Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ocak 31, 2025

Aşk - Işık - Sarmaşık

Az önce aşağıdaki videodan öğrendiğim üzere "aşk" kelimesi "ışık" ve "sarmaşık" kelimeleri ile aynı kökten geliyormuş ki bakınca hemen anlaşılıyor. Işık gibi aydınlatan, sarmaşık gibi sarıp sarmalayan anlamlarını da taşıyor denilebilir yani aşk için :)


Prof. Dr. Sinan Canan sevdiğim bir konuşmacı, samimi, net, eğlenceli :) Yukarıdaki konuşmasındaki çoğu fikrine katılıyorum. Aşk halinde beyinde yaşanan kimyasal değişimleri (videoda 4-5.dk ve 10-11dk civarı) pratik örnekler ile anlatışına bayılıyorum. Çok karmaşık gibi görünen mevzuları bilimsel açıklamalar ile mantıklı hâle getiriyor. Yukarıdaki konuşmasında anlattığı geçici cinsel çekim içeren aşk ile 40 yıllık evlilik sonrası aşk ayrımı konusu evliliklerin nasıl yürüdüğünü güzel özetliyor. 

Sinan Canan 41.45'te "Aşk şiddetli, sevgi sürekli" diyerek tam da benim savunduğum fikri anlatıyor. Sevgi birinin sadece var olmasına, nefes almasına şükretmek; aşk ise benim olsun demek. 

Salt fiziksel beğeninin bir yere kadar süreceği ancak zihinsel uyuşmanın, birbirini gerçekten önemsemenin, birlikte anılar biriktirmenin, birlikte olmaktan keyif almanın yani aşkı bilişsel düzeye taşıyabilmenin evliliği yürüten şeyler olduğuna inanıyorum. Yine Sinan Canan'ın aşk evliliği vs. mantık evliliği konulu şu konuşmasında anlattıklarına da katılıyorum.



Konuşmanın içinde geçen, Angelina Jolie ve Brad Pitt'in boşandığı dünyada Danimarka prensesi ile evlenmek de durumu kurtarmaz önermesi bence de doğru. Mutluluk güzellik, yakışıklılık ya da zenginlik ile doğru orantılı olmuyor. Bunlar önemli ama aynı zamanda son derece göreceli kavramlar. Herkes aşık olduğu kişiyi güzel/yakışıklı bulup da aşık oluyor. Kimse çok çirkin olduğunu düşündüğü birine aşık olmuyor zaten.

Bu akşam sofrada yemek yerken Arya babasını kızdırmak için fiziksel özelliklerini kullanarak babasına laf sokmaya çalıştı. Evrim kendisiyle son derece barışık olduğu için oralı olmadı ama ben Arya'nın davranışı saygısızca olduğu için yanlış olduğunu söyleyerek onu uyardım. Uyarımın devamında fiziksel özelliklerin bizi tanımlayan şeyler olmadığını ve bu özellikler üzerinden övgü ya da yergi yapılmayacağını anlattım.

Biz Evrim'le tanıştığımızda Evrim 120kg civarındaydı; ben de 70kg, uzun kızıl saçlıydım. Yıllar içinde kilo aldık, kilo verdik; saçlarımı 3 numaraya vurduğum zamanlar, uzatıp karamel yaptığım zamanlar oldu; Evrim bıyık bıraktı, keçi sakal kullandı, saçlarını uzattı, tamamen kazıttı... Bunların hiçbiri birbirimize olan hislerimizi değiştirmedi. Değiştirseydi bir arada kalamazdık zaten.

Hislerimizin değiştiği zamanlar olmadı mı peki? Oldu. Ama olay fiziksel şeylerle değil bilişsel düzeyde birbirimizden kopmamızla ilgiliydi. Aynı sayfada, aynı cümlede buluşup anlaşamıyorduk. Aşmak için çok uğraştık. Ben vazgeçtiğimde Evrim vazgeçmedi. Bir şekilde yeniden aynı sayfada buluşmayı başardık.

Evrim'le birlikteliğimizin 19. yılı bitti, 20.yıla girdik; 26 Şubat'ta evliliğimizin 14.yılına gireceğiz. Ama biz ilk yıldan itibaren bulduğumuz her fırsatta aynı çatı altında kaldığımız için 19 yıldır - benim ömrümün tam yarısı - evliymişiz gibi geliyor bize. 24. yılımız da Evrim'in ömrünün yarısı olacak inşallah :)) Geriye dönüp bakınca vay be diyoruz ama günlük hayatın içinde hiç o kadar zaman geçmiş gibi gelmiyor bize :)

Umarım her sene dönüp bakmaya ve "vay be" diyerek şaşırmaya devam ederiz :) 

Cumartesi, Ağustos 10, 2024

Özlemek

Özlemek, sonunda kavuşmak varsa çok güzel.

Evrim Ağustos başında 1 haftalığına İstanbul'a gitmişti, 2 gün önce döndü. Ayrı kalınca özledim ve özlemek çok güzel geldi kavuşunca :)

Dün akşam yürüyüşe çıktık; ayrı kalmak, özlemek, kavuşmak hakkında konuşuyorduk ki ben yine o bilindik teorimi dile getirdim. Aslında evlilik ve aynı evde yaşamak çok gereksiz. Herkes kendi evinde yaşamalı, kendi sorumluluğu taşımalı. Öyle olunca çiftler birbirine, birbirinin gıcık huylarına tahammül etmek zorunda kalmaz, birbirini özler ve aşk bitmez. 

Herkes kendi evinde yaşasa kapı arkasına, koltuk altına, ya da daha fenası yastık arkasına sokuşturulup bırakılan çoraplar, masada/lavaboda bırakılan bulaşıklar vb. şeyler olmayınca sinirlenmez kadın; sürekli ben topluyorum, sen hiçbir şey yapmıyorsun, üstüne iyice dağıtıyorsun dırdırına maruz kalmaz erkek. Geriye sadece özlemek kalır ki o da çok güzel bir his sonunda kavuşulacağı için.

Ayrı evlerde yaşayan çiftler buluşacakları zaman için heyecanlanırlar, daha çok özenirler, hazırlanırlar. Buluşmak bile başlı başına bir heyecan kaynağı olur. Oysa aynı evde yaşayınca 7/24 olmasa da iş dışında kalan 7/14 bir arada oluyor insan ve pek de heyecan kalmıyor.

Ayrı evlerde yaşamak ilişkilerde gerekli olan merak hissini canlı tutar. Acaba yarın ne yapacağız, yemekten sonra ona gider miyiz, yoksa bana mı gelsek? Gece birlikte kalır mıyız? Evlilik tüm bu merak ve bilinmezliğin verdiği heyecanı ortadan kaldırıyor. Zaten evliyiz diye kimse diğeri için özenip bezenmiyor. Tüm gün ev pijaması ile ortada gezinmek, saç baş dağınık dolaşmak, karnı acıkanın ya ayak üstü ya da kanepede ekran karşısında atıştırması normalleşiyor. Oysa ayrı evlerde olunca buluşulacağı zaman illa ki üstüne başına bir çeki düzen verecek her iki taraf da. Duş alınacak, saç baş taranacak, ne giysem diye şöyle bi' düşünülecek, evden çıkmadan aynada kendine ufak bi bakış atıp "İyiyim ya, giderim var" hissi yaşanacak :))

Buluşma yerine ilk kim varacak? Geç kaldım mı? Çok beklettim mi? Derken "Şu karşıdan gelen fıstık/yakışıklı benim" deyip dudaklardan kulaklara bir gülümseme yayılacak. Tam burada Sevgili Buraneros'a selam olsun :))

Evli olunca Hayat belli bir rutine bağlı. Sabah aynı saatte uyanıp işe gitmek, eve gelip yemek hazırlamak, sofra kurmak, yemek sonrası toplamak... Hafta için günlük işler, haftasonu temizlik ve alışveriş... Yatılan saat belli, kalkılan saat belli; her sabah, her akşam birbirini göreceğin kesin. Her gece birlikte uyuyacağın kesin. İki taraf da birbiri için çantada keklik âdeta!

Evliliğin avantajları da yok değil tabi ama o başka bir yazının konusu. Şu an mevzumuz özlemek! Ayrı evlerde olup birbirini özlemek ve kavuşmak tadından yenmez bir aşk iksiri bence :D Evli olan çiftlerin ara ara bu iksiri tatmak için ayrı ayrı planlar yapması iyi oluyor.

Sosyal medyada ara sıra karşıma çıkan çift terapisi yapan uzmanların evlilikte ilişkiyi canlı tutmak için verdiği öneriler genelde aynı evde yaşamanın dezavantajlarını yok etmek, oluşan rutinin dışına çıkmak üzerine: Haftada bir kez dışarıda buluşmak, ayda bir kez bir gece başbaşa dışarda kalmak, yılda en az bir kez başbaşa tatile gitmek, birlikte yeni bir hobi edinmek, birlikte yeni bir şey öğrenmek/denemek... Kısacası rutin hayat aşkı, tutkuyu, coşkuyu öldürüyor. Tekrar canlandırmak için iki tarafın da çabalaması gerekiyor.

Evrim, ben her ay bi 5 gün gideyim sen beni özle o zaman diyerek dalga geçiyor benim bu ayrı evlerde yaşama teorimle :))) O dalga geçiyor ama bence hiç fena fikir değil :D



Biraz peynir, biraz üzüm, şarap ve çikolata. Bazen bu kadar basit aslında :)

Bir benzerini ay ışığında deniz kenarında yapacağız umarım yakın zamanda 🤩



Yazıyı tekrar gözden geçirince fark ettim ki Evrim'i özleyişimin öncesi de var. Birlikte çok güzel bir tatil yaptık; tatil dönüşü, Evrim İstanbul'a gitmeden önce neredeyse her gün başbaşa bir şeyler yaptık: denize gittik, balkonda rakı-meze gecesi yaptık, sinemaya gittik, Arhavi'ye gidip sahilde el ele gezip dondurma yedik... Evrim'i özlememde bunların da etkisi oldu bence :) Yani o terapistler baya baya haklı sanırım :)

Eklemem gereken bir şey daha var: Evrim yokken Arya ile çok rahat ve eğlenceli zaman geçirdik. Yani single ebeveyn olmak beni zorlayıp germedi. Eğer zorlanıp gerilseydim beni yalnız bıraktığı için Evrim'e bilenip gelince acısını ondan çıkarmaya çalışırdım.

Demek ki özlemek, aşkın tazelenmesi, kavuşmak, yeniden heyecan duymak için belirli koşulların bir araya gelmesi gerekiyor. Biraz zor ama zaten ne kolay ki dünyada :) 

Çarşamba, Mayıs 08, 2024

İyileştiren Sevgi

"Seni sevmeyi dünyanın en güzel şiiri yapacağım" demiş Edip Cansever.



İnsan kendini sevilmeye layık görmeyince gerçekten sevildiğine inanamıyor, hep şüphe ediyor. En ufak eleştiride çılgınca saldırıya geçiyor; "Sevmezsen sevme beni, benim de çok umrumda sanki!" demeye getiriyor işi. 

Bazen acısından sevgiyi göremiyor, anlayamıyor insan. İyileştirmek için uzanan eli bile yaralamak, üzmek için sanıyor. Mevcut yaralar o kadar derin ki iyileşebileceğine ihtimal vermiyor.  Oysa koşulsuz sevgi tüm yaraları sarıyor sabırla, şefkatle, şiirle. Çare sevgiye teslim olmakta yatıyor. Benim Evrim'le ve ailesiyle ilişkim de böyle ama arada küçük bir fark var. 

Evrim, yıllar içinde benim içten içe sevilmeme korkumu anladı; asla yaramı dürtüp saldırıya geçmeme yol açmıyor. Önce sarıp sarmalıyor, sevgisinden emin olmamı garantiledikten sonra yalnızken ve ben sakinken yapıyor eleştirilerini. Sevgisinden şüphe etmediğim için, dediklerinin benim iyiliğime olduğunu kabullenmem daha kolay oluyor. Yine de ara ara savunmaya hatta saldırıya geçtiğim oluyor ama Evrim altta yatan sebebi bildiği için alınıp darılmıyor.

Büyüklerle işler biraz farklı maalesef. Ben, Evrim dışında birinden gelen eleştiriye verdiğim tepkileri kontrol edemiyorum çoğu zaman. Hemen "Ben böyleyim, beğenmeyen başka yana bakabilir" moduna geçiyorum. Asla anlayıp dinlemek, alttan almak istemiyorum. Çünkü zaten en başından sevildiğine inanmayan benim için eleştiri = sevilmemek.

Benim sinirim çok ani ve bir o kadar kısa sürüyor. Parlayıp sönüveriyorum. Parladığım an ateşe körükle giden olmazsa sönünce pişman olup süt dökmüş kediye dönüyorum zaten kısacık bir sürede. Ama işte parladığım an inatla üstüme gelinirse... Hayatta susup oturamıyorum, alttan alamıyorum. Gözüm dönüyor. Evrim bunu bildiği için benimle hiç muhatap olmuyor öyle anlarda. Ben kendi kendime esip gürlüyorum ve fırtına dinince usul usul kedi gibi sakinleşiyorum bir köşede. Tabi bunu bilmeyen ya da kabullenmeyenin vay haline...

İnsan mizacı değişmesi çok zor bir şey. Yani "Can çıkar, huy çıkmaz"; "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur" gibi güzide atasözlerimiz boşuna söylenmemiş. Ben yıllardır kendimi yontmaya ve sivri köşelerimi yumuşatmaya çalışıyorum. Az da olsa yol kat ettim ama hâlâ köşeler yanaşanı çizebiliyor bazen. En iyisi Evrim'in yaptığı gibi köşelerden uzak durmak :)

Her zaman söylediğim bir şey var: bir daha dünyaya gelsem evlenmem ama evleneceksem de sadece Evrim'le evlenirim :) Şu dünyada benimle yaşayıp bana rağmen beni sevecek ve mutlu olabilecek tek kişi Evrim bence. Benim kadar kendini sabote eden, benim kadar kendine zarar veren birini kendi kendinden korumak çok zor ve Evrim bunu başarıyla sürdürüyor 18 yıldır.  

Evrim, buralara pek uğramadığı için rahat rahat yazıyorum. Aman duymasın da şımarmasın :))



Can't take my eyes off you - Frankie Vallie and The Four Seasons

18 yıl önce Evrim'in bana mesaj attığı ilk şarkı :) 


Pazar, Mart 17, 2024

Konu dönüp dolaşır...

Aşk'a gelir.

Selvi Boylum Al Yazmalım'ı izlemenin tadı her yaşta farklıdır. Aşkın tekilliğine ve sonsuzluğuna inanılan gençlik yıllarında Asya, İlyas'ı affetsin kavuşup mutlu olsunlar ister insan; aşkın geçiciliğinin öğrenildiği ileriki yaşlarda ise Asya, Cemşit'i seçince derin bir oh çekilir. Çünkü "Sevgi emekti"r.

Hayat değişir, insanlar değişir (belki de hiç değişemez, emin değilim) ama gerçekler değişmez. Aşk gelip geçer, eğer şanslıysanız sevgi baki kalır. Bunu anlamak zaman alır. Anlayana dek birbirini yıpratmamak zor olabilir.

"İnsan hayatında bir kez aşık olur" önermesi hatalıdır. İnsan defalarca kez aşık olabilir ama sonrakiler ilk aşk gibi olmayabilir. Çünkü ilki bitince insan aşkın bittiğini öğrenmiş olur bir kez. Bu unutulacak bir deneyim değildir. Hâlâ ilk aşkıyla evli olanlar ve bir daha aşık olmayanlar karşı çıkabilir bu tezime. Ama eminim beni destekleyenler de olacak. Olmasa kimse boşanmaz, kimse yeniden evlenmezdi ya da kimse severek evlendiği eşini aldatmazdı.

Mr. Kaplan bir keresinde aşkın karşılıklı olamayacağını, iki insanın birbirini aynı anda aynı aşkla sevemeyeceğini söylemişti. Sanırım o zaman ona karşı çıkmıştım ama düşününce pek de haksız değil gibi. Hep bir taraf daha çok aşık, diğer taraf aşık olunan... Roller zamanla değişebiliyor. Evrim'le bizim için öyle oldu.

Ben ilk kez aşık olduğumda ilkokul 5'e gidiyordum. Başlarda bir çocuğun platonik aşkıydı tabi ki. Üniversite yıllarıma kadar aynı kişiye aşık kaldım. Yani neredeyse 10 yıl sürdü ilk aşkım. Arada başkalarından hoşlandığım, ilk aşkımı unuttuğumu tekrar aşık olduğumu sandığım zamanlar oldu ama hepsi saman alevi gibiydi. Sonra bir gece ansızın bitti aşk. Bir çırpıda! Hep karşılıklı olduğuna inandırmaya çalışmıştım kendimi. Öyle değildi. Tam karşılığı olur gibiydi ki benim aşkım bitti. Çünkü gözüm açılmış, gerçeği görmüş ve tüm merakımı da yitirmiştim.

Flaubert'in aşk tanımı: 

"Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, senden nefret ediyorum değil, bilmek istemiyorumdur."

Flaubert'in tanımı kadınların aşka bakışını yansıtıyor bence. Erkekler içinse durum biraz daha farklı. Bunun için Sabahattin Ali'ye kulak verelim.

Sabahattin Ali'nin aşk tanımı:

“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”

Kısacası bence kadınlar merak etmek ve merak edilmek istiyor; erkekler istemek, arzulamak ve arzulanmak. Aynı noktalarda buluşmak zor :D İlişkilere bakalım; kadın sürekli mesaj atıyor: Neredesin, ne yapıyorsun? ve karşıdan da aynı şeyi istiyor: Beni merak et, benimle ilgilen! Erkekse istemek ve karşı tarafın da istediğinden emin olmak istiyor, tek istenilenin kendisi olduğundan ve her daim istenildiğinden emin olmak. Kadının sevgi dili merak ve ilgi; erkeğin sevgi dili istemek ve istenildiğini hissetmek. Bu tabi ki yüzeysel bir önerme, derinlerde başka başka hisler, beklentiler, ihtiyaçlar var mutlaka.

Evrim'le tanıştığımız akşam ona önce çok gıcık sonra da çok aşık oldum. O bana aşık olmadı. Sevgili olduk ama ilk birkaç sene ben körkütük aptal aşık, oysa sıradan bir sevgiliydi. Sonraları işler değişti. Şimdi sorsak o bana hâlâ aşık, ben değilim. Ama ben onu, onun beni sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Bunu anlatmak için konuyu biraz açmak gerek. O, bana aşık olduğu için yaptıkları ona kolay ve doğal geliyor. Biliyorum çünkü aynısını ben de yaşadım. Aşkı bitse sadece sevdiği için birçok şeye katlanamaz belki de. Her gün yeniden beni seçip geride kalan her şeyden yeniden ve yeniden vazgeçemez. Bana aşık olduğu için istediği tek şey benim.  "Aşkın gözü kördür" sözü tam da bunu anlatıyor bence. Aşık olunan kişi dışında hiçbir şey istemiyor hatta o kişinin eksikleri gediklerini bile görmüyor insan. Oysa bana olan aşkı bittiğinde benim çekilmez bir insan olduğumu düşünmesi çok da uzun sürmeyecek. 

Aşk bitince insan bir boşluğa düşüyor ve her gün tekrar tekrar sevdiği kişiyi ve sahip olduğu hayatı seçip geri kalan her şeyden - başka bir hayat ihtimalinden - vazgeçmek gerçek bir mücadeleye dönüşüyor. Bu noktada devreye sevgi ve mantık giriyor. Eğer aşk bittiği halde sevgi devam ediyorsa insan kendi kendine başka aşklar da başka maceralar da bitecek ve geriye böyle büyük bir sevgi kalmayabilir diyor. Sevginin ve karşılıklı saygının büyüklüğü karşıdaki kişinin kusurlarını sineye çekmeye yetecek kadarsa evlilikler, ilişkiler devam ediyor. 

Aşk - Sevgi konusunu sık sık konuşuyoruz Evrim'le. Her seferinde biraz gönül koyuyor bana. "Ben sana aşığım" dediğinde "Ben de sana aşığım" diyeyim istiyor. Ama ben ona sevgimin onun aşkından büyük olduğunu anlatıyorum her defasında. "Aşk, gelip geçti ama ben seni sevdiğim için her gün seni seçiyorum ve seninle kalıyorum. Hayatımı seninle sürdürmek ve seninle sonlandırmak istiyorum. Kimseyi senden daha çok sevebileceğime - sonsuza dek tekrar tekrar seçebileceğime - inanmıyorum." diyorum. O, bunu bilinçsizce yapıyor aşık olduğu için; bense tüm bilincim ve benliğimle. Onun nasıl hissettiğini anlıyorum çünkü ben o yoldan geçtim :) Şu an olsa katlanamayacağım birçok şeye katlandım ona olan aşkım sayesinde. Defalarca kez saatlerce bekledim onu, buluşmak istemediği zamanlarda ayaklar altına alınan gururumu görmezden geldim. Ailesi beni kabul edene dek olanları anlatmak bile istemiyorum. O da aşık olduktan sonra birçok şeye katlandı benim için. Aşıkken kolaydır katlanmak. Zor olansa aşk bitince her şeyi bile bile, göre göre devam edebilmektir aynı yolda. Birlikte bir hayat kurarken ikimiz de çok çabaladık; aşık olduk, sevdik, fedakarlıklar yaptık, tüm gücümüzle birlikte bir hayat kurduk. Düştüğümüz zamanlar, vazgeçmenin eşiğine geldiğimiz zamanlar oldu. Ama Asya'nın dediği gibi "Sevgi emekti" ve biz sevgimizi tüketmeden devam edebildik.

Eminim yine düşeceğimiz, vazgeçmek isteyeceğimiz anlarımız olacak. Umarım yine ayağa kalkıp devam edebiliriz bugüne kadar yaptığımız gibi.



Yazıyı neden yazdığıma gelecek olursak; insan gündelik hayatın içinde o kadar yorulup o kadar yıpranıyor ki bazen unutuyor neyi neden yaptığını ve nasıl bu noktaya geldiğini. Son birkaç günde kendimi "Keşke evlenmeseydim" derken yakalıyorum. Bunun bir anlamı yok çünkü hiçbir "keşke"nin anlamı yoktur. Durup "Neden evlendim ve neden hâlâ evliyim?" diye sormak çok daha mantıklı ve çözüm odaklı. Evrim'e aşık olduğum için evlendim ve onu yeryüzündeki her canlıdan daha çok ve daha uzun süre sevebileceğim için hâlâ evliyim. Onun da bana yer yüzündeki tüm canlılardan daha çok değer verdiğini ve beni tüm benliğiyle sevdiğini bildiğim için hâlâ evliyiz tabi :) Bunu hatırlamak yola devam etmeyi kolaylaştırıyor.

Peki ya siz? Aşık mısınız? Yani hâlâ kıpır kıpır mı içiniz? Kelebekler uçuşuyor mu midenizde?

Sevgili Buraneros, sen  bu sorudan muafsın :) Senin Enn Sevdiğin Kadın'a aşık olduğunu cümle âlem biliyor :))

Salı, Şubat 27, 2024

Violeta ve Küçük Mutluluklar

Sevgili Nurşen Öğretmenim, nâm-ı diğer Leylak Dalım, ameliyatım sonrası geçmiş olsun dileklerini kitap hediyesiyle taçlandırmıştı. O sırada okuduğum üç kitaplık seri biter bitmez başlamak için baş ucuma koymuştum. Sonunda başladım okumaya ve yarısına geldim bir çırpıda. 


Kitabın adı Violeta. Yazarın dili oldukça akıcı; anlatılanlar hemen canlanıyor insanın gözünde ve devamında ne olacağını merakla bekleyerek okuyor insan. Kitaptaki karakterler kolayca gerçek birer kimliğe bürünüyor ve satırlar arasında nefes alıp yaşıyorlar gibi.

Kitabın başları İspanyol gribi dönemine rastlıyor. Salgın, ölümler, karantinalar, yasaklar... Çok tanıdık. Okurken Covid günlerine ışınlanmış gibi hissettim. Violeta'nın ve ailesinin serüvenini sanki içlerindeymişçesine okuyorum. .


Kitabın kapağı da kitap gibi güzel ve hüzünlü.



Kitapla ilgili yazmak istediğim bir sürü detay var ama spoiler vermek istemiyorum. Tabi söz veremiyorum çünkü bitirince dayanamayıp yazabilirim :)

...

Daha önce yazmıştım, dün bizim 12. evlilik yıldönümümüzdü. Evrim, "Her sene ben yapıyorum plan-program, bu yıl da sen yap" deyince Batum'a gidelim demiştim ama sonradan vazgeçtim. Evrim, "Birlikte hafif bir yemek ve peynir tabağı hazırlayalım. Şarap da alırız." deyince planı yine o yapmış oldu :D 

Okul çıkışı alışveriş işini halledip mutfağa girdim. Evrim de okuldan gelince yardım etti, hızlıca hazırladık sofrayı. Menüde kıymalı mantar soslu spagetti vardı. Çok basit ama bir o kadar lezizdi hatta Evrim "Bunu fix yıldönümü yemeğimiz yapalım" bile dedi :D Yemek sonrası peynir tabağımız ve şarabımızla sarmaş dolaş müziğe bıraktık kendimizi.


Birlikte büyüyoruz :))


Peynir tabağı hazırlamayı, şarapla ufak ufak atıştırmayı çok seviyorum :)
Özel günleri kutlamak için büyük büyük planlara gerek yok; küçük mutluluklar yetiyor insana :)

Çarşamba, Temmuz 05, 2023

Bu Kız...

Bazen öyle biri girer ki hayatına, her şey alt üst olur. Şanslıysan hayatının altının üstünden iyi olduğunu* anlaman fazla uzun sürmez.

Anlayamazsan şansına küs!



Bu Kız - Son Feci Bisiklet 



Felaket - Zeynep Bastık


Evrim bu iki şarkıyı bana bakarak büyük bir keyifle söylüyor :))  "Seninle tanıştığımda saçımda bir tel ak yoktu, şimdi şu halime bak! Cadısın ama iyi ki benim cadımsın" diye de ekliyor her fırsatta :)) 17 yıl önce tanıştığımız için saçında hiç beyaz olmaması doğal tabi :D Cadı olduğumu ise hiç saklamadım, tanıştığımız ilk gece arkadaşlarımın bana "Rüya" yerine "Kâbus" dediklerini anlatmıştım Evrim'e :)) 

Kabul ediyorum benimle yaşamak kolay değil ama bensiz hayat da çok sıradan, tekdüze olurdu Evrim için. Evden çıkmadan, bilgisayar başında tüketirdi tüm ömrünü. Eminim :)) Ama şimdi öyle mi? Her gün yeni bir mücadele :)) 

Kolay değilim; en son söyleneceği en önce söylerim; bir kaşık suda fırtınalar koparabilirim hiç düşünmeden. Ama sevince de severim işte. İçim dışım bir olur, sevgimden şüphe etmene gerek kalmaz. Ama maalesef sadece sevmenin yetmediği anlar var hayatta. Öyle anlarda "Ben" olmak isterim, yeniden "Biz" olabilmek için "Ben"i bulmam ve onu doyurmam gerekir önce. O süreçte Evrim'in sabrı kurtarır ilişkimizi. Tüm deliliğime katlanır, fırtanın dinmesini, deliliğimin kabul edilebilir seviyeye inmesini - bitmesi mümkün değil çünkü - bekler. 

Bir ilişkinin yürümesi için her daim özveri gerekiyor. Zaman zaman roller değişiyor. Bazen alttan alan bazen zeytinyağ gibi üste çıkan oluyor insan. Aynı anda üste çıkmak için kavga etmenin anlamı yok eğer ilişkinin yürümesini istiyorsak. İngilizce'de "compromise" diye bir kelime var, anlamı "taviz vermek, uzlaşmak, anlaşmaya varmak". Anlaşmak için zaman zaman taviz vermenin kaçınılmaz olduğunu hatırlatıyor bu kelime bana. 

Sevdiğimiz, sevildiğimiz; uzlaştığımız ve elimizdekilerin değerini bildiğimiz güzel günler diliyorum hepimize :) 

... 

*"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" demiş Şems-i Tebriz. Güzel demiş :) 

Cumartesi, Nisan 08, 2023

Erkek vs. Kadın

Bugüne kadar konuştuğum, gördüğüm, gözlemlediğim erkekler için konuşacak olursam; erkeklerin aşk, sevgi, tutku kavramları kadınlardan oldukça farklı.

5-10-20 hatta 40 yıldır evli olan erkeklerle konuşuyorum "Ben karıma hâlâ aşığım" diyorlar; eşleriyle konuşuyorum "Seviyoruz birbirimizi tabi ki" diyorlar. Eşimle konuşuyorum, durum bizde de aynı. O, hâlâ aşık olduğunu söylüyor; ben aşk değil de sonsuz bir sevgi var diyorum.

Yaşıtım olan evli kadın arkadaşlarımla konuşuyorum, aşkın bittiği ama sevginin kaldığı konusunda hemfikiriz hepimiz. Sevginin de bittiği ilişkiler /  evlilikler komple bitiyor zaten. Bekar kadın arkadaşlarım evlilerden farklı; onlar hâlâ aşıklar sevgililerine :)) Demek "aşk"ı öldüren evlilik :p

"Aman canım, aşkmış sevgiymiş ne fark eder?" diyecek olursanız, buradan varacağım başka bir nokta var. Ben insanların birbirlerini aldatmalarına bu kavramsal - aslında duygusal - farklılığın sebep olduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda. Şöyle ki; kadınlar eşlerini seviyor ama onlar gibi hâlâ "aşık" değiller yani her görüşte ilk kez gibi bir heyecan ve coşkulu bir tepki vermek gelmiyor içlerinden. Erkeklerse hâlâ aynı tutkuyu hissedip aynı karşılığı bekliyorlar eşlerinden. 

Kadın içinden gelmeyen coşkulu bir aşk sunamıyor. Evde aradığı "aşk"ı hissedemeyen - kendi sevgi diline aynı dilde karşılık alamayan - erkek dışarda bir yerde beklediği ilgiyi, tutkuyu görünce aklı karışıyor. Benzer bir durum kadın için de geçerli; evde eşine karşı kaybettiği coşkuyu dışarda başkasına karşı hissedebiliyor çünkü yeni bir şeyler var, bilinmezlik var, bir meydan okuma var: O yeni kişi acaba beni seviyor mu, sevmiyor mu? Böyle yaparsam, o ne yapar? Şöyle desem, o ne der? O da bu şiiri sever mi? Şu şarkıyı dinler mi? Acaba beni düşünüyor mu şu anda?...

Birlikte geçen yılların ardından kadınların merak duygusunu dürtüp tatmin edecek pek bir şey kalmıyor ilişkilerde. Erkeklerin coşkusu, arzuları, "aşk"ı çok değişmezken kadınların coşkusu azalıyor, aşk yerini sakin derin bir sevgiye bırakıyor. Erkek beklediği coşkulu karşılığı göremeyip arzularına karşılık bulamayınca giderek yeni olasılıklara açık hâle geliyor. Kadın için de durum farklı değil, her şeyiyle bildiği güvenli bir limanda yeni dalgalar oluşmayınca açık denizlere, bilinmeyene, yeni meydan okumalara bir özlem duymaya başlıyor bence. Erkek ekstra bir şey yapmasına gerek olmadan sadece varlığından mutlu olunsun, varlığı coşkuyla kutlansın, arzuları her daim karşılık bulsun istiyor; kadınsa merak etmek, merak edilmek, baştan çıkarmak, baştan çıkarılmak... 

Instagram'da viral olan bir video var. Linkini şuraya bırakayım. Videoda kadınları mutlu etmek için yapılacaklar ve erkekleri mutlu etmek için yapılacaklar anlatılmış. Kadınların listesi epeyce uzunken erkeklerin 2 tane basit beklentisi var sadece :)) Buna benzer birçok içerik var Instagram'da. Morali bozukken kadınlara nasıl davranılmalı, erkeklere nasıl davranılmalı vs. Hepsinin ortak noktası erkeklerin çok basit bir-iki şeyle mutlu olması üzerine kurulu :)) 

Kadın-erkek farklılığına bizim evden örnek verecek olursam: Evrim durup durup "Çok güzelsin!" der bana; olur olmadık yerde yakalar, sarılır, öper, dans etmek ister. Yeniyetme aşıklar gibi olan bu hallerine gülerim, gülünce gıcık olur bana ama elimde değil ne yapayım :D Ben de onu seviyorum, tabi ki hoşuma da gidiyor beni beğenmesi falan ama ilk kez görmüş gibi bir heyecana kapılmasını anlayamıyorum genel olarak :D Hani şöyle bir süsleneyim, Evrim'in aklını başından alayım, bunu giysem ne der, şunu yapsam ne olur diye düşünmeye fırsat vermiyor pek. Bir şey yapıp da elde edeceğim etkiyi hiçbir şey yapmadan alıyorum zaten :)))) Bilmiyorum sorun bendedir belki de :P

Bazen Evrim benden onunki gibi coşkulu tepkiler alamayınca üzülüyor ve onu sevmediğimi düşünüyor çünkü onun sevgi dili öyle. Seviyorsam onu her daim coşkuyla karşılamalı, her daim yakışıklı, çekici bulmalı, beni güzel bulmasından çok mutlu olmalıyım diye düşünüyor. Öyle olmayınca onu sevmediğimi sanıyor kendi sevgi diliyle düşündüğü için. Halbuki ben onu o kadar derin bir sevgiyle seviyorum ki her gün bana güzel olduğumu ya da beni çok sevdiğini söylemesine gerek yok. Zaten öyle hissettiğini biliyorum. Ben de bunca yıldır onunlaysam, onu sevdiğim için. O da bunu biliyor olmalı. İkimiz de kendi mantığımızla hareket edip kendi sevgi dilimizle karşılık bekleyince işler karışabiliyor bazen. 

Peki ne yapmak lazım? Bu konuda öneriler çeşit çeşit ama genelde en çok önerilen şey kendimize ve birbirimize planlanmış zaman ayırmak. Yani kendimiz için ayrı plan yapmak, rahatlamak, dinlenmek, arkadaşlarımızla vakit geçirmek ve sevdiğimizle birlikte vakit geçirmek için de düzenli olarak vakit ayırıp plan yapmak. 

Başkalarıyla zaman geçirmeliyiz ki birbirimize anlatacak şeyler biriksin; birbirimizle planlı zaman geçirmeliyiz ki özenelim, dikkat edelim, sevgimizi gösterelim, özen gösterildiğimizi sevildiğimizi hissedelim, hayatın hayhuyu içinde yitip gitmesin sevgimiz :) 

Biz Evrim'le her akşam Arya yattıktan  sonra birlikte bir şey izlemeye çalışıyoruz. Ayrı ayrı ve birlikte takip ettiğimiz dizilerimiz var :D Haftasonu kahvaltıda birlikte podcast ya da radyo tiyatrosu dinliyoruz. Üstüne konuşup tartışıyoruz, ben olsam şöyle yapardım diye yeni senaryolar üretiyoruz. Hafta içi mutlaka bir gün birlikte yürüyüşe çıkıyoruz. Neredeyse her akşam sarmaş dolaş durup mutfak camından günbatımınu izliyoruz 3-5 dk kıpırdamadan. Ayda en az bir kez Arya olmadan başbaşa yemeğe çıkıyoruz. Birbirimize anlatacak şeyler biriktiriyoruz, ayrı ayrı ve birlikte yeni şeyler öğrenmeyi ve üzerine konuşmayı çok seviyoruz. Mesela Evrim bu aralar balık tutmayı öğreniyor, arkadaşlarıyla balığa çıkıyor; ben de online olarak zeka oyunları kursu alıyorum. Çözemediğim soruları Evrim'e sorup o da çözemeyince yalnız değilim diye seviniyorum :D

Bizde durum böyle :) Sizde nasıl? 

Kavram karmaşasını bir nebze önlemek için şuraya bir sözlük ekleyeyim :)) 

Tamamen Kişisel Kavram Sözlüğü:

Aşk: Heyecanlı, coşkulu, kelebekli, meraktan çatlatan, ele avuca sığmayan ama eninde sonunda biten hisler bütünü :D 

Sevgi: Canını istese vereceğin ama öyle 7/24 kelebeklerin uçuşmadığı sessiz, sakin, huzurlu, sarıp sarmalayan, bir ömre belki de ötesine yayılan, hayatı anlamlı kılan his.



Pazartesi, Mart 07, 2022

Kaçamak

Her şey öyle güzeldi ve bize o kadar iyi geldi ki... 😍🥰❤️ 

Cumartesi günü Hopa'ya yarım saat mesafedeki Oce Köyü'ne kurulmuş olan DoğadaKal bungalovlarına kalmaya gittik. Evrim, 10. evlilik yıl dönümümüz için bir jest yapıp mini bir kaçamak planladı; bana da ilk kez hiçbir detayla boğuşmadan sadece tadını çıkarmak kaldı :D

O kadar güzel bir yerdi ki nasıl anlatsam eksik kalacak. Fotoğraflarla anlatmaya çalışayım :) 

Biz bu gidişimizde 10. yıl şerefine en büyük bungalovlardan birinde kaldık ama bir dahaki gidişimizde daha ufak olanları da deneyeceğiz :D Kaldığımız bungalovun altından dere akıyor; bungalovun zeminin büyük kısmı cam ve dere görünüyor.



Bungalovun içinde asma kat ve orda da çift kişilik bir yatak vardı.


Arya'yı götürmediğimizden üst katı kullanmadık ama Arya olsa bayılırdı :D


Şu yanımdaki şömineye aşık olmamak mümkün değil! 

Fırsat bu fırsat şömine yakmayı da öğrenmiş oldum; zamanında beslemek, ateşi boğmamak ama çok da boş bırakıp söndürmemek gerek 🔥 Azcık ukalalık yapayım😁 Şöminenin önünde oturup Hercule Poirot izlemek, kitap okumak, karşılıklı kahve içip sohbet etmek çooooooook keyifliydi 😍


Gece her şey ayrı bir güzel oldu, masal diyarı gibiydi :)



Bazı yerlerde her şey çok güzel olsa da yemeklerde aynı kaliteyi tutturamıyorlar.
Ama bu kez yemekler de çok lezzetliydi :)


Yemekten sonra canlı müzik de olunca değmeyin keyfimize :D



Müzikten sonra biraz da bahçede yanan ateşin başında oturup odamıza döndük. Yanımızda şarap götürmüştük; şömine başında içtik ve bir bölüm daha Poirot izledik :) 

Sabah kuş sesleriyle uyanmak şahaneydi! Kahvaltıya gelirsek, tam bir efsaneydi 😍 Kıvamında pişmiş sahanda yumurtasından sıcacık minik mısır ekmeklerine, çifte kavrulmuş bol mısır unlu muhlamadan ev yapımı reçele kadar isteyebileceğimiz her şey vardı ve miktarları da tam iki kişilikti :)


Kahvaltıdan sonra odaya dönüp toparlandık ve zor da olsa şömineyle vedalaşıp ayrıldık :))) Yaz gelip hava dereye girilecek kadar ısındığında Arya ile birlikte tekrar gidip 3-4 gün kalmayı planlıyoruz. Aşağıdaki fotoda görünen daha ufak bungalovlarda 5 gecelik kahvaltı dahil paketler şu anda çok uygun ama muhtemelen yaza kadar zam gelir. Bakalım kısmet :D 







Madem Karadeniz'deyiz, günün şarkısı da Karadeniz'den gelsin :)


İmera - İmera Fera


Cumartesi, Şubat 26, 2022

10. Yıl

Bugün Evrim'le 10. evlilik yıl dönümümüz. 16 yıldır beraberiz, 10 yıldır evliyiz. Peki neden 26 Şubat? 

Ben ne zaman önemli bir şey yapacak olsam öncesinde illa ki bir aksilik, bir hastalık, bir kayıp yaşanıyor ailede. Üniversitede Work&Travel için ücretsiz gidiş hakkı kazandığım yıl annem vefat etti gidemedim. Sonraki yıl anneannem felç oldu, kardeşimle ikisini bırakıp yine gidemedim. Evrimler'in beni anneannemden istemeye geleceği sene aynı gün içinde benim ayağım kırıldı ve anneannem vefat etti. Tüm planlar iptal oldu. Daha bir sürü benzer şey işte. Merak edenleri şöyle alayım. Hâl böyle olunca evlilik işini uzatmayalım, yaz kış demeden en yakın vakitte evlenelim dedik. Evrim'in anne-babası da 26 Şubat'ta evlenmişler. Biz de onlara mini bir jest olsun madem diyerek aynı tarihi seçtik. 

Beni azıcık tanıyan bile bilir, bir daha dünyaya gelsem evlenmem ama oldu da evleneceksem de yine Evrim'le evlenirim. Çünkü onu her koşulda seviyorum. O da beni her koşulda seviyor. En b.ktan yanlarımı bile saklamak zorunda hissetmediğim, ne olursa olsun beni sevmekten vazgeçmeyeceğine inandığım ve yanında tamamen kendim olduğum tek insan Evrim. Onunlayken tüm kusurlarımla ben olabiliyorum ve beni bana rağmen o kadar çok seviyor ki... Bunu kelimelerle anlatmak zor :) 

16 yıldır beraberiz ve her gününde Evrim'i sevdim. Yıllar içinde sevgim defalarca kez şekil değiştirdi. Azaldı, çoğaldı. Bazen delice tutkuyla, aşkla sevdim, bazen ev arkadaşımı sever gibi, bazen onsuz nefes alamayacakmış gibi, bazen en yakın arkadaşım gibi, bazen eski bir arkadaş gibi, bazen yeryüzünde tutanabileceğim ondan başka hiçbir şey yok gibi sevdim. Şekli ve yoğunluğu değişse de 16 yılın bir günü bile onu sevmeden geçmedi. Çekip gitmek istediğim anlarda hatta çekip gittiğimde bile onu sevdiğimi biliyordum. 

Evlilik gerçekten çok zor bir yolculuk. İnişler çıkışlar, bitmeyecekmiş gibi gelen sıkıcı düzlükler... Bir tepeyi zor bela tırmanıp manzaranın tadını çıkardığımız anlar pek güzel ama az ötede yine zorlu yokuşlar ve o sıkıcı düzlükler bizi bekliyor. İşte o zor ya da sıkıcı zamanlarda birbirinizi öldürmeyeceğiniz bir yol arkadaşı bulmak büyük bir şans. Hep diyorum Evrim değil de başkası olsa beni çoktan kör satırla doğrardı. Ha tersi de geçerli tabi! Evrim değil başkası olsa çoktan derdest edip kapıya koyardım :))

Ben, o kadar bencilim ki sevdiğim biri için kendimden vazgeçebilmem çok zor. Bu yüzden evlilik her gün her saniye büyük bir mücadele benim için. İçim giderken dışım kalsın diye kendimi ikna etmek zorunda kalıyorum sık sık. İçimden bir ses kalk gidelim diyor, ben otur m.k yeme diyorum her defasında. Çünkü biliyorum iş gitmekle bitmiyor. Oldu ki gittim; dönüp dolaşıp geleceğim en iyi nokta yine Evrim'le bugün olduğum nokta ki bundan çok daha kötü de olabilir sonuç. Yani gitmek uzun vadede bir çözüm değil aslında. 

Bu arada bu mevzuyu Evrim'le konuşunca Evrim "Yine dünyaya gelsem yine evlenirim ama seninle değil. Bu kez şansımı başkasıyla denerim" diyor :))) E adam haklı, dağılalım beyler, bayanlar :))) 

Yazımı Evrim'le birbirimize mesaj olarak attığımız ilk şarkılarla bitireyim :) 





Çarşamba, Ocak 12, 2022

Biri Hastalanınca Üzülmek Yerine Öfkelenmek

Tam da başlıktaki gibi! Evde herhangi biri hastalanınca üzülmüyorum delice öfkeleniyorum. Hele o hastalanan kişi mızmızlanırsa... Off katil olmak işten değil desem yeri! Yani "Aman bu hastalık nerden bizi buldu?" tarzı bir öfkelenme değil benimkisi; baya "Aman hastaysan hastasın, n'apalım? Dünya'nın sonu değil ya, iyileşirsin 3-5 güne. Abartma durumu!" tarzı bir öfkelenme benimkisi. 

Tüm çocukluğum ve hatta gençliğim hastalıklar, kavgalar, ayrılmalar, ölümler... kısacası türlü dram içinde geçti. Bu yüzden kotayı doldurdum diye düşünüyorum ve hayatımda gereksiz dramlara yer vermek istemiyorum. Hastalık gereksiz dram mı diyeceksiniz. Hayır hastalık değil ama hastayım diye mızmızlanmak, nazlanmak ya da endişelenmek öyle. Gereksiz! Mızmızlanınca ya da endişelenince iyileşmek kolaylaşıyor mu ya da süreç kısalıyor mu? HAYIR! E, o zaman gereksiz işte! Git doktora, al ilacını hatta direk iğne/serum yaptır; bitti gitti işte. Ama nerdeeeeee? Bütün naz niyaz severler bizim aileye toplanmış sanki.





Hastalık deyince mızmızlanma konusunda Arya ve Evrim'in eline su dökmek zor ama bu konuda ailedeki en pimpirikli kişi annem (kayınvalidem). En ufak bir ağrıda "Kanser miyim acaba?"ya kadar götürüyor mevzuyu. Doktora git deyince, éYa kötü bir şey çıkarsa? Gitmeyeyim." diyor. Gitse de bir şeyin yok diyen doktora inanmıyor, bu doktor anlamıyor diyor. Birkaç aydır her gün düzenli yürüyüş ve diet ile 10 kg verdi; bugün "Acaba hasta olduğum için mi böyle zayıfladım?" dedi ve beni benden aldı.

Şansıma... Evrim ve Arya 1 hafta - 10 gündür hastalar. Evdeki hastalık mevzularının üstüne canım Ceren bir filmden bahsetti ve izle dedi. Filmdeki kadının bence ciddi sıkıntısı var ve izlemek benim için çok rahatsız edici.

Evrim'le evlenirken kesin bir dille hastalıkta sağlıkta, ölene dek ama psikolojik rahatsızlıklar hariç demiştim. En baştan söyledim; olur da o ya da ben ciddi bir psikolojik rahatsızlık geçirirsek arkama bakmadan giderim. Böyle söyleyince çok acımasız gelebilir kulağa ama benim büyürken yaşadıklarımı yaşamayan beni asla anlayamaz. Ne onu ve Arya'yı hastalığa maruz bırakmak isterim, ne de benim öyle bir şeyi kaldıracak gücüm var. Benim annem ömrünün 21 yılını şizofreninin esaretinde geçirdi. Bir daha benzeri bir sürece şahit olmak istemiyorum. Bu yüzden psikolojik rahatsızlık içeren kitaplardan ve filmlerden net bir şekilde rahatsız oluyorum. Evet, tüm rahatsızlıklar gibi psikolojik rahatsızlıklar da insanın elinde olan şeyler değil. Biliyorum. Ama hastalık karşısında duyduğum şiddetli öfke de benim elimde olan bir şey değil. Duyduğum bu öfke ve kaçma isteğinin derinliklerinde geçmiş deneyimlerim yatıyor maalesef.   


Salı, Ocak 19, 2021

Evlilik ve Radyo Tiyatrosu

Uzun süreli ilişkilerin rutinleri bellidir. Ara sıra yapılan sürprizlerin bile aslında belli bir düzeni olduğunu fark edersiniz büyük resme bakmayı bilirseniz. İki taraf da birbirinin zevklerini, alışkanlıklarını bilir; ortak alanlar bellidir. Birlikte yapılan aktiviteler vardır, bir de ayrı ayrı yapılanlar. 

15 yıllık ilişkimizde Evrim'le o kadar çok şey paylaştık ki... Artık birbirimizi oldukça iyi tanıyor, neyi sevip neyi sevmediğimizi biliyoruz. Aktivitelerimizi buna göre planlıyoruz. Ama bu hafta ortak hayatımıza bir yenilik(?!) girdi :)) 

Daha önce radyo tiyatrosu sevdiğimi anlatmıştım; farklı bir yazımda da Agatha Christie sevdiğimden bahsetmiştim. Geçen akşam gitar çalışmak için YouTube'ta video ararken şans eseri karşıma Agatha Christie'in "Beklenmeyen Misafir" hikayesinin radyo tiyatrosu kaydı çıktı. Evrim de duyunca merak etti ve açıp dinleyelim dedi. O gece heyecanla dinleyip bitirdik. Sonra ertesi sabah başka bir Agatha Christie öyküsü olan Katil Kim'i dinledik. Bu sabah da "Porsuk Ağacı" hikayesini dinledik. Böylece birlikte yapmayı sevdiğimiz, bizim için yeni, dünya içinse biraz eski bir hobi edinmiş olduk :)

Linkleri şuraya bırakayım. Belki sizin de ilginizi çeker :)




Agatha Christie'in dedektiflik hikayelerini severim ama radyo tiyatrosu bana göre değil derseniz, sizin için başka bir tavsiyem var: 1989 - 2013 yılları arasında yayınlanan, toplamda 13 sezon ve 70 bölümden oluşan Hercule Pairot dizisi. İnternette arayarak bölümlerine ulaşabilirsiniz. Görüntü kalitesi kötü olur diye düşünmeyin, görüntü umduğunuzdan çok iyi :)


Çarşamba, Aralık 23, 2020

15 Yıl

Evrim'le bundan 15 yıl önce, 2005'i 2006'ya bağlayan gece bir yeni yıl partisinde tanıştık. O geceden beri de birlikteyiz. 6 yıl sevgililik + 1 yıl söz + 8 yıl evlilik :)) "Vay be!" diyoruz her durup düşündüğümüzde. Bu yıl için Evrim'e el yapımı bir kart hazırladım. Karşılığında Evrim de bana kendi hazırladığı bir hediye vermek istedi ve başladı çizmeye :) 


Tam oldu, işte ben diyemiyorum ama neresi olmamış diye sorunca da adını koyamıyorum :D 
Resim benden daha güzel oldu. Neresini bozsun da tam ben olayım onu teşhis edemiyorum :)))))







Salı, Aralık 15, 2020

Ağaç Ev Sohbetleri #69

Bu haftanın Ağaç Ev Sohbet konusu Makbule Abalı'dan gelmiş:

"Evliliklerde Boşanma ve Ayrılıklar"

Öncelikle evlilik konusuna değinmek istiyorum. Toplum düzenini sürdürmek için ortaya çıkan zorlama bir kurum olduğunu düşünüyorum evliliğin. Bence insan bazı hayvan türleri gibi yaratılıştan tek eşli bir varlık değil. Öyle olsaydı boşanmalar, ayrılıklar, ikinci/üçüncü/beşinci/... eşler olmazdı hayatta. Tüm ömrünü tek eşle geçiren istisnalar kaideyi bozmaz tabi ki.

35 yıllık hayatımda yaptığım gözlemlere dayanarak ürettiğim bir teorim var evlilikler ve boşanmalar ile ilgili. Eskiden yapılan görücü usulü evlilikler günümüzün sevişerek yapılan evliliklerinden daha sağlam, daha uzun ömürlü. Peki neden öyle? Çünkü aşkın gözü kör ama ailelerin gözü görüyor; çünkü aşık olunca akıl mantık bünyeyi bir süreliğine terk ediyor ama işin içinde aileler varsa mantık ağır basıyor. Aşık olup evlenenler gerçekten birbirlerine uygunlar mı, aşk bitince sevgi ve saygıyı koruyabilirler mi pek düşünmüyorlar. Ailelerse tam tersine iki kişinin özelliklerini göz önünde bulundurarak birlikte bir evlilik yürütüp yürütemeyeceklerine bakıyorlar. Herkes kendi çocuğunun eksiğini, fazlasını biliyor, ona göre bir eş seçmeye çalışıyor.

"Bizim oğlan huysuzdur, hemen alev alır parlar ama hemen de sönüverir. Onu idare edecek sakin mizaçlı bir kız lazım"

"Bizim kız sakindir, sessizdir. Birazcık cevval bir oğlan lazım. Korusun, kollasın, hakkını yedirmesin."

"Bizim oğlan iyidir, hoştur da biraz saftır. Şöyle onu toparlayacak, çekip çevirecek bir kız lazım."

"Bizim kız pek güzeldir, pek işveli cilvelidir de ev işinden, yemekten pek anlamaz. Yumuşak huylu bir oğlan lazım ki kızımızı üzmesin."

"Bizim oğlanı işle yemekle hiç işi olmaz, varsa yoksa gezsin tozsun, hep sohbet muhabbet arar."

Dedim ya herkes kendi çocuğunun artısını eksisini bilir. İki aile artıyı eksiyi doğru hesaplarsa o evlilik ömür boyu sürer. Tabi ki gençlerin gönlünde başkalarının olmaması, tanışıp anlaşması, birbirinden hoşlanması da önemli bu aşamada :)) Bu koşullarda yapılan bir evlilik nice aşk evliliğinden uzun sürer. Bunlara ek olarak bir de sevişerek evlenenler, evlenmek için o kadar çabalamak, o kadar uğraşmak, o kadar çok engel aşmak zorunda kalıyor ki sonrasında herhangi bir şeye tahammül edecek hal kalmıyor kimsede. Mezun olmaktan iş bulmaya, aileleri ikna etmekten ev bulmaya kadar çeşit çeşit engel. Oysa görücü usulü evliliklerde zaten her şey hazır, sadece gençler tanışıp konuşuyorlar. Anlaşırlarsa oldu bu iş :))) 

Gelelim ayrılıklara, boşanmalara... Şair (Atilla İlhan) demiş ya "Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili", işte bazı ayrılıklar gerçekten sevdaya dahil ama bazıları çoktan bitmiş sevdaların ilanı sadece.


Şimdi gelelim konu hakkındaki kişisel deneyimlerime. Tam 15 yıldır hayatı Evrim'le paylaşıyorum. 7 yıl sevgiliydik, 8 yıldır evliyiz. Bir daha dünyaya gelsem evlenmem ama evlilik kaçınılmazsa da eşimden başka eş istemem. Eşime böyle söylediğim zaman bozuluyor, o "Ben yine seni arar, seni bulur, seninle evlenirim." diyor. 

Evlilik çok zor. Tanıyanlara sorsak Dünya'nın en iyi 100 adamı listesine torpilsiz girecek bir adamla evliyim ve ben yine de evlilik çok zor diyorum. Henüz evli değilseniz bu sözümü iyice düşünün. Hali hazırda evliyseniz ve benimle aynı şekilde düşünmüyorsanız, tebrikler siz de kaideyi bozmayan istisnalardan birisiniz :)

Evrim'le ilişkimizin ilk yılı beni sevdiğinden hiç emin olamadım. Sonraki yıllar başka engelleri aşmakla uğraştım. 7 yılın sonunda evlendiğimizde gerçekten çok yorulmuştum. Evlilikle beraber ikimiz de bir süreliğine rahatladık. Sonra hamilelik, annelik, 2 yıl evde kalıp sadece anne olmak, sonra öğretmenlik, değişen iş ve ev hayatı, bambaşka bir şehirde yeniden bir hayat kurmak... Ordan oraya sürüklendiğimiz yıllar geçerken bir anda geldiğim 30lu yaşlar... 33-35 arası benlik kaygılarım, kendimi arayışım, bulduklarımdan memnun olmayışım...

Ve şimdi 15.yılımıza 1 ay kala hayatı kabullenişim, kendimle ve "bu kadarcık hayat"ımla barışıp bu kadarın aslında ne kadar çok olduğunu anlayışım... Ayrılmanın kıyısına kadar gidip gidip baktığımız ama o adımı atamadığımız; sevgimize, kızımıza, birbirimize kıyamadığımız anlarımız oldu. Belki yine olacak. Bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki o da evliliği sürdürmek için çok sevgi, gerçek saygı ve bitmez tükenmez bir çaba gerekiyor. Listede aşk yok, çünkü aşk eninde sonunda bitiyor. Evliliği sadece aşka endeksleyenlerin işi zor, sonu baştan belli maalesef. 

Pazar, Mayıs 10, 2020

Sanırım İyiyiz

Yeni bir "iyi"lik hali bu.

Ne kadar sürer bilmiyorum. Ama umarım hep sürer. Nasıl ulaştık bu yeni "iyi"ye anlatayım.

Önce durdum. Sustum. Uzaklaştım. Kaçtım. Kaçtıkça ayrı düştüm. Anlatamadım. Ne yapsam anlatamadım. Sustum olmadı, kaçtım olmadı, bağırdım olmadı. Boğuluyorum, İMDAT dedim olmadı. Sonra "BİTTİ" dedim. Gerçekten bir şeyler bitti. Onda da bitirdim bir şeyleri. Ama her son, yeni bir başlangıç değil mi?

Son bir gayret! Aklımıza gelen son ortak çareyi de deneyelim, olmazsa herkes kendi başının çaresine bakar dedik. Sorduk, aradık. Bizi dinleyip anlayacak, bizi birbirimize anlatacak birini bulduk. Anlattık. Anlatırken dinledik. Belki de uzun zaman sonra ilk kez duyduk birbirimizi. Ne kadar boğulduğumuzu kalan son nefesimizle anlattık. "Yaşamak", "hayatı paylaşmak", "evlilik", "ebeveynlik", "aşk", "sevgi"... kavramlarından anladıklarımızın ne kadar farklı olduğunu gördük. Ortak bir paydada tekrar buluşup buluşamayacağımızı çözmeye çalıştık.

Anlatmak iyi geldi. Anlamak, anlaşılmak, dinlemek, duymak... Şimdilerde her şey farklı. Daha dingin, daha dengeli, daha bir aradayız. Hâlâ kendimize ait alanlarımız var, hâlâ gidilecek yolumuz var. Bir aradayız ama "bir" değiliz henüz. Zaten "ben" olmadan "bir/biz" olmamalıyız. Birbirimizi dinlemeye, anlamaya, köstek değil destek olmaya odaklandık. Birbirimize özgür alanlar, nefes alınacak molalar veriyoruz. Yapılacakları beraber yapıp keyif almaya bakıyoruz. Yıllardır bilgisayar yüzünden hapsolduğumuzu hissettiğim çalışma odasından çıktık; mutfağı, salonu, balkonu kullanıyoruz. Birlikte kısa, güzel, keyifli zamanlar geçiriyoruz. Kısacası iyi gidiyoruz :) Umarım hep böyle devam ederiz.


Edit: Bugün anneler günü. Aslında hiç sevmem böyle genele hitap eden "özel" günleri. İnsanın annesizliğini, babasızlığını, sevgilisizliğini gözüne sokar tüm medya böyle günlerde. Yine de annemle bir fotoğtafımı ekleyeyim. Onu kaybedeli 14 yıl dolacak 24 Mayıs'ta. Annesizliğe alışılır mı? Hayır ama acısına alışılıyor. Dilerim kaybettiğinizde kendi yaşlılığınızdan onun acısını hissedemeyeceğiniz kadar uzun yaşar tüm anneler. 



Çarşamba, Eylül 25, 2019

Güzel Bir Gün, Evlilik ve Aşkın Ömrüne Dair

Güne dilime dolanan bir şarkıyla başladım.


Desem ki bir görüşte
Aşık oldum ben sana
Baharda kuşlar gibi
Geldin kondun dalıma
Susamıştım sevgiye
...
İstemem senden
Başka birini
Tamamlıyoruz birbirimizi
...
Kusurumuz sevmek, sevilmek olursa
Kusursuz olmaz insan hayatta
...

Eşimi düşünerek söyledim ders aralarında bu şarkıyı ve ona aşık olduğum ilk anı hatırlamaya odaklandım. Birlikte olmak için verdiğimiz mücadeleleri düşündüm. Yıllar içinde aşkın o ilk heyecanı unutuluyor, yerini dingin bir sevgi alıyor. Bazen durup tekrar hatırlamak, o günlere dönmek gerekiyor. Şarkılar, şiirler, hikayeler iyi geliyor.

Tüm gün "Baharda kuşlar gibi"diye diye dolandıktan sonra okul çıkışı arkadaşlarla pikniğe gittik. O kadar iyi geldi ki... Zaten oldum olası açık hava delisiyim. Biri dağ, tepe; çayır, çimen demesin, hemen atlıyorum :D 


Piknikte otururken konu dönüp dolaşıp evliliğe gelince aramıza yeni katılan bekar öğretmen arkadaşımıza şakayla karışık "Evlenme!" Aklın varsa evlenme!" dedim. "O kadar kötü mü ya?" dedi doğal olarak. "Hayır tabi ki o kötü değil. Sadece aşk bitince özleniyor o duygular." dedim. 

Şanslı olanlar aşık olarak evleniyorlar ama o aşk sonsuza dek sürmüyor maalesef çünkü aşk merak ve arzular ile yakından ilişkili. Ne kadar bilinmezlik varsa o kadar merak ediyoruz, ne kadar merak edersek o kadar arzuluyoruz. Uzun soluklu ilişkilerde çiftler birbirini her şeyiyle tanıyor, merak edecek, şaşıracak pek bir şey olmuyor belli bir noktadan sonra. Ne düşünür, ne der, ne yapar, nasıl yapar bilindiği için heyecan unsuru kalmıyor. Bilindik, sakin, güvenli bir limana dönüşüyor evlilik. Tabi ki sevgi var ama aşk zor.

Ne zaman geri dönüp baksam tekrar tekrar anlarım ki başkası olsa yürümezdi. İleri bakınca da başkasıyla yürümeyeceğini görebiliyorum. Evrim tam o kişi. Hayat birbirimize yazmış bizi ve biz birbirimizi bulacak kadar şanslıymışız. Biliyorum ki sonuna dek Evrim'le konuşabilir, tartışabilir, küsebilir, barışabilir, uzaklaşabilir, barışabiliriz. Sabahlara dek konuşabilir, susabilir, uyuyabilir, uykusuz kalabiliriz. Birlikte yapılacak ne varsa zevkle birlikte yapabiliriz. AMA... Evet bir "ama" var işte! 

Bir ömür geçirmek istediğim kişi Evrim. Bir ömrü geçirirken mutlu olmamı sağlayan kişi Evrim. Ömrüm biterken sevdiğim kişi yine Evrim olacak. Ama aşkın büyüsü yerini çoktan dingin bir sevgiye bıraktı. O ilk bakışmalar, kazara çarpışmalar, ilk öpüşmeler... Heyecanlar, meraklar, acabalar... Evlilik sakin güvenli bir liman. Fırtınalı yılların yorgunluğunu atmak için birebir. Ama o fırtınalar özlenmiyor dersem yalan olur.

"Eee n'apalım? Hiç kimse evlenmesin mi yani?" derseniz, bence sorun evlenmek değil, sorun kendini sürekli yenileyip karşındakinin merakını, ilgisini taze tutamamak. Telefon görüşmelerinin, romantik mesajların azalması/bitmesi; birbirini tavlamaya çalışmayı bir kenara bırakıp çantada keklik gibi görmek/öyleymiş gibi hissetmek; "Aman canım, biz sevgili miyiz? Evliyiz biz artık." demek; baş başa küçük kaçamaklar planlamamak, birbirine zaman ayırıp ortak keyif alanları bulmaya özen göstermemek... Kısacası evlilik rehavetine kapılıp ev arkadaşına dönüşmekte sorun. Ezberleri bozmak lazım, şaşırtmak, merak uyandırmak, yeniden tavlamak, çantada keklik olmamak, öyle hissettirmemek lazım. Peki tüm bunlar aşkı canlı tutmaya yeter mi? Aşktan ne anladığımıza göre değişir bu sorunun cevabı ama bunlar uzun ömürlü, mutlu bir evlilik için mutlaka yapılması gereken şeyler.

*Bir şeye açıklık getirmek istedim yazıyı şöyle bir okuyunca. Bence Aşk, kalbin sürekli pır pır etmesi, midede uçuşan kelebekler, göz göze gelince nefesin kesilmesi, telefon başında beklerken zamanın durması, eli eline değince bile ürpermek... Yıllardır evli/birlikte olup da hâlâ bunları yaşayan varsa sonsuz aşk olasılığını tekrar gözden geçirebiliriz belki ama bunlar yoksa geriye kalan her şey "Sevgi" tanımına dahil :) 

Büyü Dükkanı

Tam şu an Storytel'de Yeşim Türköz'ün "Büyü Dükkanı" kitabını dinliyorum. Bedelini ödemeyi kabul ettiğiniz takdirde hayatt...