It's not so bad
God is love and love is all around
You do the best you can
As it have to be great
Open your arms
Now is the time
To get away with your life
Hold on
And your heart and enjoy the ride

Slow down
Take your time
It will be all right
If you decide to take it on the signs
Take it easy
Take it easy
Slow down
Take your time
It will be all right
If you decide to take it on the signs
Take it easy
Take it easy
Oh, slow down

...

I wish I can...


Salı, Nisan 13, 2021

Bir Garip Orhan Veli'yim*

Belki de gerçekten gönülden sevdiğim ilk şairdir Orhan Veli. Halk dilinde ve gündelik konular üzerine yazdığı şiirleri ile lise edebiyat öğretmenim sayesinde tanıştım. Şiirin sadece yüksek tabaka için olmadığının, aşk,-ölüm-ağıt-kahramanlık gibi konular haricinde de şiir yazılabileceğinin en güzel örneğidir şiirleri. Süleyman Efendi'nin nasırı için de şiir yazılabilir, ciğercinin kedisi ile sokak kedisinin atışması da pekala şiir olabilir. 

Orhan Veli ile yolculuğa çıkmak pek keyiflidir. Gözlerimizi kapatıp İstanbul'u dinleriz, Boğaziçi'nde bir garip Orhan Veli oluruz. Yeri gelir ciğercinin kedisi, yeri gelir sokak kedisiyizdir. Bazen handan hamamdan geçeriz, bazen alırız başımızı maviliklere gideriz. Ah bir de rakı şişesinde balık olmak isteriz :)) 

Tüm bunları Evrim'le anlattım az önce ama hiç etkilenmedi çünkü inatla şiir sevmediğini iddia ediyor. İddia ediyor diyorum çünkü öyle bir şey mümkün değil. Yeryüzünde şiir sevmeyen birinin varlığını kabul edemem. Olsa olsa henüz sevdiği şairi bulamamış, içine işleyen, onu ona anlatan bir şiirle karşılaşmamış biridir şiir sevmediğini söyleyen biri. Eminim orda bir yerlerde sizi bekliyor şiirsever olduğunuzu size öğretecek olan şair ve şiirleri :) 

Kitabe-i Seng-i Mezar

I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

Nasırdan çektiği kadar;

Hatta çirkin yaratıldığından bile

O kadar müteessir değildi;

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allah'ın adını,

Günahkâr da sayılmazdı.


Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.


II


Mesele falan değildi öyle,

To be or not to be kendisi için;

Bir akşam uyudu;

Uyanmayıverdi.

Aldılar, götürdüler.

Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.

Duysalar öldüğünü alacaklılar

Haklarını helal ederler elbet.

Alacağına gelince...

Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.


III


Tüfeğini depoya koydular,

Esvabını başkasına verdiler.

Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,

Ne matarasında dudaklarının izi;

Öyle bir rüzgar ki,

Kendi gitti,

İsmi bile kalmadı yadigâr.

Yalnız şu beyit kaldı,

Kahve ocağında, el yazısıyla:

"Ölüm Allah'ın emri,

"Ayrılık olmasaydı."


*Bu şiiri seçmemin sebebini merak ederseniz belki. Bu şiir, eğer Orhan Veli yazmasa belki de asla farkına varmayacağımız, her gün yanından geçip gittiğimiz bir sürü Süleyman Efendi'yi görünür kılar gözümüze kısa süreliğine de olsa :) Ne zaman okusam kendi dertlerimden sıyrılır bir anlığına Süleyman Efendi'nin arkasından hüzünlenirken bulurum kendini ama bir yandan da gülümsetir beni Süleyman Efendi'nin nasırının bir şiire konu olması :D

Gelin şimdi gözlerimizi kapatıp birlikte dinleyelim bir kez daha Orhan Veli'nin İstanbul'unu :) 


*Orhan Veli bugün 107 yaşında! 
İyi ki doğmuş, iyi ki şair olmuş Orhan Veli! 

Pazartesi, Nisan 12, 2021

İnanç

Ramazan deyince aklıma ilk gelen şey yıllar önce İstanbul'da bir camide gördüğüm "Ey oruç, tut bizi!" mahyası. İşin özü bu cümlede saklı bence. Olay aç kalmak, oruç tutmak değil; kendimizi tutmak. Hırslarımızdan arınmak; elimize, dilimize, nefsimize hakim olmak. Hayatımızdan fazlalıkları atıp asıl önemli olanlara daha çok yer açmak. Oruç tutmak için kendimizi sıkmak değil, orucun bizi tutması için teslim olmak. 


Küçükken 30 ramazan oruç tutardım. Hatta bir ramazan başladığım 5 vakit namaza tüm yıl devam etmiştim. O yıl içimde hissettiğim maneviyatı bir daha asla hissedebileceğimi sanmıyorum. 10-12 yıldır oruç tutmuyorum. Mümkün oldukça kendimi tutmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır tabi. Son 2-3 yıla kadar iyiydim de 33 sonrası sallantıda biraz. Oruç tutmadığım gibi artık din de tanımıyorum. Deistim diyebiliriz. 

Beni geçip asıl mevzuya gelirsek, tutulan oruçların boşa gitmediği, zihinlerin ve nefslerin terbiye edildiği, tutanla tutmayanın kutuplaştırılmadığı, kul hakkının yenilmeyip aksine asıl sahibine teslim edildiği, sözde değil özde ibadet edilen bir ramazan olur umarım. Tüm kalpten inananlara hayırlı ve huzurlu bir ramazan ayı dilerim.

Cumartesi, Nisan 10, 2021

Bulgursuz Bulgur Pilavı

"Hiç öyle şey olur mu?" dediğinizi duyar gibiyim. Bence de olmaz, yani bir şey olsa bile adı bugur pilavı olmaz ama işte Corona yüzünden neler olmuyor ki :D

Yemek yapmak için mutfağa geldiğimde evde tek bir soğan kaldığını gördüm ve saat 5'ti. Tek soğanı buzluktaki son taze fasulyeler için kullandım. Ama canım günlerdir şöyle bol sebzeli bulgur pilavı da istiyordu. Şansımızı deneyelim diyerek bakkala gitti Evrim ve bir torba soğanla geldi. Tam kapatırken yakalamış bakkalı. Soğanı doğrayıp kavurdum ve bulguru çıkarmak için dolabı açtım. Tahmin edin n'oldu. Evet, evde bulgur da yokmuş. Ne yapsam diye düşünürken aklıma geçenlerde dolabın derinliklerinde bulduğum bir kavanoz kinoa geldi. Ben de bulgur pilavı niyetine bol sebzeli kinoa pilavı yaptım. Tadı da gayet güzel olmuş :) 

Yasaklar depresyona sebep olabileceği gibi bazen de yaratıcı çözümler bulmaya sevk ediyor insanı :D Bakalım bitene dek daha neler göreceğiz. 



Şarkı: Ne Yapayım Şimdi Ben - Sezen Aksu

Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca

Storytel'de şu an dinlediğim kitapta anlatılanlar o kadar tanıdık ki... Gücü elinde tutanların güçsüzleri nasıl ezdiği, ezerken bir de a...