Sevgili Leylak Dalı öğretmenimin gönderdiği yeni ev hediyelerimiz geldi bugün :)
Şu runnerın güzelliği 😍
Sarı benim, mavi Evrim'in, büyük kupa da Arya'nın 🥰
Nurşen öğretmenim geçenlerde bir mesaj attı ve lütfen itiraz etmeden yeni evinin adresini ver Rüya dedi. Verdim tabi ki söz dinleyerek :) Ben de epeydir aklımda olan çam sakızı, çoban armağanı bir iki ufak şey için onun adresini istedim.
Nurşen öğretmenim ve kardeşi Hopa'ya geldiklerinde o kadar güzel bir gün geçirdim ki giderlerken doğru dürüst bir hatıra magnet bulamayışlarına çok üzülmüştüm. Arkalarından her fırsatta azıcık eli yüzü düzgün magnet aradım göndermek için. Sonunda bulduğum birkaç magnetin yanına Arya'nın eliyle çizip boyadığı kitap ayracını ekleyerek gönderdim.
Ayraçtaki çiçek Leylak 💜
...
Blog dünyasının kazandırdığı dostlukları çok seviyorum. Daha yüzyüze görüşmeden önce kanımız kaynıyor, içimiz ısınıyor birbirimize; buluşunca da kırk yıllık dostlar gibi akıp gidiyor sohbetler. Nurşen öğretmenimle de aynen böyle oldu ve artık blog sayfalarının ötesinde bir tanışıklığımız var hem onunla hem de kardeşiyle.
Kısacası hediyeleşmek bahane, dostluk şahane diyerek bitireyim bugünkü yazımı :)
3 gün önce doğumgünümdü ve ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hissettim.
Canım Ceren'im çiçekleriyle öyle mutlu etti ki beni 🥰 Bastırıp odama asmak istiyorum bu fotoğrafı 😍
Evrim bir şekilde beni manipule ederek tamamen benim fikrimmiş gibi kahvaltıya gitmemizi sağladı ve sonra da pastayla sürpriz yaptı 🥰
Kendime aldığım kitaplar tam da doğum günümde geldi kargodan 🤓📚
Çok yakın arkadaşlarımız Funda ve Ümit'in 10.yıl kutlaması da doğum günü akşamına denk gelince çok keyifli bir gece oldu 🤗🥰
Arkadaşlarım hem arayıp hem de fotoğraflarımızı paylaşıp doğum günümü kutladılar gün boyunca 🥳🥰
Hem yorumlardan hem de mesaj atarak doğum günümü kutlayan tüm Blogger arkadaşlarıma da buradan bir kez daha teşekkürler.
İyi ki varsınız her biriniz ve iyi ki hayatı zenginleştiriyoruz beraberce 🥰
...
Her şey tam da olması gerektiği gibi oluyormuş hayatta. Ne bir eksik, ne bir fazla. Hepimiz atabileceğimiz tek ve kaçınılmaz adımları atıyoruz her an'ımızda.
İşte bu yüzden tam da olduğun gibi gel Hayat! Kabulümsün!
Nedense sadece yaşamak yetmiyor, paylaşmak istiyorum sık sık yaşamı. İnanılmaz keyif aldığım bir anı sevdiklerimle de paylaşmak istiyorum. Benim kadar keyif alsınlar, içimdeki coşkuyu hissedip anlasınlar, o andan aldığımız zevk paylaştıkça büyüsün, sarsın bizi istiyorum. Aynı şekilde sevdiğim biri mutlu olduğu, huzur bulduğu, keyif aldığı anları benimle paylaşınca ben de onun kadar mutlu olup iyi hissediyorum. Candan ötem, Cerenim bahçesinin fotoğraflarını yollayınca ağzım kulaklarıma varıyor. Ben de ona sık sık balkon penceremden deniz fotoları çekip yolluyorum. Bazen O, çiçeklere benim için bakıyor, bazen ben denize onun için bakıyorum. Paylaşıyoruz aynı dakikaları, aynı hissiyatı. Sonra Sevgili Handan var. Önceden "abla" diyordum ama baktım gencecik kadına haksızlık oluyor, vazgeçtim :)
Handan'ın fotoğraflarına bakarken o kadar mutlu oluyorum ki sanki ben de orada yanıbaşlarındaymışım gibi :) Enerjisi o kadar fazla ki fotoğraflardan taşıyor, içime ferahlık ve pozitif enerji yayılıyor bakarken :)
Ben de şuraya bırakayım bol güneşli, çiçekli, böcekli fotolar :)
Fotolar Artvin Çoruh Üniversite merkez kampüsünden. Evrim ALES'e gireceği için geldik, o sınavda ben bahçede keyifteyim :)
Şarkı: Scent of A Woman
Dedim ya yaşamak yetmiyor bazen, paylaşmak da istiyorum. Ama hak edenlerle paylaşılmalı hayat. Hayatı paylaşmayı hak edecek biri olmayı öğrenmeli en önce. Zor ama uğraşmaya değer :)
Bu yazıyı yazma sebebi bir dostum. En zor, en deli anımda uzatıyor elini ve güldürüp çıkarıyor beni en derin çukurlardan. İyi ki, iyi ki var. Hayatıma annelikle beraber girdi ve o günden beri her zor anımda yanımda. Özellikle şu son 2 yılı o olmadan atlatamazdım.
...
Hayatımızın kritik anlarında yanımızda kimin olduğu çok önemlidir. O an fark etmesek bile elimizi tutan aslında hayatımızı tutar ellerinin arasında.
Şöyle bir geçmişe dönersem, daha önceki yazılarımda anlattığım üzere Şehnaz'la ortaokul yıllarımızdan bugüne devam eden dostluğumuz pek çok zor günde beni ayakta tuttu defalarca kez. Lisede okullarımız ayrıldı ama arkadaşlığımız değişmedi. Kendi okulumda kızlı erkekli kalabalık bir arkadaş grubumuz vardı, sürekli beraber takılır ve çok eğlenirdik. Sonra ben bir hata yaptım ve ortaya çıkınca gruptan dışlandım. O gruptan bir tek Soner yanımda kaldı. O olmasa lise dönemimi kolay kolay atlatamazdım. Hep yanımda oldu. O dönemde bana sırtını dönmeyen diğer bir arkadaşımsa Burak'tı. İkisiyle de hala arkadaşız. Yazımın burasında küçük bir mola verip her ikisiyle de konuşup hasret giderdim. İyi geldi :)
Üniversite yıllarımda bu kez Oktay vardı yanımda. Kimseyi tanımadığımız, hiçbir yeri bilmediğimiz İstanbul'a yoldaş olduk birbirimize. Sonra Derya ve Pınar girdi hayatıma. Oktay'ın ev arkadaşı olarak hayatıma giren ama ilk günden benim de arkadaşım olan Volkan ve Berkay'ı atlamayalım tabi ki :) Üniversite yıllarımdaki bir sürü zorluğu da onlar sayesinde atlattım.
Üniversite sonrası yıllarca yeni bir arkadaş almadım hayatıma. Ta ki anne olana dek. İşte en başta bahsettiğim dostum o zamanlar girdi hayatıma. Hayatın en büyük lütüflarından biri bana. Önce annelik hezeyanlarımı sonra da benlik hezeyanlarımı onunla atlattım, atlatıyorum.
Hopa'ya geldiğimiz ilk yıl çok zordu. O yılı da geldiğimiz ilk hafta tanıştığım Özlem'le birlikte atlattık. Sonrası da geldi yeni dostlukların. Yıllarca "İnsan sevmiyorum ben" diye gezinen uyuz Rüya gitti, yerine arkadaşlarını görmeden bir gün geçiremeyen yeni bir Rüya geldi. Çünkü anladım ki hayat sevdiklerimizle güzel, hayatla başa çıkmak en zor anımızda uzanan dost eliyle daha kolay. Çok bir şey değil, bazen sadece birinin yanında olup "Geçecek" demesi yetiyor.
Kontrollü Çılgınlıklar blogunun sahibesi candan ötem Ceren'le bol bol konuşuyoruz. Her konuşmamızda kendime dair başka bir şey keşfediyorum. Ceren yeni bir proje başlattı: 365 gün, her güne bir yazı, bir düşünce. Bugün "bağlanma"yı seçmiş kendine. Onun yazdıklarını okuyunca ben de şu yorumu yaptım:
"Ah nasıl da zıttız 😁 İnsan sevmem ben! Açık açık da söylerim böyle dan diye yüzüne "Ya siz bana bakmayın, ben insan sevmem" diye. Ama sevdim mi tam severim ve sevdiğim beni sevmeyecek diye de aklım çıkar, ölürüm korkudan..."
Sonra daldım derin düşüncelere tabi. Neden onca sene insan sevmem ben diye gezdiğimi düşündüm. Sebebi basit aslında: sevilmeme, kazık yeme, kırılma, üzülme korkusu. Birini seversem, o beni sevmezse ya da sevdiğini iddia edip beni kırarsa, üzerse... Çünkü ben kendimi bildim bileli sevdiklerim tarafından kırılıp üzüldüm hep. Zaten hep öyledir, sadece değer verdiğimiz insanlar bizi kıracak, üzecek kadar yakınımıza gelebilirler. İşte bu yüzden kimseyi sevmezsem, kimseye güvenmezsem, kimse de beni hayal kırıklığına uğratamaz, kimse üzemez diye düşündüm yıllarca. Tabi ki o yıllarda da çok sevdiğim, çok güvendiğim insanlar oldu ama sınırlı sayıda tuttum hep. Sonra bana bir haller oldu, duvarları yıktım farkına bile varmadan. Ceren'den aldığım ilhamla düşündüklerimi şöyle anlattım kendi Instagram'ımda bugün:
"En büyük endişen nedir diye sorsalar, sevip de sevilmemek derim. Öyle herkes değil, sevdiklerim sevsin beni yeter. Herkes severse bir sorun vardır zaten. Yıllarca insan sevmem ben diye gezmemin sebebidir endişem. Ya ben seversem de sen beni sevmezsen, kırıp dökersen, üzersen... Dayanmaz kalbim. Sevdiğim birinin yüzü düşünce acaba ben miyim sebebi diye içim içimi yer. Ben değilsem bile bu kez de ya çare olamazsam yarasına diye aklım çıkar. Sevdim mi delice severim ama mümkünse hiç sevmemeyi yeğlerim. Ne kadar az kişi seversem, sevilmeme ihtimalim o kadar az olur çünkü. Hopa'ya gelene dek ailem hariç sevdiğim insan sayısı iki elin parmağını geçmezken Hopa'da kişisel rekorumu kırdım. Şimdi sevdiklerimin sayısı sevilmeme korkumu sık sık körükleyecek kadar fazla ama maalesef demiyorum hiç :) "
Sevdiğim biri tarafından aynı ölçüde sevilmediğimi düşününce/hissedince o kadar çok yaralanıyorum ki kendimi ordan oraya vurup iyice hırpalıyorum. İçimdeki sevilmeme ve reddedilme korkusu o kadar derin ki bazen en ufak bir eleştiriyi bile saldırı olarak görüp karşı saldırıya geçebiliyorum. Sebeplerini biliyorum bu korkumun ve aşmaya çalışıyorum. Sevilmeme korkusuyla sevmekten kaçınmak ne kadar mantıksız farkındayım tabi ki ama işte bazı yaralar o kadar derin ki illa ki izi kalıyor benliğimizde.
Corona bizim gündemimize ülke gündeminden önce girdi maalesef. Çünkü İtalya'dan Amerika'ya İngiltere'den Almanya'ya, bir sürü ülkede arkadaşımız var. Onlardaki gelişmeleri takip ederken benzer durumların bizde ne zaman ortaya çıkacağını konuşmaya başlamıştık bile. Peki şu anda ne durumdayız?
Hayatlarımız artık bir filmden sahneler gibi. Gerçeklik algım ve dengem sınırda geziyor. Ciddiye alıp depresyonun dibine vurmakla, yok sayıp her şey normalmiş gibi yaşamaya devam etmek arasında gidip geliyorum. Bu yazacaklarımdan sonra muhtemel eleştirileri tahmin edebiliyorum ama yine de yazacağım.
Biz henüz "sosyal mesafelendirme"ye riayet etmiyoruz. Hopa küçük bir yer ve yapılacak çok fazla aktivite yok. Bu yüzden burada dostluklar çok önemli ve çok güzel. Bizim de 10-12 kişilik bir yakın arkadaş grubumuz var. Eşli, çoluklu çocuklu hep bir aradayız 4 yıldır. Geçen yıl tayin olup Antalya'ya giden arkadaşlarımız birkaç gün önce buraya geldiler ve o kadar özleştik ki görüşmemek bizim için bir seçenek bile değil. Grup olarak Corona'yı tartıştık aramızda Whatsapp üzerinden ve çoğunluk olarak görüşmeye karar verdik. Aramızdan bir çift grip belirtileri gösterdikleri ve birinin kronik rahatsızlığı da olduğu için evlerinden çıkmak istemedi. Hepimiz de bu kararlarını destekledik zaten.
Görüşmek üzere uzlaşan ekiple Salı sabahı kahvaltı yaptık, dün gece de yine bir masanın etrafında toplanıp şarkılar söyledik, hasret giderdik ve bir an hepimiz birbirimize bakıp şu an burada gitsek hiç üzülmeyiz dedik aynı anda. Aramızda bir anlaşma yaptık: ekipçe başka kimse ile görüşmüyoruz. Kendi aramızda görüşünce de öpüşüp koklaşmıyoruz. Tabi ki bu yeterli demek istemiyorum asla. Ama biz durumu etraflıca konuştuk ve bu yolda anlaştık. Başka türlüsüne hazır değiliz henüz. Buluştuğumuzda video çekip neler hissettiğimizi, bugünleri nasıl geçirdiğimizi kayıt altına alıyoruz ileride çocuklarımıza, torunlarımıza izletmek için. Genel olarak ortak fikrimiz bu virüsten kaçamayacağımız yönünde. Yani öyle ya da böyle yakalanacağız ama umarım zor da olsa atlatıp hayatlarımıza devam edeceğiz.
Biliyorum çok tedbirsiz hatta çok sorumsuzca davrandığımızı düşünenler olacak. En iyi ihtimalle fazla iyimser yaklaştığımızı, daha mantıklı davranmamızı söyleyeceksiniz. Sadece kendinizi değil, toplumu da tehlikeye atıyorsunuz diyenler de olabilir. Mümkün oldukça dışarıdan kişilerle temastan kaçınıyoruz. Zaten mevcut koşullarda herkes herkesin kişisel alanlarına ve kararlarına fazlasıyla saygı gösteriyor. Tüm bunları konuştuk. Birbirimize şu soruları sorduk: Hayatın neyi cazip, değerli olan ne, yaşamaya değen anlar neler? Cevaplar: Hayat mutlu olduğumuz anlar kadar değerli, hayat sevdiklerimizle güzel, hayatı yaşanmaya değer kılan anlar hep sevdiklerimizle birlikte olduğumuz anlar. Bunlardan feragat etmeye hazır değiliz. "Bir zahmet dişinizi sıkın, bu virüs derdi / riski / tehlikesi geçince görüşürsünüz." diyecek olanlara bir şey sormak istiyorum:
Şu hayatta neyin garantisi var? Kim biliyor yarına çıkıp çıkmayacağını? 3 gün görüşmeyelim derken bir daha hiç görüşememe riskini nasıl alabiliriz göze?
Demem o ki Corona'nın bizdeki etkileri çok derin aslında. Sevdiklerimizi ne kadar çok sevdiğimizin farkına varıp daha yakın olmak istiyoruz. Hayatın ailemizle, dostlarımızla, sevdiklerimizle güzel olduğunu iliklerimize kadar hissediyor ve bakışlarımızla, sözlerimizle, endişeyle "Nasılsın?" diyen seslerimizle ölçüyoruz olasılıkların ağırlığını. Öyle 2 haftalık bir "sosyal mesafelendirme" ile çözülebilecek bir sorun değil bizce bu durum. Daha ağır sonuçlara da içten içe hazırlanıyoruz.
Mevcut mesafelendirme uygulamasının bir sonraki adımda ciddi bir ev hapsine dönüşebilme olasılığını göz ardı etmemek lazım. Henüz fırsat varken yaşamı değerli kılan anlardan nasibimizi almaya çalışıyoruz. Hepimiz kocaman insanlarız, risklerin farkındayız. Evde kalana, tüm tedbirleri alana saygı duyuyoruz hepimiz. Biz de mümkün olan, elimizden gelen tedbirleri alıyoruz ve grup dışındaki kişilerle temas kurmamaya özen gösteriyoruz. Şimdilik herhangi bir semptom gösteren yok aramızda. Umarım böyle de devam eder.
Bahardan, çiçekten, böcekten, kedilerden bahsetmemiz gereken şu günlerde Corona'dan bahsetmek... Umarım bahar bitmeden yakalarız ucundan.
Bir de şuraya 3 tane film önerisi bırakmak istiyorum. Filmlerin aklıma gelme sebepleri Momentos ve Deep'e teşekkürler :)
Sefertası
A Hologram For The King
Terminal
Tom Hanks'e sevgimizi evrene bırakırsak hep birlikte eminim iletir bir şekilde :)
Vardır. Olmadığına asla inanmak istemiyorum. Vardır ama çok nadir bulunur. Bulununca dünya güzelleşir, hayat daha çekilir olur.
Dün ve bugün benim için çok zor geçiyor. Bir dostum tüm kalbiyle beni seviyor, benim onu sevdiğim gibi ama birbirimize iyi gelmiyoruz. Aynı döngüden kısıldık, dönüp duruyoruz. Sanki bir tahtaravelliye binmişiz, ikimiz aynı anda uçamıyoruz. Birimiz düşüyor, diğeri uçuyor. Ama asıl sorun bu değil. Sorun ikimizin de dengeye ihtiyacı var ama bulamıyoruz. Her şeye rağmen biliyoruz ki kalplerimiz bir. Dostluğumuz ebedi. Sadece anneyiz ikimiz de, önce kendimizi toplamalıyız ki ailemize iyi gelelim :) Onu tüm benliğimle anlıyorum ve destekliyorum. (Edit: Yanlış anlaşılma olmasın. Benden ya da ondan ötürü değil, dostluğumuzla hiç ilgili değil. Kimse kimseyi bırakmadı. Hâlâ aynı dostluk yolundayız beraber :)
Bir diğer dostumsa birden inmeye karar vermiş tahteravalliden. O pat diye inince benim havadan yere düşeceğimi göremedi mi bilemiyorum. Bir anda yerde buldum kendimi. Acıttı. Hiç ummazdım diyemiyorum. Umuyordum sanırım içten içe. Demiştim ya kimse 100'lük değil benim gözümde. Ne acı!
*Mr. Kaplan, kulaklarınızı çınlatıyorum. Ben her şeye rağmen yine de inanıyorum dostluklara :) Dostlarım var uzakta olsak da birbirimizden %100 kalbimdeler, dostlarım var kalbimdeler ama %100'lük değiller.