Cuma, Eylül 20, 2019

Dost Acı Söyler

Şimdi yazacaklarım bir çok kişinin hoşuna gitmeyecek ama yazmak zorundayım. Son günlerde birçok blogda karşılaştığım bir durum var ki biraz rahatsız edici geliyor bana. Blogu okuyup yorumlara bakıyorum. Yorumların yarısı o yazıyla alakalı değil.

"Blogunuzu takibe aldım, sizi de benim bloga beklerim."

"Sizi takip ediyorum, siz de benim bloguma bakın."

"Blogunuzu yeni keşfettim, benimkine de beklerim."

Yazılanlar farklı farklı ama anlamlar aynı. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi tonlama, jest, mimik olmayınca anlatılmak istenen bazen eksik kalabiliyor ya da yanlış anlaşılabiliyor ama tüm o cümlelerin anlamı aşağı yukarı aynı yere çıkıyor. "Ben seni takip ediyorum, sen de beni et." Gayet doğal bir istek ama bu şekilde olunca beni biraz duraksatıyor maalesef. Bunun yerine yazıyla ilgili olumlu ya da olumsuz bir geri dönüt yazmak çok daha faydalı olur bence. Yorumu okuyunca "Bir bakayım şu yorumu kim yazmış, blogu var mıymış acaba?" diyerek zaten gidiyorum ilgili bloga. Bunu sadece kendi blogun için yazmıyorum. Takip ettiğim diğer bloglar için de yazıyorum. Bu yorumlardan o kadar çok gördüm ki... Bu cümleyi okuyunca akla ilk gelenler "Yazımın tamamını okudu mu acaba? Okuduysa ne düşündü, ne hissetti? Yoksa şöyle bir göz atıp sonra bakarım mı dedi? " gibi sorular oluyor. Hadi siz de beni ziyaret edin, takip edin demek yerine o yazı hakkında içten bir yorum yapılsa bence daha kolay ve zevkli olur karşılıklı takipleşmek :) Yazdıklarım ukalalık olarak algılanmaz inşallah. Sadece hissettiğimi paylaşmak istedim

Hepimiz anlatmak istiyoruz, hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Bazılarımız görünür olmak istiyor, bazılarımız her şey karşılıklı olsun istiyor. Bunların hepsi normal. Eleştirmiyorum asla. Sadece yöntem konusunda biraz endişeliyim. Yorum okumayı sabırsızlıkla bekleyen yazar için "siz de benim sayfaya bakın" cümlesini görmek biraz heves kırıcı olabilir.

Bazen ben de yapıyorum. Ama benimkinde ilk cümle aynı olsa da ikinci kısım farklı:

"Blogunuzu yeni keşfettim. Çok güzel yazmışsınız/ Anlattığınız şey çok ilginçmiş/  Paylaştığınız için teşekkürler / Benim de başımdan şöyle bir şey geçmişti."

Kısacası yazılan şeyle ilgili paylaşım yapmak önemli bence :)

Bir Maviyim, Bir Kırmızı...


"bazen ona bir şeyler yazarsın,
yazar silersin...
yazar silersin...
o hiçbirini okumamış olur; ama sen hepsini söylemiş olursun."

Murathan Mungan


bazen yazıp yazıp siliyorum ben de bazı öykülerimi. kimse okumuyor ama ben anlatmış oluyorum. iyi ki yazabiliyoruz da kendi içimizde düştüğümüz dipsiz kuyulardan çıkabiliyoruz yazdıklarımıza tutunup sildiklerimize basarak!



...
Benden bana seslenir
Hem ilaç hem de zehir
Bir maviyim, bir kırmızı
Sarılarak darılarak
...


Perşembe, Eylül 19, 2019

Şişelere Deniz Koy, Gemiler Batsın - Ağaç Ev Sohbetleri #3

Bu haftanın Ağaç Ev Sohbeti yaşadığımız şehir!


Biz şu an Artvin'in Hopa ilçesinde yaşıyoruz. Ülkenin bir ucu! Sarp-Gürcistan sınır kapısına 15-20 dakikalık mesafedeyiz. Buraya 3 yıl önce, öğretmen olarak atanınca geldik. 3 yıl kalıp dönecektik ama son düzlükte planlar değişti. Ben atandıktan yarım dönem sonra burası Doğu Hizmeti bölgesi haline geldi. Bir de evimizin karşısında iyi bir ilkokul olunca Arya'nın okula burada başlaması ve doğu görevimi görece rahat bir yerde tamamlamak için kalma süremizi uzattık.

İlk geldiğimizde ben ciddi bir depresyona girmiştim. Atlatmam zaman aldı ama alıştık bir şekilde. hatta sevdik bile :D Hopa'yı sevmemizi sağlayan ilk şey burda kurduğumuz dostluklar oldu. Ondan sonra da muhteşem gün batımları. Ama öyle böyle değil! Her gün başka, her biri diğerinden güzel gün batımları!





Evimiz deniz kıyısında, salon, mutfak, balkon full deniz manzaralı :) Kışın mutfakta, yazın balkonda muhteşem gün batımlarını izliyoruz. Bazen aşka gelip dans ediyoruz, bazen el ele hayallere dalıyoruz, bazen de dostlarımızla çilingir sofraları kuruyoruz. Ne zaman konusu açılsa, Hopa'dan ayrılırsak bir gün batımlarını, bir de dostlarımızı özleyeceğiz diyoruz hep :(



Hopa'da gün batımı dışında ne var peki? Hımm... Zor soru!

Hopa'da gün batımı dışında çok bir şey yok maalesef. Sinema yok, tiyatro yok, spor kompleksi, yüzme havuzu, pazar, AVM vs. yok. Sahilde deniz manzaralı kafeler var, bir adet canlı müzik olan ufacık bir pub var. Ama Hopa başka ilçelere çok yakın ve bazı şeyler oralarda var. Misal 5 dakikalık mesafede Arhavi ilçesinde pazar, sinema, cafe&pub var. Yine 10-15 dakikalık mesafede Kemalpaşa ilçesinde canlı müzik olan restoranlar ve AVM var. Biraz daha ileride Gürcistan - Batum var. Orada oteller, beachler, casinolar, lunapark vs. birçok şey mevcut. Yine çevre ilçelerde Borçka ve Şavşat'ta iki farklı Karagöl var ki sonbahar aylarında fotoğrafçılar gelip kamp kuruyorlar. Civarda bir sürü dere var; rafting ve zipline yapmak mümkün. Hopa arabayla Rize'ye 1 saat, Trabzon'a 2 saat mesafede. Oralarda da gezilip görülecek bir çok yer var tabi ki. Bunlar dışında Hopa'nın girişinde ve çıkışında güzel plajlar var. Bizim evimizin arkasından dağlara çıkan çok güzel bir yol var ki sabah 5'te kalkıp 1 saat tırmanıp, 15-20 dk nefes alıp huzur bulup 1 saat de geri gelerek 2,5 saat dünyadan kopuyorum.


Hopa'da ne yenilip ne içilir derseniz, tabi ki rakı - balık ve karalahana yemekleri derim. Mutlaka hamsi ve mezgit yemelisiniz Hopa'da. Mıhlama ve kuymak da unutulmamalı tabi ki! Ah bir de Laz böreği var! Biz sevmiyoruz ama burada kime sevmiyoruz desek "Aaa siz bir de benim annemin Laz böreğini tadın, bayılırsınız!" diyor. Henüz bayılmadık :)))) Laz böreği içi muhallebili bir çeşit baklava ama muhallebinin içinde karabiber de var. Gerisini siz düşünün :P

laz böreği ile ilgili görsel sonucu

Hopa deyince Kazım Koyuncu'dan bahsetmemek olmaz. Kazım Koyuncu genç yaşta kaybettiğimiz Hopalı bir sanatçı. Sahilde bir heykeli var ve heykelde şu sözleri yazılı: "Yerim yurdum yoktur benim, dünyada bir yerdeyim."




Karadeniz müziği çok ilginç. Bir yanda horonlar, Hemşinler; diğer yanda inanılmaz duygusal parçalar.



Gün batımları, rakı-balık, müzik, dostlar... Daha ne olsun işte! Yolunuz Karadeniz'e düşerse mutlaka beklerim :) Gün batımları paylaştıkça daha da güzelleşiyor :)








Çarşamba, Eylül 18, 2019

Telefonda Bazı Şeyler Eksik Kalır. Mektuplaşalım mı?

Yazmayı oldum olası severim.

Yüz yüze konuşma imkanım olsa bile yazarak "konuşma"yı tercih ettiğim çoktur. Mesaj yazarım, mail atarım, mektup yazarım sevdiklerime. Sadece sevgilime değil, dostlarıma da yazarım.

Üniversitede 3 yakın arkadaştık. Aramız bozulunca hemen birer mektup yazıp gizlice yataklarımızın üstüne bırakırdık (aynı yurtta kalıyorduk.). Evrim'le o askerdeyken birbirimize minik defterlere mektuplar yazmıştık. Önce ben yarısına kadar yazıyor sonra ona gönderiyordum defteri. 2 defter doldurduk böyle. Hâlâ yazışırız ara ara. Ama benim mektupların muhteviyatı yıllar içinde aşktan isyana dönüştü :p

Zamanında şiirli mektuplar almışlığım var. Yazmışlığım da var :D Şiirleri kendim yazardım, kişiye özel :) Mesela şu şiiri üniversite hayatımı çekilir kılan can arkadaşlarımdan Volkan için yazmıştım. Şiiri okuyan iki arkadaşım heveslenince onlara da yazmıştım ama mektuplar onlarda olduğu için şiirler elimde değil.

Oldum olası bazı şeyleri yazarak ifade etmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bir kere sözüm bölünmeden anlatmak istediğim her şeyi bir kerede anlatabiliyorum. Yanlış anlaşılabilecek şeylerin üzerini çizip tekrar yazabiliyorum. Daha bir konu bitmeden karşıdakinin aklına gelenleri söylemesi ile kafam allak bullak olmuyor yazarken. Dejavantajları da var tabi ki yazmanın. Mimik, jest, tonlama gibi anlamı pekiştiren şeyler olmayınca bazen yanlış anlaşılmalar olabiliyor yazılı iletişimde. Ama bunu önlemek de yine bizim elimizde.

Yazmayı sevmemin sebepleri yazmakla bitmez :D Söz uçar, yazı kalır denilir ya yazılanlara dönüp bakılınca hatırlanır her detay yeniden. Ah defterin bir köşesine yazılmış iki dizelik şarkı sözü neler eder insana bazen...

"İzmir'de bir gün batımı
 Ne hoş olur salınarak"

- Sarılarak'tır o, sarılarak :)

İster salınarak, ister sarılarak orası size kalmış :)

Bu aralar yazmak kadar sevdiğim başka bir şey daha var: Video yollayarak sohbet etmek! Nerde ne zaman müsaitsen orda videoyu çekip yolluyorsun, karşı taraf da nerde, ne zaman müsaitse o zaman izliyor :) Kimse kimsenin sözünü bölmüyor, düşünce akışını engellemiyor. Bir nevi görüntülü mektup gibi :)

Mektuplaşmak için illa uzakta olmak gerekli değil bence. Anlatmak isteyip de anlatamadıklarımız için biçilmiş kaftan mektuplaşmak. Karşılıklı konuşmak da güzel ama yarım kalan cümleler/konular, daldan dala atlayıp unutulan mevzular kaçınılmaz.

Yine çok yazdım :)))) N'apayım? Çok seviyorum yazmayı :)




Pazar, Eylül 15, 2019

Ağaç Ev Sohbetleri #2 ve Tesadüfler

Bu haftanın konusu "Geleceğimiz için daha yaşanılır bir dünyayı nasıl sağlarız?" sorusuna vereceğimiz cevaplardı. Yazılan bir çok yazıyı okudum hafta boyu. Bu arada hafta ortasında çok yakın bir arkadaşım arayıp Arkadi ve Boris Strugatski'nin "Uzayda Piknik" kitabını okuyup okumadığımı sordu. Henüz okumamıştım ama okuma listemde vardı ve çokça merak ettiğim bir kitaptı. Arkadaşım beraber okuyup üzerine konuşalım mı deyince hevesle kabul ettim tabi ki :)

Bir yandan çevre bilinci ile yazılmış blog yazılarını okuyup ben de yazsam ama ne yazsam diye düşünürken bir yandan Uzayda Piknik'i okumaya başladım. Daha önce Strugatski kardeşlerin "Kıyamete Bir Milyar Yıl" kitabını okuduğum için yazım tarzlarına az buçuk aşina olmam kitabı anlamamı kolaylaştırdı. Okudukça başlıkta bahsettiğim tesadüf bu yazıyı yazmama sebep oldu.

Kitapta bir grup uzaylı bir anda dünyaya geliyor ve 6 farklı bölgeye inip bir süre dünyada kalıyor. Sonra da çeşitli atıklarını dünyada bırakıp geldikleri gibi bir anda terk ediyorlar dünyayı.Yani uzaylılar dünyada bir çeşit piknik yapıyorlar ve piknikleri bitince tüm çöplerini dünyada bırakıp çekip gidiyorlar. Geride bıraktıkları atıklardan bazıları bitmeyen piller, cadı jölesi denen, dokunanı sakat bırakan maddeler (temas eden uzuvlar jöle gibi yumuşayıp/eriyip kullanılmaz hale geliyor), çekim gücü çok yoğun bataklık benzeri alanlar, metabolizma düzenleyici bileklikler, mücevher olarak kullanılabilen siyah damlacık şeklinde taşlar. Tüm bunları elde etmek için gizlice bölgeye giren iz sürücülerin çocukları genetik mutasyonla dünyaya geliyorlar ama bu durum iz sürücüleri durdurmuyor yine de. Bölgedeki türlü tehlike yüzünden bölgeden sağ çıkmak çok zor ama sağ çıkanlar içeriden çıkardıkları uzaylı atıklarından iyi para kazanıyorlar. Bu bölgeler herkes için farklı şeyler ifade ediyor. Bilim adamları yeni teknolojilerin, iz sürücüler para getirecek ıvır zıvırın, devletler elde edecekleri gücün peşinde. Kimse dünyaya ya da insanlara gelen zararla ilgilenmiyor sanki.

Gelelim kitabın Ağaç Ev Sohbetleri ile ilgili kısmına. Kitapta arkasında çeşitli atıklar bırakıp giden uzaylılar var ve bu atıklar dünyaya, insanlara zarar veriyor. Gerçekte ise uzaylılara gerek bile yok! Biz kendi kendimize beceriyoruz dünyayı günden güne daha tehlikeli bir hale getirmeyi. Etrafa attığımız çöpler, denizlere sızan petrol, atmosfere yayılan zararlı gazlar, içme suyumuzun giderek tükenmesi, kimyasal kullanımı ile kirletilen tarım arazileri, kesilip katledilen ormanlar... Tüm bunlar ve daha fazlası adım adım insanoğlunun sonunu hazırlıyor. Uzaylıların bıraktığı atıklara gerek kalmadan bozuyoruz gelecek nesillerin genlerini yediklerimizle, içtiklerimizle, hatta soluduğumuz havayla.

Uzayda Piknik kitabında uzaylı atıklarıyla haşır neşir olmanın gelecek nesillerde onarılamaz hasara sebep olacağını bile bile bölgeye girmeye devam eden iz sürücüler gibi biz de uzak durulması gereken her şeyle giderek daha içli dışlı olmaya devam ediyoruz. Yeni doğan bebeklerin çoğunda besin alerjileri, alerjik astım, egzama, sedef gibi basit görünen bir sürü hastalığın görülme yüzdeleri giderek artıyor. Erken ergenlik, erkeklerde göğüs büyümesi, kızlarda vaktinden önce aşırı tüylenme, hormonal dengesizlikler... artan görülme sıklığı ile mevcut ve gelecek nesilleri giderek daha çok ve daha ciddi boyutlarda tehdit ediyor. Sadece bunlar da değil, çok daha ciddi hastalıkların görülme riski de yükseliyor her geçen yıl. Ama buna rağmen hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyoruz günlük hayatımızda. Peki ne yapabiliriz?

Önce kendi yaptıklarımı anlatmak istiyorum.


  1. Plastik şişe su almayı bıraktım. Cam şişe ile evden götürüyorum suyumu, kızım için de metal suluk kullanıyorum. 
  2. Plastik bardak kullanmamak için kahvemizi evde yapıp termos ile yanımızda taşıyoruz, araba için de kablolu termos bardaklardan aldık geçen yıl. 
  3. Dışarıda yediklerimize dikkat ediyoruz. 6 yıldır fast food yemeyi bıraktık eşimle. Yılda bir kez (İstanbul'a gidince) rosto et olduğu için diğerlerine nazaran bir nebze daha masum olan Arby's'den bir büyük menü yiyoruz sadece. Bunun dışında hazır dondurulmuş pizza/börek/pasta gibi gıdalar tüketmiyoruz. Hamburgeri, böreği, pizzayı evde ben hazırlıyorum. Yine yıllardır kutu meyve suyu ve hazır yoğurt tüketmiyoruz.  Ben kolayı da 6 yıl önce bıraktım ama eşim içiyor arada bir. Tabi ki bazen mecbur kalıp bazen de nefsimize yenilip yiyip içtiğimiz zararlı şeyler oluyor 
  4. Tencerede/tavada/tabakta kalan yemek artıklarını ve yağı asla lavaboya dökmüyorum, soğumasını bekleyip poşetliyorum/şişeliyorum ve o şekilde atıyorum. Bu özellikle çok önemli çünkü lavaboya dökülen 1 lt atık yağ 1 milyon lt içme suyunu kullanılmaz hale getiriyor. 
  5. Okulda sürekli geri dönüşüm kutularını kullanıyorum ki öğrencilere örnek teşkil etsin. Evde her zaman ayrıştıramıyorum maalesef. Ama çok fazla paketli yiyecek ve plastik şişe gibi şeyler almadığımız için ayrıştırılacak pek bir şey de olmuyor. 
  6. Yerel üreticilerden, pazarlardan alışveriş yapıyorum. Mümkün oldukça kimyasal ilaç kullanılmamış sebze-meyve almaya çalışıyorum. Bahçede 3-5 ağaçta doğal şekilde yetişen elma ile seri üretim elma arasındaki fark inanılmaz!
  7. Kağıtların iki yüzünü de kullanıyorum, okulda öğretmenler odasında ayrı bir geri dönüşüm kolimiz var kağıtlar için. O koliden eve kağıt getiriyorum, boş yüzlerini kullandıktan sonra okuldaki geri dönüşüme geri atıyorum. Asla tek yüzü boş olan kağıtları ziyan etmiyoruz evde.
  8. Kullandığım tüm temizlik maddelerini doğal içerikli olanlardan seçmeye çalışıyorum. Şampuan, duş jeli vs. bitkisel içerikli alıyorum. 
  9. Alışverişe giderken kendi çantamı götürüyorum ki boş yere poşet atığına sebep olmayalım. 
  10. Evde kullanılmayan elektrikli aletleri fişte bırakmamaya dikkat ediyoruz.
  11. Önceki senelere nazaran çamaşır ve kurutma makinesini daha az çalıştırıp su ve enerji tasarrufu yapmaya çalışıyorum. Kurutma makinesinin su haznesindeki suyu kovaya boşaltıp daha sonra kullanıyorum (Su temiz olduğu için yerleri silerken ya da klozete dökmek için kullanılabiliyor).
  12. Okulda gereksiz yanan tüm ışıkları kapatıyorum ve öğrencileri de kapatmaları için uyarıyorum. 

"Yaptıklarının bazılarının çevre ile ne ilgisi var ki?" diyebilirsiniz. Evet bakınca çok ufak tefek, kendi sağlığımıza yönelik şeyler gibi duruyor ama aslında herkes uygulasa piyasadaki birçok şey değişir. Plastik atıkların ve ambalaj atıklarının doğaya ne kadar zararlı olduğu zaten malum. Paketli gıdalarda kullanılan kimyasalların hem insan sağlığına hem de çevreye zararları anlatmakla bitmez. Enerji ve doğal kaynak tasarrufunu her aileye öğretip uygulatabilsek epey yol kat etmiş oluruz. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Daha yaşanılabilir bir gelecek için ilk yapılması gereken insanların bilinçlendirilmesi ki bir öğretmen olarak elimden geldiğince her fırsatta çevre bilinci oluşturmaya çalışıyorum. Bu yıl 21 Eylül Dünya Temizlik Günü'nde gelmek isteyen öğrencilerle yaşadığımız ilçeyi temizlemek için sokaklara çıkmayı planlıyorum. Bu hafta tüm sınıflarda bu konudan bahsedeceğim.

Cumartesi, Eylül 14, 2019

Kazanamadım Ama Üzülemedim de!

Katıldığım bir bilim kurgu öykü yarışmasının sonuçları açıklandı az önce. Dereceye giremedim. İlk anda çok büyük bir hayal kırıklığı hissettim ama dereceye giren öyküleri okudukça üzülmek yerine mutlu oldum. Öykülere hayran kaldım. Yarışmayı "Yerli Bilim Kurgu Yükseliyor" dergisi düzenlenmişti ve öyküler gerçekten de bu isme yakışır nitelikte!

1. olan öykü: Sanık 237
2. olan öykü: aRİN
3. olan öykü: Dünyanın Hakimi
Jüri Özel Ödülü: Vicdan

Okudukça anlıyorum ki daha katetmem gereken çoooook uzun bir yol var önümde!

Salı, Eylül 10, 2019

Kömür Kalp

Eski zamanlarda, uzaaaaak diyarlarda küçük bir krallık varmış. Bu krallıkta kömür kalpli bir kraliçe yaşarmış. Kraliçenin kalbi bazen kor alev olur yanar bazen köz olur sönermiş. Kalbini kor alevler sarınca kraliçe yollara düşer; günlerce gecelerce yürür; kalbindeki alevler sönsün diye beklermiş. Alevler sönüp kalbi köze dönüşünce saraya geri dönüp devam edermiş ülkesiyle ilgilenmeye. Kraliçe halkını çok severmiş ama omuzlarında taşıdığı bu yük zaman zaman çok ağır gelirmiş. Bir de ne yaparsa yapsın kimseler anlayamaz, kimseler çare bulamazmış kraliçenin kömür kalbine.

Yıllar geçip kraliçe yaş aldıkça kalbi daha sık alevlenmeye, alevler daha geç sönmeye başlamış. Bu alevler bazen o kadar büyürmüş ki kraliçenin bedenine sığmaz dışarı taşarmış. Böyle anlarda kraliçenin en yakınındakiler zarar görürmüş en çok. Kraliçe bu duruma çok üzülürmüş ama elinden de bir şey gelmezmiş. Kendi topraklarında derdine çare bulamayınca yakın krallıklara haber gönderip derdine çare aramaya karar vermiş.

Çevre krallıklara ulaşan ulaklar kraliçenin durumunu anlatıp en bilge alimlerden, en maharetli hekimlerden çare sormuşlar ama nafile. Gönderdiği ulaklar çaresiz bir bir geri döndükçe kraliçenin umudu da tükenmeye yüz tutmuş. Kalbinin alevi benliğini iyiden iyiye sarmaya, ruhunu ele geçirmeye başlamış. Halinden anlayan, derdine çare olan çıkmayınca kömür kalbi yakıp yıkmış kraliçeyi.

Kraliçe çaresizliğinden düşmüş yollara yine. Bu kez her zaman gittiğinden daha da uzaklara gitmesi gerekmiş. Günlerce gecelerce durmadan yürümüş, derin düşüncelere dalıp bilmediği diyarlarda bulmuş kendini. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken genç bir iz sürücü ile karşılaşmış. İz sürücü onu görür görmez anlamış ne kadar yorgun olduğunu. Kraliçe yorgunmuş ama kalbindeki alevler sönmeden dönemezmiş ülkesine. Sessizce aynı yöne doğru yürümeye devam etmişler bir süre. Sonunda bir uçurumun kıyısına gelmişler. İz sürücü biraz daha ilerleyip bir kayaya oturmuş, kraliçe de yakındaki başka bir kayaya. Yol boyu olduğu gibi sessizce izlemişler ayaklarının dibine serilmiş muhteşem manzarayı. Kraliçe derin bir nefes almış ve gözlerini kapatmış. İçinde alev alev yanan kalbini önlerinde uzanan uçsuz bucaksız denize bıraktığını hayal etmiş. Sonra gözlerini hiç açmadan etrafındaki seslere odaklanmış. Neşeyle cıvıldayan kuşlar, otlar arasına gezinen yüzlerce börtü böcek, uçuşan yusufçuklar, ağaçkakanlar, sincaplar... Bitmek bilmeyen bir devinim. O günden sonra kraliçe ne zaman yollara düşse genç iz sürücü de eşlik etmiş ona. Kimi zaman havadan sudan konuşmuşlar, kimi zaman susmuşlar ama her defasında aynı dinginlikte huzur bulmuş, birbirlerine arkadaş olmuşlar.

Kraliçe sevdiklerine zarar vermemek için ne kadar uzağa gitmek zorunda kalırsa kalsın, her seferinde dönmüş ülkesine. Ne kadar yorulursa yorulsun kendiyle savaşmaktan, içindeki alevlerden kurtulmanın yolunu aramaktan hiç vazgeçmemiş. Yazmış, çizmiş, anlamaya, anlatmaya çalışmış yıllarca. Bir sürü güzel dost edinmiş bu yolda ama yine de söz geçiremiş kömür kalbine.

Yıllar geçmiş; yollar eskimiş; dün doğanlar bugün büyümüş; kömür kalpli kraliçe yaşlanmış. Kalbi artık tutuşmaz olmuş ama çilesi bitmemiş kraliçenin. Bu kez de taşlaşmaya başlamış kalbi yavaş yavaş. Tüm dostları gelmiş tek tek ziyaretine. Ama artık çare aramaz olmuş kraliçe. Ömrünce içindeki alevlerle savaşmış olan kraliçe, yorgun, kırgın ve çaresiz tümüyle kabullenmiş kaderini sonunda. Bir gün, tam da güneş doğarken kaskatı kesilmiş kraliçenin kalbi. Kraliçe gözlerini kapatırken hayata, yıllarca içinde taşıdığı kor alevleri ve dalıp gittiği engin denizleri düşlemiş son kez. Kraliçenin zamanla küle dönüşüp yok olan bedeninden taşlaşmış bir kalp kalmış geriye. İşte bu yüzden nesilden nesile anlatılmış kömür kalpli kraliçenin kendi kalbiyle savaşı.



Azade Zamanlar

Nasıl güzel! Azade zamanlarda averelik etmek dünyadaki en keyifli şey olabilir bence. Sabahları okula giderken tam da öyle yapıyorum. Tüm so...