Perşembe, Şubat 03, 2022

Bundan da geri kalmadık

Anne - kız Erzurum'dayız!

8 saat süren bir otobüs yolculuğu sonunda dün geldik. Biletleri internetten almıştım ve internette yolculuk süresi 3 saat olarak gösterilmişti. Artvin üzerinden gelinirse tüneller sayesinde yol gerçekten 3 saat sürüyor ancak bizim bindiğimiz otobüs Trabzon üzerinden geldi. İlk başta yaşadığımız şok ve hayalkırıklığını atlatınca yolculuk eğlenceli bile geçti diyebilirim. Arya ile koltuk arkalarındaki ekrandan okey oynadık bol bol. Etrafa bakındık, uyuduk uyandık, tıkındık :))

Erzurum'a varınca ilk iş dönüş biletlerimizi değiştirmek oldu. Artvin üzerinden 3 saatlik yolculuğu garantileyince şehir merkezine gitmek için halk otobüsü beklemeye başladık. Polis evinden yer ayırmıştım ve şansımıza terminalden geçen tek otobüs polis evine çok yakın bir duraktan geçiyormuş. Polis evi de çarşının ortasında :) Odaya çıkıp eşyalarımızı bırakır bırakmaz yemek için dışarı çıktık ve tabi ki Cağ Kebabı yedik. Daha önceden buraya gelen arkadaşlarımız Koç Cağ Kebap'a gitmemizi önermişlerdi. Google Haritaları kullanarak 20dk.da ulaştık. Yerler fazlasıyla buzlu olduğu için biraz zorluydu ama sonuca değdi :) 

Dönüş yolunda Rüstem Paşa Bedesteni'ne rastlayınca girip gezindik.




Yolumuza çıkan ışıklandırılmış kabartmalara kayıtsız kalamadık :) 



Bu fotoğrafı çeker çekmez şarjım bir anda bitti ve telefon kapandı. Neyse ki yolu az çok bulmuştuk. Tatlı alıp odamıza geri döndük. Biraz amiral battı ve mayın tarlası oynayıp uyuduk.

Sabah erken kalkıp hızlı bir kahvaltıdan sonra taksiyle Palandöken kayak merkezine çıktık. Anne - kız o kadar acemiyiz ki gözüne far tutulmuş tavşan gibi bakındık bir süre :))) Sonra kayak takımı kiralayıp Arya için özel ders ayarladım. Arya'yla kayak hocası çalışırken, hoca benim de acemi olduğumu anlayıp bana da gösterdi birkaç püf noktası. Onlar pistin tepesine çıkıp çıkıp kayarken ben aşağıda tek başıma çalıştım biraz. Arya'nın kayışını izlerken gözümden gururla karışık mutluluk göz yaşları döküldü bir anda. Annelik çok acayip bir şey :))) Arya'nın 50 dk.lık dersi bitince bu kez yukarı beraber çıktık. Ben de 3-5 kez düşe kalka çözdüm mevzuyu :)) Artık acemi pisti anne-kız bizden sorulur diyebiliriz :P




Arya yorulunca gidip kapalı alana oturdu ben 3-4 tur daha kaydım ve inanılmaz keyif aldım. Ama eğlenceli olduğu kadar yorucu da kaymak. Saat 3 olduğunda pilimiz bitmişti. Yine arkadaşlarımın önerdiği Kapsül Cafe'ye gidip bir şeyler yedik ve dinlendik.



Arkadaşlarım bir de yukarıda Küre isimli bir cafe olduğunu söylemiş, ona da teleferikle çıkın demişlerdi. Teleferik için bilet almaya gittiğimizde pistlerin kapanacağını ve cafe için süremizin yetmeyeceğini söylediler. Zaten hava da aşırı soğumıştu ve rüzgara karşı açık teleferiğe binmek Arya'ya çok cazip gelmiyordu. Taksiye atlayıp sıcacık odamıza döndük :)

Odada biraz dinlenip enerji topladıktan sonra yine düştük yola. İlk olarak yakınlardaki tarihi yerlere gidelim dedik. Atatürk Evi ile başladık ama maalesef kapanmış, yarın sabah tekrar gideceğiz. 



Atatürk Evi'den sonra adım adım yolumuzun üzerindeki tarihi yerlere gittik. 


Yakutiye Medresesi





Lala Paşa Camii




Tarihi Erzurum Evleri 









Erzurum Kalesi





Çifte Minareli Medrese 



İçlerini gezemedik, yarın aynı sıradan tekrar deneyeceğiz şansımızı. Dolu dolu geçirdiğimiz bir günün ardından yorgun argın ama  çok mutlu döndüm odamıza :) Ben bu satırları yazarken Arya ödev yapıyor. Az sonra beraber çizgi film izleyip uyuyacağız.

Yarınki maceralarımızı da anlatırım yine :) Bir "Olacak O Kadar" klasiği ile bitiresim geldi:


Çarşamba, Şubat 02, 2022

Muallâ

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Mualla, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

...


Muallâ, oldum olası tutamazdı o kemiksiz dilini, içinden geçen daha zihnin ince kıvrımlarındaki elzem yolculuğunu tamamlayamadan hop dışarıda buluverirdi kendini. Son pişmanlık fayda etmez, Muallâ ne yapsa yerine dikemezdi devirdiği çamları. Bir gün o devirdiği çamların altında kalıp son nefesini verecekti şüphesiz. Ne zaman yolunda gitmeyen bir şey görse kendini tutamaz sere serpe ortaya döküverirdi her şeyi bir çırpıda. Bu kez de öyle olmuştu: 

- Aslında bu kadar üzülmenin bir faydası yok. Bazı insanlar böyledir, hedefine ulaşana dek yazar, çizer, büyük oynar. Hedefe ulaştıktan sonra söner, ufalır, orijinal haline geri döner. Sonra da haliyle hayatına orijinal haliyle devam eder. Sen, ben gibi hayal peşinde koşmaz. Tüm yazma, çizme, büyük oynama becerileri hedefe ulaşana kadardır bazı insanlar için. Onları da oldukları gibi kabul etmek gerekir. 

Daha ağzını kapamadan pişman olmuştu söylediklerine. Artık ne yapsa faydası yoktu ama yine de denedi şansını: 

- Yani, demem o ki; sen de niye öyle, niye böyle diye üzülme de önüne bakıver gari!

- Hah kelin ilacı olsa kendi başına! Madem hayatı olduğu gibi kabullenip devam etmek o kadar kolay sen baksana o zaman önüne! Madem o kadar kolay neden dönüp dönüp bakıyorsun kitapçı Sadi'ye?

Muallâ kapağını almış, tenceresini -pardon - ağzını kapatıp susmuştu. Bu çok görülen bir şey değildi. Kolay kolay susmazdı Muallâ. Ama elinden geldiğince denedi:

- Haklısın. Ta en başından belliydi bizden bir cacık olmayacağı. Zaten olsa olsa çorba olurdu bizden. Ekşi süzme yoğurttan terbiyesi kesik* yayla çorbası!

Bazen - hatta çoğunlukla - ileri doğru atılan bazı adımlar ne yapsak geri alınamaz. Muallâ ile Suzan'ın üzerinde yarenlik ettikleri o ince ip bir çırpıda sallanmış ve ikisi birden yere düşüvermişti işte. Konuşulacak bir şey kalmamıştı. Muallâ çantasını alıp ayaklandı. "Gitme" demedi Suzan, Zaten geç de olmuştu. Muallâ kendini karanlığın içinde buldu kapıdan çıktığı anda.

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar kızım Muallâ! Kaç kez söyledim ben sana tut şu çeneni, fikrini kendine sakla diye? Ah Muallâ, ah! Tutamadın yine çeneni! Bu kaçıncı? Gidecek köy kalmayacak bu gidişle. Bakalım o zaman ne yapacaksın!

Hızlı adımlarla evine gitti. Yıllar önce boşanmıştı eşinden. Kitapçı Sadi uğruna. Ama Sadi pek oralı olmamıştı. Önceleri inceden bir böbürlenmiş, egosu şahlanmış, Muallâ'ya ümit vermiş,  sanki her şeyin mümkün olduğu fikrine kapılmasına karşı çıkmamıştı. Ama iş ciddiye binince gözünü kırpmadan paramparça edivermişti Muallâ'nın kuş gibi çırpınan kalbini:

- Sana aşık falan değilim ama seni görmezden de gelemiyorum!

Belki de okuduğu kitaplarda görüp öğrendiği tek bir cümleyle her şeyi anlatmıştı kitapçı Sadi. Tek bir cümleyle çiğneyip tükürmüştü Muallâ'yı. Muallâ, Sadi'nin  yoldan geçerken görmezden gelemediği bir dilenciydi, sevgi dileniyordu. Sadi, Muallâ-sever değil de hayırseverdi sadece. Hayrına bakıyordu Muallâ'nın yüzüne. Bunu bile bile sevdi Muallâ, Sadi'yi, bile bile... Hâlâ seviyordu. Ne zaman kitap dükkanının önünden geçecek olsa sokağa terkedilmiş köpek yavrusu gibi hissediyordu kendini. Acaba onu görecek miydi? Acaba bakacak mıydı Sadi? Acaba o da onu özlüyor muydu? Ama hayır, içten içe biliyordu, Sadi'nin özlediği, Muallâ değildi. O arzulanmayı, sevilmeyi, uğruna hayattan vazgeçilen olmayı özlüyordu. Bunca yıl Muallâ ne zaman yoluna devam etmeye kalksa Sadi çıkıvermişti karşısına: "Keşke her şey farklı olsaydı, ben de böyle olsun istemezdim ama hayat işte" diyordu. Sanki hayat elini kolunu bağlamış da elinde olsa Muallâ ile olurmuş gibi... Oysa yalandı bu sözleri. Sadi sadece sonsuza dek, "giden" olmak istiyordu, arkada bırakılan değil. 

Muallâ'nın günleri azap içinde geçiyordu. Şu dünyada içini dışını bilen, onu tüm kusurları ile seven tek dostuydu Suzan. Duymak istemediği ne varsa bir çırpıda söylemişti Suzan'a. Ne gerek vardı sanki? Ama dost acı söylemez miydi? Muallâ bu çok bilindik sözün zamanla unutulan kısmını zor yoldan öğreniyordu şimdi: Dost, acıyı tatlı söylemeyi bilmeliydi. Ne yazık ki Muallâ acı gerçeği tatlı sözlerle anlatmayı bilmiyordu henüz. 

Günler geçtikçe Suzan da Muallâ'yı arar oldu. Kader arkadaşı, dert ortağıydılar. Çocuklarını beraber büyütmüş, zorlu zamanları beraber atlatmışlardı. Gerçi Suzan her zaman bir adım öndeydi. O kendinden önce  başkalarını düşünür, onlar iyi olunca iyiyim derdi. Muallâ ise tam tersine "Ben iyi değilsem başkasına ne faydam olur? Kendimi iyi edemezken başkasına nasıl iyi gelebilirim ki?" derdi hep. Zaten böyle diye diye sözüm ona kendini seçip boşanmıştı kocasından. Ben o kadar mutsuzum ki ona da mutsuzluktan başka bir şey veremiyorum, bensiz daha mutlu olur, belki ben de onsuz diye düşünmüştü. 

Muallâ'nın eski kocası çok mülayim bir adamdı. Bir kez sesini yükseltip bağırmamıştı Muallâ'ya. Evcimen bir adamdı Naci; evden işe, işten eve... Mahalleliye bakılırsa Muallâ'ya rahat batmış gül gibi yuvasını gözünü kırpmadan yıkıvermişti. Oysa başka türlüsü mümkün değildi. Muallâ'yı bu noktaya Hayat getirmiş; aldığı her nefes, attığı her adım onu kaçınılmaz sona taşımıştı. Geriye dönme ihtimali olsa yine aynı adımları atıp yine aynı noktada bulurdu Muallâ kendini. Bunu anlayalı beri mutsuzluğu azalmış, Hayat'ın getirdiklerine itiraz etmez olmuştu. Şu ölümlü dünyada her şey olacağına varıyor ve biz her an sadece elimizden gelen tek şeyi yapabiliyorsak suçlu aramanın ya da pişmanlık hissetmenin  ne faydası olabilirdi ki? 

Muallâ kafasında düşünceler yürürken ayakları onu Suzan'ın kapısına getirmişti. Kapıyı çalmak, "Hadi ama Suzan, seni üzmek için demedim. Sadece öyle düşündüğüm için öyle dedim. Düşündüğümü söyledim diye küsmezsin sen bana? Acaba ben bilmeden başka bir halt mı yedim?" demek istiyordu. Ama dememeye karar verdi. Çünkü biliyordu kapıyı çalsa, Suzan kapıyı açacak ve Muallâ iyi olsun diye özrünü kabul edip" Aman canım sen de! Ben sana kırılmadım ki, doğru söyledin zaten." diyecekti. Bu sözler Muallâ'ya iyi gelecek ama Suzan'a iyi gelmeyecekti. Suzan yine başkasını kendinin önüne koyup başkasına iyi gelmeye çalışacaktı. İşte bu yüzden belki de ilk kez bencilliğini bir kenara bırakmaya karar verdi Muallâ. Varsın özlesindi Suzan'ı; Suzan bir kereliğine de olsa kendinden önce başkasını düşünmek zorunda kalmasındı. 

... 

*Kesilmiş terbiye: Bazı çorbalara kıvam vermek için yoğurt, un ve yumurta sarısı çırpılarak hazırlanan terbiye çorbanın içine eklenir ama bu işlem için önce bu karışım çorbanın suyu ile yavaş yavaş ılıtılmalı ve çorbaya öyle eklenmelidir. Eğer ılıtılarak yapılmaz da direk sıcak çorbaya dökülürse terbiye kesilir, terbiye çorbayla özdeşleşmez, çorbanın içinde topak topak parçalar olur. 

By Richard Avedon


Fotoğrafı canım Ceren yolladı az önce, tam senin hikayeye uygun diye. Soldaki kaknem Muallâ, sağdaki nahif tatlı kadın da Suzan. Mualla'nın yine gözü takılmış kitapçı Sadi'ye duymuyor pek Suzan'ın anlattıklarını galiba :)))) 

- Kızım sana diyorum Muallâ! Huuu! 


Pazartesi, Ocak 31, 2022

Kaçınılmaz Tercihlerimiz (?!)

Dün canım Ceren'le konuşurken, bugün de sevgili Momentos'un bloguna yorum yaparken aynı noktaya geldim. Bence her an o an yapabileceğimiz tek şeyi yapıyoruz. Mesela ben şu an masanın başında oturmuş bu satırları yazıyorum çünkü şu an başka bir şey yapabilme olasılığım yok. Tam şu an karar verip yazmayı bırakıp koşuya çıkabilirim. Çıkarsam demek ki o an koşmaktan başka bir şey yapma olasılığım yok. Kaderci değilim ama bir şekilde her şey olacağına varıyor. 

Şöyle anlatayım; mesela Evrim yarın bir başka kadına aşık olsa yapabileceğim tek şey "Öyle olması gerektiği için öyle olmuştur" demek. Neden baktın? Neden yaptın? Neden aşık oldun? diye sormak o kadar saçma olur ki! Eğer bir şey gerçekleşmişse zaten olan olmuştur ve artık başka türlüsü mümkün değildir. Bir şey gerçekleştiği anda tam da olması gerektiği gibi gerçekleşiyor. Yani tek bir anı değiştirerek her şeyi değiştirebileceğimiz sanmak biraz naiflik. Her an kendinden önceki milyonlarca anın toplamı ve sonucu. Tek bir andaki tek bir şeyi değiştirmek için ondan önce gelen milyonlarca anı değiştirmek gerek. Yani 10 yıl önce o bölümü seçip okumasaydım demek komik. O bölümü seçtiğimiz ana gelene dek o seçime sebep olacak bir sürü an var öncesinde. Karar verdiğimiz anda olduğumuz kişi ondan önceki birçok anın birleşmesi ile ortaya çıkıyor. Yani o anları yaşadıktan sonra başka bir karar alma ihtimalimiz olmuyor bence. Her şey o bir anda tam da olacağı/olması gerektiği gibi gerçekleşiveriyor. Yaşadığımız her an benzersiz bir zaman aralığında benzersiz ve kaçınılmaz olarak vuku buluyorum. 

"Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım" cümlesi bile başlı başına destekliyor anlatmak istediğimi. Her an o anki halimizle/aklımızla/duygumuzla bir karar alıp hareket ediyoruz. Yani o anda yaptığımız şeyden başka bir şey yapma olasılığımız sıfır bence. Yani tercihlerimiz o anda yaptığımız gerçek birer tercih değil. Misal şu anda çok özlediğimiz birini arayıp seni özledim demek elimizde mi acaba? Yapabiliyorsak ne mutlu; yapamıyorsak demek ki bu zaten olasılık dahilinde değil. Böyle bakınca bir çok şeyi kabullenmek daha kolay. Herkes potansiyelini gerçekleştiriyor hayatta. Ne kendimize ne de başkasına kızıp hayatı zindan etmeye gerek yok. Bu önermeme bundan sonraki yazılarımda değinecek olursam kısaca  "Kaçınılmazlık Yasası" diyebilirim sanırım :)

Elimden başka türlüsü gelse başka türlü yapacağım bir çok şey oldu 35 yıllık hayatımda ama demek ki elimden başka türlüsü gelmemiş ki şu an olduğum noktadayım :) Eh işler pek fena değil :) Şimdiye dek yaptıklarım ya da şu andan sonra yapacaklarım için kendime işkence etmenin hiçbir anlamı yok. Ne yapıyorsam yapabileceğim tek şey o olduğu için yapıyorum.



Cuma, Ocak 28, 2022

Ne yapalım, Nasıl yapalım?

Ankara maceram çok güzeldi; kontrolüm iyi geçti, tahlil sonuçlarım 1 hafta sonra çıkacak. Uzun zamandır görüşemediğim ve çok sevdiğim arkadaşlarımızla bir araya geldik. 3 gün boyunca da her fırsatta beraberdik :)








Eve dönünce her kadının günlük mücadelesine de geri dönmüş oldum: "Bugün ne pişirsem?" Ekonominin hâli malum, orta direk, tuzu az da olsa kuru olanlar bile artık düşünmek zorunda alışveriş yaparken. Etli yemek yapmak şöyle dursun artık eskisi gibi bol bol, çeşit çeşit peynir - zeytin almak bile zor. Meyve-sebzenin, yeşilliklerin fiyatı da yakıyor. Hâl böyle olunca ben de ne yapsam da hem evdekileri ziyan etmeden değerlendirsem hem de değişik şeyler yesek diye düşündüm. Refika'yı oldum olası çok seviyorum. O kadar doğal, samimi, içten ki... Birlikte çalıştığı kişiler de öyle; hatta Burak kişilik olarak birebir Refika'nın ikizi gibi geliyor bana :)) Enflasyona Karşı Duran Yemekler adıyla başlattıkları yeni seriye bayıldım. Aşağıda birkaç video paylaşıyorum. 


 





Biz ailecek çorbaseveriz :) Zaten soğuk kış günlerinde en güzel yiyecek sıcacık çorba bence :) Çorba yaptığım zaman ayrıca bir ana yemek yapmıyorum uzun zamandır. Yanına salata ve bir dilim ekşi mayalı tam buğday ekmek ile gayet doyurucu oluyor güzel yapılmış kıvamlı çorbalar. Son zamanlarda favorim kendi yaptığım kremalı domates çorbası ama bu hafta yukarıdaki çorbaları deneyeceğim. Eş köftenin tarifine bayıldım, onu da ilk fırsatta yaparım :) Denerseniz size de şimdiden afiyet olsun :)


Pazartesi, Ocak 24, 2022

İşler bazen umduğumuz gibi gitmez

Havaalanındayım.

Ankara'ya gidiyorum. Bu kez 3 günlüğüne. 6 aylık rutin kanser kontrolü için gidiyorum ama fırsat bu fırsat diyerek büyük bir buluşma planladık arkadaşlarla. Bu akşam 10 kişilik bir ekiple Ankara'nın soğuğuna inat hep birlikte ısıtcaz içimizi. 

Uzun zamandır böyle bir buluşma hayal ediyorduk. 3 yıl önce bir benzerini İstanbul'da gerçekleştirmiştik ve o zamandan beri tekrar yapalım diyorduk. Malum araya Corona çilesi girince bugüne kadar yapamadık. Ailecek gitmeyi çok istedim ama Evrim geçtiğimiz günlerde zatürre olup 10 günlük raporu yeni bittiği için bu havada şehir dışına gitmek izin isteyemedi maalesef. Bu yüzden içim biraz buruk. İtiraf etmem gerekirse evden çıktığım ana kadar bu kadar buruk hissedeceğimi düşünmemiştim. Ama daha şimdiden Arya'yı ve Evrim'i özledim :( Kıyamet alameti sayılabilir :P

Ankara'ya gitmek için önce Havaş'la Trabzon'a gelmem gerekiyor. Sabah 5'te bindim Havaş'a. Beklerken yağmur yağınca ATM kabinine sığındım. İyi ki kapalı kabin yapmışlar :D


Uçağım 10.40'ta. Ankara'da hava karlı, sıcaklık -3 ile -6 arasında :( Kış gelmek için bizim buluşma vaktimizi beklemiş gibi sanki :)) İnince güncellerim yazıyı.

Şimdilik Hoşçakalın! 

Cumartesi, Ocak 15, 2022

Mesaj Alındı

Bazı rüyaların çok net mesajları var bence. Son birkaç gecedir gördüğüm rüyalar tam öyleydi. Mesaj gayet açık ve net: "Move on!". Yani "Bekleme yapma, ilerle" :))) 

Geçen gece rüyamda okulda toplantı yapıyorduk. Zümrelerimden biri gelecek planlarından bahsedip attığı somut adımları anlatıyor ve ben şaşkınlık içinde onu dinliyordum. Çok yakın arkadaşım Funda, bana bakıp "Rüya, canım sen daha yerinde say, millet almış başını gidiyor" dedi. O an anladım ki benim de ilerlemem gerekli. Takıldığım saçma sapan şeyleri arkamda bırakmalı ve önüme bakmalıyım. 

Evvelki gece rüyamda uzun zamandır hayalim olan canavar off road aracı gördüm ama ben içinde değildim. Çılgınca yağan yağmurda ben yürümeye çalışıyordum ve karşıdan hayalimdeki aracın içinde başka bir aile bana doğru geliyor ve coşkuyla camdan el sallıyordu. Yanımda durup gelsene dediler ama onların tam tersi istikamete gitmem gerektiği için binmek istemedim araca. Rüyanın devamını hatırlamıyorum ama mesaj yine netti: Gidişatı değiştirmedikçe başkasının yönetmen koltuğunda oturduğu hayallerimde ancak seyirci ya da konuk oyuncu olacağım. 


Bu hafta sadece rüyalarım değil, aldığım bazı tepkiler de çok net mesajlar içeriyordu. İlk başta kabul etmek istemedim ama bir, iki derken üçüncüde kaçınılmaz olanı kabullendim. Herkes ilerliyor, yola devam ediyor, bense olmadık bir noktada tek başıma takılıp kaldım. Eh bir kez farkına varıp kabullenince gerisi gelecek elbet.

Tüm bunları fark edince boş durmadım tabi ki. İlerlemek için kendime tutunacak dallar bulup yol haritası çıkardım. Evrim'i de dahil ettim ve ilk andan itibaren meyve vermeye başladı bu çabam :)

Evrim'le konuşup anlaşamadığımız zamanlar oluyor. Çünkü ikimiz de birbirimizi anlamak yerine alınganlık edp kendimizi savunmaya hatta karşı saldırıya geçiyoruz. Mevzuyu 3. şahıslar üzerinden gözlemleyip irdelemek şansımız olursa kendi sorunumuzu da çözebiliyoruz. Tabi ki her zaman yakın çevremizde gözlem şansımız olmuyor. Böyle zamanlarda filmler, diziler, reality programları çok işe yarıyor. Biraz araştırma ile sorunumuzu yansıtan bir yapım bulup birlikte izliyoruz. Bu hafta da öyle yaptık.

İki kişi aradaki sorunu doğru tespit etmeyi başarıp savunmaya/saldırıya geçmeden sorunu çözmeye odaklanınca işler kolaylaşıyor. Kimse suçlu değil ama ortada bir sorun var diyebilmek önemli. Enerjimizi birbirimizi suçlamak yerine çözüm üretmeye verince kolayca ilerledik. Sorunu tamamen çözdük diyemeyiz ama büyük gelişme gösterdik ve  sıradaki adımlarımız netleşti.

Kısacası "Mesaj alındı" ve gerekenler yapılıyor :)



Çarşamba, Ocak 12, 2022

Biri Hastalanınca Üzülmek Yerine Öfkelenmek

Tam da başlıktaki gibi! Evde herhangi biri hastalanınca üzülmüyorum delice öfkeleniyorum. Hele o hastalanan kişi mızmızlanırsa... Off katil olmak işten değil desem yeri! Yani "Aman bu hastalık nerden bizi buldu?" tarzı bir öfkelenme değil benimkisi; baya "Aman hastaysan hastasın, n'apalım? Dünya'nın sonu değil ya, iyileşirsin 3-5 güne. Abartma durumu!" tarzı bir öfkelenme benimkisi. 

Tüm çocukluğum ve hatta gençliğim hastalıklar, kavgalar, ayrılmalar, ölümler... kısacası türlü dram içinde geçti. Bu yüzden kotayı doldurdum diye düşünüyorum ve hayatımda gereksiz dramlara yer vermek istemiyorum. Hastalık gereksiz dram mı diyeceksiniz. Hayır hastalık değil ama hastayım diye mızmızlanmak, nazlanmak ya da endişelenmek öyle. Gereksiz! Mızmızlanınca ya da endişelenince iyileşmek kolaylaşıyor mu ya da süreç kısalıyor mu? HAYIR! E, o zaman gereksiz işte! Git doktora, al ilacını hatta direk iğne/serum yaptır; bitti gitti işte. Ama nerdeeeeee? Bütün naz niyaz severler bizim aileye toplanmış sanki.





Hastalık deyince mızmızlanma konusunda Arya ve Evrim'in eline su dökmek zor ama bu konuda ailedeki en pimpirikli kişi annem (kayınvalidem). En ufak bir ağrıda "Kanser miyim acaba?"ya kadar götürüyor mevzuyu. Doktora git deyince, éYa kötü bir şey çıkarsa? Gitmeyeyim." diyor. Gitse de bir şeyin yok diyen doktora inanmıyor, bu doktor anlamıyor diyor. Birkaç aydır her gün düzenli yürüyüş ve diet ile 10 kg verdi; bugün "Acaba hasta olduğum için mi böyle zayıfladım?" dedi ve beni benden aldı.

Şansıma... Evrim ve Arya 1 hafta - 10 gündür hastalar. Evdeki hastalık mevzularının üstüne canım Ceren bir filmden bahsetti ve izle dedi. Filmdeki kadının bence ciddi sıkıntısı var ve izlemek benim için çok rahatsız edici.

Evrim'le evlenirken kesin bir dille hastalıkta sağlıkta, ölene dek ama psikolojik rahatsızlıklar hariç demiştim. En baştan söyledim; olur da o ya da ben ciddi bir psikolojik rahatsızlık geçirirsek arkama bakmadan giderim. Böyle söyleyince çok acımasız gelebilir kulağa ama benim büyürken yaşadıklarımı yaşamayan beni asla anlayamaz. Ne onu ve Arya'yı hastalığa maruz bırakmak isterim, ne de benim öyle bir şeyi kaldıracak gücüm var. Benim annem ömrünün 21 yılını şizofreninin esaretinde geçirdi. Bir daha benzeri bir sürece şahit olmak istemiyorum. Bu yüzden psikolojik rahatsızlık içeren kitaplardan ve filmlerden net bir şekilde rahatsız oluyorum. Evet, tüm rahatsızlıklar gibi psikolojik rahatsızlıklar da insanın elinde olan şeyler değil. Biliyorum. Ama hastalık karşısında duyduğum şiddetli öfke de benim elimde olan bir şey değil. Duyduğum bu öfke ve kaçma isteğinin derinliklerinde geçmiş deneyimlerim yatıyor maalesef.   


Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca

Storytel'de şu an dinlediğim kitapta anlatılanlar o kadar tanıdık ki... Gücü elinde tutanların güçsüzleri nasıl ezdiği, ezerken bir de a...