Daha önce "Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten" kitabından bahsetmiştim. Tamamen olmasa da bazı mantıklı kısımlar vardı içinde. Bu kez "Kadın Beyni, Erkek Beyni" kitabından bahsedeceğim.
Kitabın edebi değeri bence sıfıra yakın, içindeki bilgiler eh işte... Ama kesinlikle katıldığım bazı bölümler var. Bunlardan biri kadınların aylık döngüleri, bu döngüde artan östrojen seviyesinin ruh halimize ve hayatımıza etkileri ile ilgili.
Bu ay Evrim'in İstanbul'dan döndüğü günler, tam enerjimin full olduğu, gayet keyifli olduğum günlere denk geldi ve ikimiz için de müthiş bir hafta geçirdik. Hemen ardından benim östrojen seviyem dibe doğru çöküşe geçti ve etkisini hissetmemek mümkün değildi. Bu konuda Evrim'le uzun uzun konuştuk ve bu döngüye göre sosyal yaşam ve günlük rutin planlaması yapmaya karar verdik. Tüm bunların üstüne kitapta bu bilgilerden bahsedilince tesadüfün bu kadarı dedim ve buraya da yazmak istedim.
Kitapta salgılanan östrojen seviyesi artınca yapılan işten ve hayattan alınan zevkin de arttığı anlatılıyor. Tabi ki östrojen azalınca o keyif ve motivasyon da azalıyor.
Kitabın yazarının kadın beyni - erkek beyni konusunda yaptığı TedX konuşması. Östrojen ile ilgili kısım 10.dk civarı başlıyor.
Bu arada kitabın adı "Kadın Beyni Erkek Beyni" ama kitabın başında bu duruma yapılan bir açıklama var. Dişi beyinli erkekler ve erkek beyinli kadınlar da var. Bu beyin cinsiyeti normal cinsiyetinizden daha farklı. Videoda 17.dk civarında açıklıyor kitabın yazarı.
Sonuç olarak tam sahilde okumalık, çerez bir kitap :)
Sevgili Nurşen Öğretmenim, nâm-ı diğer Leylak Dalım, ameliyatım sonrası geçmiş olsun dileklerini kitap hediyesiyle taçlandırmıştı. O sırada okuduğum üç kitaplık seri biter bitmez başlamak için baş ucuma koymuştum. Sonunda başladım okumaya ve yarısına geldim bir çırpıda.
Kitabın adı Violeta. Yazarın dili oldukça akıcı; anlatılanlar hemen canlanıyor insanın gözünde ve devamında ne olacağını merakla bekleyerek okuyor insan. Kitaptaki karakterler kolayca gerçek birer kimliğe bürünüyor ve satırlar arasında nefes alıp yaşıyorlar gibi.
Kitabın başları İspanyol gribi dönemine rastlıyor. Salgın, ölümler, karantinalar, yasaklar... Çok tanıdık. Okurken Covid günlerine ışınlanmış gibi hissettim. Violeta'nın ve ailesinin serüvenini sanki içlerindeymişçesine okuyorum. .
Kitabın kapağı da kitap gibi güzel ve hüzünlü.
Kitapla ilgili yazmak istediğim bir sürü detay var ama spoiler vermek istemiyorum. Tabi söz veremiyorum çünkü bitirince dayanamayıp yazabilirim :)
...
Daha önce yazmıştım, dün bizim 12. evlilik yıldönümümüzdü. Evrim, "Her sene ben yapıyorum plan-program, bu yıl da sen yap" deyince Batum'a gidelim demiştim ama sonradan vazgeçtim. Evrim, "Birlikte hafif bir yemek ve peynir tabağı hazırlayalım. Şarap da alırız." deyince planı yine o yapmış oldu :D
Okul çıkışı alışveriş işini halledip mutfağa girdim. Evrim de okuldan gelince yardım etti, hızlıca hazırladık sofrayı. Menüde kıymalı mantar soslu spagetti vardı. Çok basit ama bir o kadar lezizdi hatta Evrim "Bunu fix yıldönümü yemeğimiz yapalım" bile dedi :D Yemek sonrası peynir tabağımız ve şarabımızla sarmaş dolaş müziğe bıraktık kendimizi.
Birlikte büyüyoruz :))
Peynir tabağı hazırlamayı, şarapla ufak ufak atıştırmayı çok seviyorum :)
Özel günleri kutlamak için büyük büyük planlara gerek yok; küçük mutluluklar yetiyor insana :)
Ölümün Sonu, daha önce bahsettiğim Dünyanın Geçmişi üçlemesinin son kitabı. Bu kitapta olay örgüsü oldukça sade, âdeta bir tarih kitabı gibi yaşananlar anlatılıyor. Okuyucu çoğunlukla bir kurgu değil de henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin tarihi akışını okuyor hissine kapılıyor. İnsan toplumunun çaresizlik hissiyle nasıl başa çıktığını okurken gerçekliğinden hiç şüphe etmedim okuduklarımın. Tam da insanların yaptığı gibi "Bir şey olmaz", "Daha çooook zaman var", "Biz daha zekiyiz", "Bir şey olsa bile kesin biz kazanırız" gibi son derece desteksiz ama bir o kadar gamsız yaklaşımlar ile gelmekte olan felaketi inkar edilmesi hiç şaşırtıcı gelmedi bana ama okurken insanlığın bu kadar salak olmasına gıcık olmadan duramadım.
Kimsenin taşın altına elini koymak istemediği ama birilerini hiç çekinmeden zorla öne sürdüğü birçok olay var kitapta. Sorumluluğu sözüm ona seçilmiş kişiye / kişilere yükleyip işe yaradığında "kahraman" yaramadığında ise "tu kaka" dediği anlarda hah işte tam da böyle hayat dedim. Rızası sorulmadan mecbur bırakıldığı hâlde, yıllarca kendi hayatını feda edip Dünya'yı kurtaran adamı bile görevi biter bitmez tutuklayıp yargılamak için kapıda bekleyenlere şaşırmadım. Verilmesi gereken zor kararları vermesini isterken her şey normal, o kararlar işe yaradığı sürece her şey ok ama işlevini yitirdiği an her şey değişiyor. Nasıl bir nankörlük, nasıl bir iki yüzlülük anlatamam. Ama çok gerçek. Kitapta yapılan analizler, anlatılanlar, çizilen resim o kadar gerçek ki! Bilim kurgudan çıkıp toplum ve insan eleştirisine dönüşüyor kitap âdeta. Zaten insanı düşünmeye iten bu eleştirel yaklaşım, aynı Cesur Yeni Dünya'da da olduğu gibi, iyi bilim kurguların temel özelliklerinden birisi.
Kitabı okurken bir an çok şaşırdım; kitapta karşıma tanıdık bir mevzu çıktı. Ağaç Ev Sohbetinde sorduğum soru bu kitapta da mevzubahis edilmiş. Uzayda sınırlı yakıt ve yiyecek ile sonu belirsiz bir yolculuğa mecbur kalan uzay filosu çaresizlikten birbirlerine ateş açıyor ve sağ kalanlar ölenleri "yiyecek" olarak yanlarına alıp hayatta kalmaya çalışıyor. Bu uzay gemilerinden biri Dünya'ya döndüklerinde mürettebatın hepsi yargılanıyor ve suçlu bulunuyor. Daha sonra yaşanan bir dizi olay sonrasında aynı şeyleri yapmış olan 2. uzay gemisinin mürettebatı ise kahraman ilan ediliyor. Kitap her fırsatta, her sayfada, her satırda insanoğlunun ne kadar da pragmatik ve iki yüzlü olduğunu gösteriyor. İşler kendi lehine olduğunca her şey mübah, rüzgar tersten esince her şey günah!
Yazar hakkındaki fikrime gelecek olursak; yazar fazlasıyla gerçekçi bence. Günümüzde mevcut durumdan yola çıkarak çok gerçekçi bir gelecek tablosu çizip anlatmış. Bazı noktalardaki üslubunu çok beğenmesem de parmak bastığı noktalar yanlış denilemez. O noktalardan biri, erkeklerin giderek daha kadınsı göründükleri. Yazarın tasvir ettiği gelecekte, erkek ve kadını sadece dış görünüşünden ayırt etmek imkansızlaşmış. Kitapta hibernasyona giren ve gelecekte uyanan karakter önce bu duruma şaşırsa da sonrasında böyle olacağının emarelerinin geçmişte (yani bulunduğumuz yüzyılda) görüldüğünden bahsediyor. Erkek pop sanatçılarının giderek daha pürüzsüz bir yüze, kadınsı hatlara ve kadınsı giyim tarzına geçiş yaptığından bahsediliyor kitapta. Daha sonra bu durumun toplumun geneline yayılması ile gelecekte kadın-erkek farkı anlaşılmaz hâle geliyor. Son yılların popüler erkek K-pop gruplarına, K-dramalarına ve ünlü markaların erkek defilelerine bakılınca durum çok da ütopik değil sanki. Herkesin kendi tercihi tabi ki. Eleştirel yaklaşmıyorum ama popüler erkek imajında geçmişe nazaran çok bariz bir değişim olduğu inkar edilemez.
Kitabı henüz bitirmedim ama yazmak için yine bekleyemedim. Kitabın sonundan bağımsız olarak seri ile ilgili fikrim gayet olumlu. İlk kitap her ne kadar fazla bilimsel ve zorlama gelmiş olsa da ikinci ve üçüncü kitap olay örgüsü ve gerekli açıklamalar ile gidişatı değiştirip durumu kotarıyor. Dünyanın Geçmişi Serisi, ilk kitapta vazgeçmeyip devam edeni pişman etmeyecek bir bilim-kurgu üçlemesi bence.
P.S.: Ağrım biraz azaldı. Son yazdığım güne göre daha iyiyim ama hala kendimi okula dönebilecek hâlde hissetmiyorum. Umarım raporumun bitiş günü olan önümüzdeki pazartesiye kadar daha iyi olurum. Şimdilik yatmaya ve kitap okumaya devam.
Kitabı henüz bitirmedim ama bitene dek sabredemeyeceğim. O kadar güzel bir kitap ki...
Ahmet Altan'ın 2021 yılında yayınlanan "Hayat Hanım" isimli kitabını okuyorum 2 gündür elimden düşürmeden ve neredeyse nefes almadan. Sonuna geliyorum ama bir yandan da hiç bitmesin istiyorum. Dili o kadar güzel, içinde öyle güzel anlar, öyle güzel bir tat var ki... Böyle anlatmakla olmaz, lütfen alıp okuyun.
Kitabı elime tamamen tesadüf eseri aldım. İstanbul'dan Çandarlı'ya geleceğimiz akşam elektronik okuyucumu annemlerde unuttum. Kargoya verdiler ama adres sistemsel otomatik düzeltmeyle değişmiş ve okuyucum Çandarlı yerine Hopa'ya gitti. Ben de babamın kütüphanesindeki kitaplara göz atayım derken bu kitap ismiyle hemen yakaladı beni :)
Benim "Hayat ve Hayati Kaptan" (Başlangıç 16.07.2020) hikayemi bilenler neden hemen bu kitabı seçtiğimi de tahmin edecektir :) İyi ki de denk gelmiş ve elime alıp okumaya başlamışım. Uzun zamandır bu kadar keyifle okumamıştım bir kitabı. Neden bu kadar çok sevdim anlatmam zor. Sevdiğim her cümleyi, her paragrafı paylaşamam ama birkaç bölümü paylaşmak istiyorum.
Hayat Hanım'a aşık olmamak mümkün mü? Bence değil. Peki ya Hayat Hanım olmak? Çok zor bence.
Uzun, upuzun bir liste...
Aslında paylaşmak istediğim bir iki bölüm daha var ama kitabı okuyacaklara haksızlık olmasın.
Kitabın anlatımı çok akıcı ve gerçek. Kitabın yan karakterlerinin hikayeleri de etkiliyor insanı, günümüz gerçeklerine yaptığı dokundurmalar da. Kitap sadece aşk meşk ilişkilerini anlatmıyor; birilerinin güç savaşında bir gecede hayatları mahvolan insanları da anlatıyor. Başka ne diyebilirim bilmiyorum ama bu kitabı okumanızı istiyorum.
Okursanız gelip yazın olur mu?
*Dipnot: Dönüp kendi hikayemi baştan sona bir kez daha okudum. İyi ki yazmışım! Benim hikayemden bir yan yol çıkarıp farklı bir son için bu kitaptaki Hayat Hanım'ın hikayesi ile devam edilebilir gibi geldi bana. Yani benim Hayat Hanım, 17. bölümden itibaren biraz farklı tercihler yapsaymış gayet Ahmet Altan'ın Hayat Hanım'ı olabilirmiş gibi sanki.
2022'nin ikinci kitabı da bitti sonunda. "Öpüşme - Metafizikten Erotiğe", Adrian Blue tarafından yazılmış 240 sayfalık bir kitap. Kitabın ilk iki bölümü sıkıcı hatta yer yer rahatsız edici ama 3.bölümde işler biraz ilginçleşiyor. Bu bölümde yazar çok bilindik masallar üzerinden öpüşme temelinde toplumsal kadın ve erkek rollerini irdeliyor; Uyuyan Güzel'den Kurbağa Prens'e, Güzel ve Çirkin'den Eros ve Psyche aşkına bir sürü hikayeye değinerek toplumsal beklentilerden ve kadın-erkek arketiplerinden bahsediyor. Kitabın sevdiğim tek bölümü bu kısım oldu diyebilirim.
Yazar, biraz ilginç olan üçüncü bölümden sonra değişik kültürlerde/ülkelerde öpüşmenin selamlaşma olarak kullanım şekillerinden bahsediyor. Sonrasında ise kitap sinemadaki öpüşme sahnelerinin tasvir ve analiz edildiği bir çeşit tez yazısına dönüşüyor maalesef. Bir noktadan sonra sürekli tekrarlanan benzer sahneler bir süre sonra sıkıcı hâle geldiği için sayfalara şöyle bir göz gezdirerek geçtim hızlıca. Genel olarak yazarın uslubunu sevdiğimi söyleyemem; beklentimi karşılamakta hayli yetersiz kaldı.
Kitaptan birkaç alıntı paylaşmadan geçmeyeyim. Danimarkalı felsefeci Kierkegaard'ın "Diary of the Seducer" adlı eserinde geçen şu cümle bir öpüşün nelerle kıyaslanabileceğini düşündürtüyor insana:
"Beni, cennetin denizi öptüğü gibi sükûnetle, çiğin çiçeği öptüğü gibi yumuşak ve sessizce, denizin ayın yüzünü öptüğü gibi kutsalca öptü."
Aşkın kimyasal bir tepkime olduğunu ve geçiciliğini anlatan şu satırların da gerçeklik payı yadsınamaz bence:
"... evrimin bizi, çift oluşturmaya özendiren, doğuştan alışkanlık yapan kimyasal maddelerle donattığını ileri süren birden fazla insanbilimci var ama bu maddelerin ömrü 18 aydan 4 yıla kadar sürüyor. Boşanmaların çoğu dördüncü yıldan sonra gerçekleşiyor."
Daha önce başka bir yerlerde 4. ve 8. yılların ilişkilerdeki zor yıllar olduğunu okuduğumu hatırlıyorum. Yani bu bilgi ikinci kez çıkıyor karşıma. Aşkın beyin kimyasının değişmesine sebep olduğu ve bu etkinin ortalama 3 yıl olduğunu gösteren çeşitli araştırmalar mevcut. Kitabın kısa da olsa bu konuya değinmesi ilginçti.
Kitabın içinde yer yer sevdiğim bölümler, çeşitli eserlerden hoş alıntılar olmakla beraber anlatım genel olarak beklentimin altındaydı. Çevirinin az da olsa negatif bir etkisi olabilir diye düşündüm ama bence asıl sıkıntı konunun çok tek düze bir bakış açısıyla ortaya konmuş olması. Sonuç olarak okumasam da olurmuş dediğim bir kitabın bitmesine sevindim.
Doppler ile başlayıp Volvo Kamyonlar ile devam eden serüvenin sonuna geldik. Son kitabın adı: "Bildiğimiz Dünyanın Sonu".
Bu kez ne yazacağımı pek bilemiyorum.
Volvo Kamyonlar'ın sonunda evine dönmeye karar veren Doppler'in peşine takılıyoruz bu kitapta. Doppler evin yolunu bulsa da kendini ve dünyadaki asıl yerini bulması pek kolay olmuyor. Kitabın büyük bölümünde o kadar saçma şeyler yapıyor ki... Detaylar özetlenecek gibi değil pek. Hatta bazı şeyler gerçekten oluyor mu yoksa Doppler'in hayal aleminde mi yaşanıyor tüm bunlar acaba diye merak ediyor insan okurken.
Eski evinin bahçesindeki ağaçta kamp yaptığı günlerden, evin bodrumunda yaşadığı günlere; sokaklara düşüp dilenci olmaktan, Danimarka'da porno yıldızı oluşuna kadar uzanan karmaşık zamanlardan sonra Doppler, hikayenin en başında gittiği yere, ormana geri dönüyor. "E madem burada bitecekti, keşke hiç ayrılmasaydı ormandan" derken buldum kendimi. Ama insanın gerçekten kendini bulması için önce iyice kaybolması gerekiyordur belki. Hani derler ya "Dibe vurmadan özgür olamazsın.", işte Doppler bu sözün hakkını veriyor sanırım.
Yine kitaptan alıntılar ile bitireceğim yazımı:
"Çünkü insan hep olduğu yerdedir ve saniyeler tik tak geçer; insan başkası olacaksa çok büyük fedakârlıklar ve değişimler gereklidir."
"Başka insanların iyi nitelikleri Doppler'in bildiği en korkunç şeydi. Bunların karşısına neyle dikilebilirsiniz ki? Hiçbir şeyle. Bazıları bizden daha iyi işte ve bununla yaşamayı öğrenmek zorundayız."
"Doppler yargılamak istemiyordu çünkü herkesin günü gelince kaltak olduğunu içten içe biliyordu. Yani insanlığın nesilden nesile geçen kalıtımsal bir tür özelliği bu. Bütün kalıtımsal malzemede bir kaltaklık geni var."
"- bu aslında on dördüncü yüzyılda Ockhamlı William'ın ileri sürdüğü bir ilkedir: Bir olgu ya da bir olayın birkaç makul açıklaması varsa, en basit açıklama doğruya en yatkın olandır."
"Hayat zaten kocaman bir olağanüstü durumdan ibaret, diye düşündü Doppler; bir yanda sessizlik, diğer yanda hiçlik, ortada ise yaşam."
"Burada mısın? Doppler kesinlikle burada değildi. Nerede olduğundan bihaberdi gerçi ama en azından burada olmadığını biliyordu. Buranın dışında her yerdeydi."
"Sistem şu şekilde işliyordu: Tüketmek için beklemeyelim diye bankalar borç vermek için sıraya girmişlerdi. Tüketim genç yaşlarda başlıyor ve asla sonu gelmiyordu. İnsanlar, borç almak için ödedikleri ekstra kronları memnuniyetle çıkarıp veriyorlardı çünkü öbür türlüsü dışlanmak anlamına geliyordu, bu da istenmiyordu, tatsızdı, hatta ve hatta tehlikeliydi."
"Pek çok kere, hiç konuşmamak en iyisi diye düşündü. Konuşmak, önemi fazlaca abartılmış bir meziyet. İstemiyorsan konuşmazsın."
"Mesela insan dünyadaki yerinden emin değilse, kaybolmuşsa, yaşamın ve toplumun yapılarına akıl erdiremiyorsa bir yasa konulmalı. yalan söylemek serbest olmalı mesela. yaşamın anlamı yitirildiğinde, acil yalan yasası."
...
"Her şeyin bir zamanı varmış. Ormana kaçma zamanı ve geri dönme zamanı. Gerçeğin zamanı ve yalanın zamanı. Yalan kıymeti bilinmemiş bir kaynak."
...
"İnsan yalanın ayrıntılarını iyice bir gözden geçirdiğinde, yalan söylemek hiç zor değil. Bize yalanın aptalca ve tehlikeli olduğu, kesinlikle doğru bir şey olmadığı öğretiliyor. Ancak yalan bir dizi sorunu halledebilir."
...
"Tuzağa balıklama atlamıştı. Sazan gibi. Boşluk ve eşya biriktirmişti. Daha okulun ilk gününden başarılı olmuştu, ulusun vefakâr bir hizmetçisi olabilmek için hedefini belirlemiş, eğitimini almıştı. Çocuk yapacağı akıllı bir kadın bulmuş, cazip bir bölgede ev sahibi olup çocuklarına da aynı yaşam biçimini aşılayarak iyice bokunu çıkartmıştı. Ulusun hedefi ne pahasına olursa olsun büyümedir. Bu, ortak çıkarları tehdit eder mi acaba, diye sormaktır."
...
Seri için son sözü söylemem gerekirse; ilk kitapta kendimle özdeşleştirdiğim Doppler, ikinci kitapta kendini de beni de kaybetti diye düşünürken üçüncü kitapta daha ne gördün ki, sen bir de şimdi olacaklara bak dedi sanki yazar bana. Oradan oraya savrularak kitabın sonuna geldiğimde Doppler, hikayenin başladığı yere, ormana geri döndü. Çok ilginç ve çarpıcı bir yolculuktu Doppler'le oradan oraya savrulmak. 3 kitapta da hayran kaldığım vurucu kısımlar vardı, sırf o kısımlar için bile yine olsa yine okurum diyebilirim ama siz de mutlaka okuyun diyemem.
Volvo Kamyonlar daha önce bahsettiğim Doppler'in devam kitabı. Ama ilginçtir ki 28. sayfaya kadar ortaya çıkmıyor Doppler. Hatta 28. sayfada da sadece şöyle bir adı geçiyor.
Volvo Kamyonlar'da yazar bizi Maj Britt'in hikayesi ile karşılıyor. Kitabın Doppler'in devam kitabı olduğunu baştan bilerek almasam aynı yazarın elinden çıktığını düşünmezdim sanırım. Tamam yine Doppler'dekine benzer haylaz bir üslup var ama... Bu kez yazar, ara ara filmlerde de kullanılan 4. boyuta geçerek bizimle kitabın yazarı olarak konuşuyor ve yazdıkları hakkında fikirlerini bizimle paylaşıyor. Bu kitapta Doppler'in kafası ne kadar dumanlıysa yazarınki de o kadar dumanlı sanki :)) Belki de bilinçli olarak böyle bir üslup seçmiştir yazarımız. Emin olamadım.
İlk kitapta her şeyi sadece Doppler'in ağzından dinliyorduk ama bu kez işler başka. Yazar neredeyse her sayfada sahneye çıkıyor, sazı eline alıp başlıyor: "Ben bunu yazan kişi olarak..." Yazar burada ne demek istemiş acaba diye düşünmemize hiç gerek kalmıyor çünkü yazar anında anlatıyor ne demek istediğini :)) Kitapta yazarın, yazar olarak söylediği bazı şeyler kitabı daha ilginç hâle getiriyor:
"Siz okurlar, yazarların kendi tecrübelerini kullanarak bir şeyler yazmalarına bayılırsınız. Metinde yazarın hayatına dokunan noktalar tek tek cımbızlanır, cilalanır ve metni anlamada kilit noktalara dönüşür. Olayın gerçekten yazarın tecrübesinden kaynaklanması bile gerekmez, okurun buna inanması yeterlidir. İkisi de aynı kapıya çıkar."
Yazar neredeyse iki sayfada bir, "şimdi siz şöyle dersiniz, bunu sorar, bunu mantıksız bulursunuz." gibi cümlelerden sonra kendince açıklamalar yapıp yazdıklarını savunuyor. Bu endişelerinde ciddi mi yoksa bizle kafa mı buluyor emin olamadım.
İlk kitaptaki Doppler ile bu kitaptaki Doppler farklı. İlk kitapta insanlardan kaçan ve doğaya sığınan Doppler, kafası çorba olmuş ne yaptığını bilmeyen, kim kolundan çekerse o yana giden, kaybolmuş birine dönüşüyor bu kitapta. Birinci kitabın sonunda ormanın çağrısını duyduğunu söyleyen Doppler yolda duyma ve düşünme yetisini kaybetmiş sanki. Hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur ki yazar bunu da tahmin etmiş ve 69.sayfada yazmış : "Doppler'in o dönemdeki dava adamı tavrı göz önüne alındığında, şimdi Varmland'da oturmuş esrar çekiyor olması, insanda hayal kırıklığı yaratıyordur tabii." Eleştirilerime rağmen kitapta birçok cümlenin altını çizdim ve ne kadar doğru diye düşündüm. İlk kitapta Doppler'de kendimi görmüştüm ama bu kitapta yollarımız ayrıldı sanırım. 3. kitapta neler olacak bilmiyorum tabi. Belki yine kesişiriz bir noktada.
Kitapta hoşuma giden bazı cümleleri bırakayım buraya:
Maj Britt ile ilgili alıntılar için parantej içine MB yazacağım.
"Ayrıca Tanrı'ya da kızgın. Ama onu toptan gözden çıkaramıyor. Onun için kapıyı hafif aralık bırakıyor. Konuşacak başka bir şey yok."
"Sistem, ona yardım eli uzatmak ya da onunla konuşmak yerine, onu mahkeme karşısına çıkarıp onurunu kırdı; onu anlayan ve anlamanın faydasını gördüğü tek şeyle bir arada olmaktan onu mahrum bıraktı." (MB)
"Yaşamın özünde haksızlık olduğundan, çarpıklıkların sonunun gelmeyeceğinden, evrenin yavaş yavaş genişlemesi gibi, çok önceden belirlenmiş bir tempoyla bu çarpıklıkların da her an büyüdüğünden, daha da çarpıklaştığından derin bir şüphe duymaktadır." (MB)
"Bazen tek bir kişinin bile sizi görmesi yeter. Tüm insanlar içinde tek bir kişi." (MB)
"İnsanın insana olan ihtiyacı dışında her şey hikâye." (MB)
"Mesele yaş değil, sınıf. Yaş hiçbir şey. Sınıf her şey. Mesele insanın nereden geldiği mayasının ne olduğu." (MB)
"Ben nasıl istiyorsam öyle görünüyorum. Bu bölgedeki diğer yaşlı kadınlar kadar demode ve içi geçmiş tarzda giyiniyorum. Arada kaynayıp gitmekten hoşlanıyorum. Herkes beni tanıdığını sanıyor, giyimimden dolayı. Bu da bana hareket özgürlüğü sağlıyor." (MB)
"Maj Britt ayakkabılarını çıkarıp meydandaki çınarın çevresindeki ıslak çimenlerde yavaş yavaş yürüyor. ... O pisliklerin bunu ondan alamayacaklarını biliyor. Muhabbet kuşlarını. evet. Ama güneş doğarken ıslak çimenlerde çıplak ayakla yürüme hakkım, asla." (MB)
"Çocuklar, senin çocukların değil; biz, yaşamın kendine duyduğu özlemiş sadece, senin aracılığınla dünyaya geldik ama senden gelmedik, seninle birlikte olsam da sana ait değilim, çünkü ruhum geleceğin evinde yaşıyor ve sen orayı ziyaret edemezsin, rüyalarında bile."
"Çok az insan ne halt karıştırdığını biliyor zaten, en azından ben gerçeği itiraf edebileceğim bir noktadayım. Evet, ne halt karıştırdığımı bilmiyorum ama bunun beni yıkmasına da izin vermeyeceğim. Bir gün gelecek bir şeyleri anlayacağım, o zaman belki eve dönerim."
"İnsanları sevmiyorum. Ama neyi sevdiğimi de bilmiyorum."
"Olmadığın biri gibi görünmeye çalışıyorsun. Bu da felaketin olacak. İnan bana. Buna defalarca şahit oldum. Kendinden kaçmaya çalışıyorsun. Ama olmaz. Bu imkansız. Her zaman kendine yetişirsin; bugün bunun gerçekleşmek üzere olduğunun işaretlerini görüyorum."
...
"Ne istersen olabilir, ne istersen yapabilirsin."
"Ama ben hiçbir şey olmaya çalışıyorum. Hiçbir şey olmaya ve hiçbir şey yapmamaya çalışıyorum" diyor Doppler.
"Boş laf. Ne yaptığını bilmiyorsun."
...
"Bilinç sahip olduğumuz tek şey, der von Borring."
"Doppler'e göre, dünyada ne Tanrı ne de onun sözü gerçek anlamda mevcuttur, bırakın pek çok kişi buna inanıp Tanrı varmış, İncil'in ortaya çıkması onun işiymiş gibi yaşasın, ama Doppler bu Tanrı meselesini, çoğunlukla kendi başına düşünemeyen garibanların yapışıp kaldığı bir icat olarak görüyor, çünkü öbür türlü hayat onlara çok gaddar gelecektir."
"Aşk her şeyi değiştirir. Karanlık düşünceler daha az karanlık olur, hatta bazen hepten ortadan kalkabilir."
UB40 - Red Red Wine
Bob Marley - Small Axe
"If you are a big big tree We are a small axe Ready to cut you down To cut you down"
Şarkılar kitapta geçen parçalar ve sözleri de kitap karakterlerinin hallerine göndermeler içeriyor:
Update: 3.kitabı okumaya başladım ve üslup yine değişti. 2. kitaptaki dumanlı kafanın dumanı hafiften dağılmış, gerçeklere dönüş başlamış. Ama gerçekler Doppler'in beklediğinden farklı ve biraz da acı.
Yazarla ilgili şahsi fikrimi de yazmak istiyorum. Tamamen okuduklarımdan yola çıkıyorum. Bence yazar mevcut hayatından kaçmak, bir süre her şeye boş verip dağıtmak istiyor ama yapamadığı için tüm bunları Doppler'e yaptırıyor. Doppler ilk kitapta kendi hayatından kaçıp yeni kurduğu düzende mutlu olunca yazar kendisi mutsuz olmuş bence. Bu yüzden 2. kitapta Doppler'i kötü hallere düşürüyor ki evine dönsün, doğru olanın evinde olmak olduğunu anlasın. Böylece yazar kendi de hayatından kaçmanın iyi bir fikir olmadığını kendini ikna edebilsin. Bu fikrim 2. kitabın son sayfasında yazar kendi hayatını anlattığı anlarda daha da perçinlendi ama tabi tüm bunlar benim kafamda oluşan bir hikaye olabilir sadece. Yazarın da dediği gibi biz okuyucular kitapta yazarın kendi hayatıyla ilgili kırıntılar bulmaya meyilliyiz hatta fazla hevesliyiz :))))
Yanılmıyorsam lise sondaydım ve herkesin elinde bir Irvin Yalom kitabı vardı. O zaman pek ilgimi çekmemişti. Zaten psikiyatrist ve psikologlarla fazlasıyla içli dışlı olduğumdan bu durumu ve psikoterapi mevzusunu bir kitaptan okumaya pek ihtiyacım yok diye düşünüyordum.
Yıllar sonra Divan'ı ev arkadaşımın kitaplığında görünce alıp göz atmak istedim. Kitabı bir kez elime alınca da ne zaman başladım, ne zaman sonuna geldim pek anlamadım.
Kitap, oldukça deneyimli ve saygın bir psikoterapist olan Seymour Trotter'ın bir hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin incelenmeye alınmasıyla başlıyor. Seymour, tüm ayrıntıları genç doktor Ernest Lash'e anlatıyor ve incelemenin sonunda Seymour meslekten men cezası alıyor. Kitabın ilerleyen bölümleri ise Ernest Lash'in kendi psikoanalistiyle ve hastalarıyla ilişkileri etrafında yoğunlaşıyor.
Kitabın orjinal ismi çok manidar. İngilizce'de "yalan söylemek" ve "uzanmak" fiillerinin aynı şekilde yazılması sayesinde, "Lying on the Couch" aynı anda hem terapi esnasında divanda uzanan kişiye hem de onun yalanlarına gönderme yapıyor ki ben bu kelime oyunlarına bayılıyorum. İngilizce bu konuda çok zengin bir dil. Keşke Türkçe'de de benzer kelime oyunlarını yapmak bu kadar kolay olsa.
Divanda yalan söyleyen karakterlere gelince, kitabı ilginç kılan şeyin bu karakterlerin varlığı olduğu söylenebilir. Kitabın iki terapisti de hastalarının yalanlarına hiç kuşku duymadan inanıyor. Hem deneyimli ve kendinden son derece emin Marshal Streider, hem de terapisini tam bir dürüstlük ve açıklık üzerine temellendirmeye çalışan Ernest Lash, inkar edilemez şekilde hastalarının oyununa geliyor. Ki bu durumda zaten kitabın temel aldığı ironilerden birisi.
Kitap, okuyucuyu hasta - terapist ilişkisinin mahremiyeti, samimiyet seviyesi ve sınırlar üzerine düşünmeye sevkediyor. Kitap, Ernest'ın "güçlü erotik aktarım" olarak nitelendirdiği hasta ve terapist arasındaki cinsel fantazileri de gözler önüne seriyor.
Kitaptan kendi adımıza faydalanabileceğimiz birçok şey öğrenmek mümkün. Hiçbir durumun gerçekten içinden çıkılamayacak kadar kötü olmadığı ve intikam almaya çalışmak yerine öfkemizden kurtulup kendi yaralarımızı iyileştirmeye çalışmamız gerektiği en açık iletiler.
Bir dahaki kitap incelemesinin konusu sanırım "Nietzche Ağladığında" olacak:)