Ağaç Ev Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağaç Ev Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 22, 2024

Ağaç Ev Sohbetleri #231

Uzun zamandır Ağaç Ev Sohbetlerine katılmamıştım. Bu hafta dinlediğim bir podcast beni bu yazıyı yazmaya itti.

Podcastte 1972 yılında Uruguay Hava Kuvvetleri'nin 571 sefer sayılı uçuşunda meydana gelen kaza ve kazazedelerin hayatta kalma mücadelesini anlatan Kar Kardeşliği filminden bahsediliyor. Kazazedeler hayatta kalmak için kazada ölmüş olanları yemek zorunda kalmış. Linke tıklayarak çok daha detaylı bilgiye ulaşılabilir. İşte haftanın sorusu da bu:

Ölümle burun buruna olduğunuz bir anda normal koşullarda asla yapmam  dediğiniz bir şeyi yapar mısınız? Hayatta kalmak için ölmüş bir insanı parçalayıp yiyebilir misiniz? Hayatta kalma iç güdünüz ağır basar mı yoksa ben insanlığımı (nedir insanlık?) kaybetmeden ölmeyi yeğlerim mi dersiniz?

Evrim'le tartıştık bu konuyu. Ben ölmeyi seçerim dedim. Evrim, "Ya yanında Arya varsa?" dedi. Arya'nın kendi tercihi ama yemesi için çaba sarf etmem dedim. Evrim, "Ben gerekirse zorla yediririm ikinize de hayatta kalmak için." dedi.

Ölmüş de olsa, yemezsem ben ölecek de olsam yapamam diye düşünüyorum. Ölürüm. Bir köşeye çekilir ve ölümü beklerim. Aksini yapmayı düşününce bile midem reaksiyon veriyor; başıma gelse kimbilir ne hâle gelirim. Böyle bir şeyi Arya'ya da yaşatamam. Hadi diyelim ki hayatta kaldık, o travmayı nasıl atlatacağız, normal hayatımıza nasıl devam edeceğiz. Karşılaşacağımız insanların sorularını geçtim, bakışları bile sürekli bize o anları hatırlatmaz mı? Kabuslar görmez miyiz? 

Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak isteyecek olanlar olur mutlaka. Neler unutulmuyor ki, bu da unutulur denilebilir. Bilemiyorum, belki de öyledir. 

Filmin konusunu tartışırken aklıma yıllar önce dinlediğim bir hikaye geldi. 3 kişi bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşüyorlar. Kazazedelerden biri kör, biri de topal, biri sağlıklı. Bir süre sonra sağlıklı olan yardım bulmak için oldukları yerden ayrılmaya karar veriyor. Kör olan ve topal olan oldukları yerde kalıyor.

Açlıktan ölmek üzere oldukları bir gün topal olan kör olana sen bekle ben şu martılardan birini yakalamaya çalışacağım diyor ve bir süre sonra gerçekten bir martı yakaladığını söyleyip ateş yakıp pişiriyor. Yakaladıklar martılar sayesinde hayatta kalan bu iki adamı şans eseri bir gemi kurtarıyor.

Normal hayatlarına dönen adamlardan kör olanı hayatta kalmalarını sağlayan martı mevzusunu anlatınca yakınları merak ediyorlar ve martı yakalayıp pişiriyorlar. Kör adam, onları hayatta tutan topal adamı da yemeğe çağırıyor ama topal adam asla gelmek istemiyor. Durumu anlayamayan kör adam martıyı yediği an göz yaşlarına boğuluyor.Hikaye bu kadar. Gerisi okuyanın hayal gücüne kalıyor. 

Film de bu hikaye de çok acı bence. İnsan, ölümle burun burunayken ne düşünür, nasıl davranır kestirmek çok zor ama ben Evrim'in aksine yaşamayı değil, ölümü seçerdim diye düşünüyorum.

Ya siz? 

Pazartesi, Temmuz 18, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #152


Bu haftanın sorusu benden:

Sonsuza dek asla ortaya çıkmayacak, kimsenin asla öğrenmeyeceği bir şey yapma imkanınız olsa normal şartlar altında yapamayacağınız bir şey yapar mıydınız? Yani diyelim ki bir suç işleyeceksiniz ve kimse sizin yaptığınızı öğrenmeyecek...

Benim cevabım çok net: Evet!

Masum bir canlıya zarar vermekten falan bahsetmiyorum tabi ki. Sadece ortaya çıkmadığı sürece kimseye zararı olmayacak şeylerden bahsediyorum. Mesela sahiplerinin tatilde vs. olduğu bir villanın havuzuna girip yüzmek, çok ünlü ve yetenekli bir şefi birkaç saatliğine hipnotize edip sadece sizin ve sevdikleriniz için mükemmel yemekler hazırlanmasını sağlamak, bir araba galerisine girip hayalleri süsleyen bir arabayla uzuuuunca bir deneme sürüşüne çıkmak gibi zararsız şeylerden bahsediyorum. Ya da biraz daha ileri gidip çooooook zengin ama çoooook da cimri birinin hesaplarından ona pek de zararı olmayacak bir miktar paranın çoooook daha iyi birilerinin hesaplarına geçirmek, birilerine musallat olan sülük gibi yaratıkların - insan demeye dilim varmıyor - ortadan kaybolmasını sağlamak... Ya da mesela çocukluk aşkınızla 1 günlüğüne beraber olmak - gün bittiğinde onun bile olan bitenden haberi olmasın, hafızası sıfırlansın mesela :D

Örnekler çoğaltılabilir :)

Eee yapar mıydınız?

Şarkı: Fettah Can - Hazine

Dipnot: Neredeyse 1 ay sonra eve döndük Arya ile :) Uzaktayken evimi, eşimi, rutini özledim. Günler geçip gitmedi sanki. En çok şikayet ettiğim şeyin - rutin hayat - bir anda en çok ihtiyacım olan şeye dönüşmesi ne garip :) 

Pazartesi, Mayıs 16, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #143


Bu hafta Ağaç Ev Sohbetleri'nin konusu benden:

İkili ilişkilerde genel olarak daha çok seven misin, sevilen mi? Hangisiyken daha mutlusun?

Bu sorunun tek bir cevabı yok tabi ki :D Kişinin cevabı her bir ilişki için farklı olabilir. Örneğin kişi, A ile arkadaşlığında hep alttan alan, A'yı memnun eden - yani daha çok seven - kişi olurken; C ile arkadaşlığında ise asla taviz vermeyen, hep şımartılan, her istediği yapılan - yani daha çok sevilen - olabilir. Bir çocuk sevgisinden emin olduğu annesine her türlü kaprisi yaparken, ilgisini çekmeye çalıştığı babasına pervane olabilir. Tam tersi de mümkün tabi. 

Mr. Kaplan, iki kişinin aynı anda karşılıklı olarak aşık olmasının mümkün olmadığını söylüyor. Sanırım haklı. Her ilişkide bir çok seven var, bir de çok sevilip daha az karşılık veren. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim; Evrim'le biz bu rolleri dönüşümlü olarak paylaşıyoruz :)) İlk başta ben gözü kör aşıktım; her seferinde geç geldiği hâlde vazgeçmeden saatlerce gelmesini beklerdim. Şimdilerde ise Evrim beni mutlu etmek için alttan alan, istemese de birçok şeye ok diyen kişi oluyor genelde. Arya ile ilişkimizde de bu rolleri değişme hâli geçerli. Ne kadar verirsem, o kadar tepeme çıkıyor; ne kadar mesafe koyarsam, o kadar üstüme düşüyor. 

Kim daha çok seviyorsa kendini alttan alırken hatta kendinden ödün verirken buluyor bir şekilde. Çok sevilen zamanla şımarıyor galiba. Kendi ilişkilerimize ve çevremize baktıkça bir sürü örnek göreceğimize eminim.

Peki hangisiyken daha mutlu oluyorum? Ben sanırım zoru seviyorum. Kaçanı kovalamayı, yüz vermeyenin yüzünü görmeye çalışmayı, "Burdayım. Beni görmelisin!" demeyi seviyorum galiba :)) Evrim ikide birde - mesela en paspal ev halimle mutfakta yemek yaparken - beni çok beğendiğini söyleyince gıcık oluyorum. O zaman ortada bir "challenge" kalmıyor. Tırmalayacağım, kovalayıp elde edeceğim bir şey olmuyor. Bunu Evrim'e anlatmakta zorlanıyorum. "Daha ne istiyorsun? Seni her halinle seviyorum işte!" diyor.

Kadınlar zoru seviyor. Her halimle sevilmek istiyorum tabi ki ama çantada keklik olmak ya da sevdiğim adamın benim için çantada keklik olmasını istemiyorum. Nerde kaldı bu işin heyecanı? Beni her halimle seven Evrim, benden de aynı performansı bekliyor. Oysa ben birbirimiz için hazırlanmayı, birbirimizi şaşırtmayı, her gün - tamam en azından arada bir :) - birbirimizi yeniden tavlamak için çabalamamızı istiyorum. Yani öyle her daim açık açık çok sevilen olmanın uzun vadede pek bir heyecanı yok gibi bence :D 

Arkadaşlarımla olan ilişkilerime bakacak olursak; bazı arkadaşlarım ne istese yaparım ama bazılarıyla sadece ortak zevk aldığımız şeyleri yapmayı seviyorum. Bazıları için kendi hazır planımı anında bozarım, bazıları için bir dahaki sefere birlikte plan yapmayı teklif ederim. Yani bazılarında çok sevenim, bazılarında çok sevilen :))

Maalesef çok sevilenken bir miktar acımasız olabiliyor galiba insan ara ara. Çok sevensen de maruz kaldığın o acımasızlıkları yutup sevmeye devam ediyorsun. En azından bende durumlar böyle :D

Eee sizde nasıl?

Dipnot: Aslında bu soruyu sorarken dönüp içimize bakmayı, hangi ilişkimizde çok sevilen, hangisinde çok seven olduğumuzu fark etmeyi ve bizi çok sevene bizim çok sevdiğimizden beklediğimiz gibi davranmayı amaçlıyorum biraz :)

Pazartesi, Nisan 18, 2022

(YENİ) Ağaç Ev Sohbetleri #139


Bu hafta konu benden ama çok düşündüğüm hâlde fazla bir şey gelmedi aklıma. Şimdi yazmaya başlayınca aklıma gelen ilk şeyi sorayım. 

Bizim kültürümüzde kendini anlatan / "öven" pek sevilmez. Karşı taraftan bir iltifat alınca bile "Yok canım, estağfurullah!" falan deriz hemen. Genelde iltifat özürlüyüzdür, maalesef iltifat etmeyi de pek bilmeyiz, kibarca kabul etmeyi de. Oldu da kendini öven birine rastlarsak da hiç vakit kaybetmeden "Amma da kendini beğenmiş" diyerek yaftalarız. Ama ben bugün bunu değiştirmek istiyorum. İyi yanlarımızı görmek ve kendimizi sevmek için bir egzersiz gibi düşünebiliriz bu haftanın konusunu. 

Eğer dışarıdan biri gibi kendine bakıp kendini övecek olsan ne derdin? Kendinin hangi özelliğini/özelliklerini takdir ederdin? (Belki de "İnsanların, senin en çok hangi niteliğinin değerini bilmesini istersin?" diye de düşünebiliriz soruyu) 

Dışarıdan kendime baksam, ilk olarak sorumluluk sahibi oluşumu, gerektiğinde elimi taşın altına koymaktan çekinmeyişimi takdir ederdim. Hata yaptığımda kabul edip rahatlıkla özür dileyebilişimin ve bir de aklımda ne varsa açık açık söyleyişimin yani insanların yüzüne söyleyemeyeceğim şeyleri asla arkalarından söylemeyişimin değeri bilinsin isterim. Sanırım biliniyor da :) 

Bazen kişisel olarak beni çok bunaltan bir şey olsa da bir işin sorumluluğunu üstlendiysem o işi hakkıyla, tam olması gerektiği zamanda, tam olması gerektiği gibi yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Yapamama ihtimalim varsa o iş bitene dek Dünya dar geliyor bana. Bu yanımı birlikte çalıştığım insanlar da, arkadaşlarım da biliyorlar ve "İşi Rüya'ya verdiysen kontrol etmene gerek yok, sen unut, Rüya unutmaz" derler. Bu durum yüzünden çok strese girerim o iş bitene dek ama bitince de çok iyi hissederim :) Benim gibi olmayanlara da pek katlanamam ve bunu dile getirmekten de hiç çekinmem. 

Okul müdürümüz ben kendimi tutamayıp sinirlenince bile durup sakince dinler ve asla kızmaz. Hatta güler. Çünkü art niyetle değil tamamen açık yüreklilikle söylediğimi bilir. Odasına girip "İyi misiniz? Hiç böyle yapılır mı bu iş?" diye çıkıştığımda durur bir düşünür ve genelde "Sen böyle diyorsan, iyi değilimdir belki de. Bir anlat bakalım, ne yapmışım, nasıl yapılmalıymış." der. Sadece o değil, arkadaşlarım da bilirler fevri olduğum kadar art niyetsiz olduğumu ve kolay kolay alınmazlar dediklerimden. Ama işte bazen bu yanlarımı anlamayıp beni kaba, sinirli, katlanılmaz bulanlar da oluyor. Onları da anlıyorum aslında. 

Dış dünyada her şey o kadar eğilip bükülüyor ki insanlar alışmışlar sahte kibarlıklara, lafı dolandıranlara, doğruyu açıkça söylemek yerine binbir örtü ile süsleyip püsleyip saklayanlara... Söyleyecekleriniz işine gelmiyorsa ne düşündüğünüzü bilmek istemiyor insanlar. Eh herkesin kendi tercihi. Ben tam tersine gerçek dostun gerçekleri oldupu gibi söylemesini isterim. Yanlışsam "Rüya, yanlışsın!" diyebilmeli arkadaşım. 

İnsan dostunun yanlışlarını mümkün oldukça kırmadan açıkça söylemeli. Yanlışa düştü diye uzaklaşmak ve yanlışa düşen kişiyi yalnız bırakmak bence en büyük hata. Bak arkadaşım, yanlış yapıyorsun. Seni yargılamıyorum, senden vazgeçmiyorum. Yanındayım ama bu yanlışta seni desteklemiyorum. Gel, bu yanlıştan bir an önce dön." diyenden zarar gelmez insana. Bunu yapmadan çekip gidene zaten asla dost olmamıştır bence. 

Daldan dala konuğum bir ağaç ev sohbeti oldu kusura bakmayın.

Siz de lütfen dönüp şöyle bir bakın kendinize! Hangi niteliğinizin kıymetini bilsin işvereniniz, aileniz, sevdikleriniz? 

Cuma, Nisan 15, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #138


Bu hafta Mr. Kaplan:

"Sizce mutluluk nedir? Mutlu olmak için ne yapmak gerekir? Mutluluk, peşinden koşulması gereken bir hedef midir?" diye sormuş. 

Mr. Kaplan'ın blogunda fikir alışverişi yaparken fark ettim ki mutluluk da tüm kavramlar gibi tanımı çok geniş ve kişiden kişiye değişen bir mevzu. Tanımını yapmak yerine ne yapınca mutlu olduğumuza bakalım biraz. Soyuttan somuta geçelim :) Konuyu somutlaştırmak için şu soruları sordum kendime:

Küçük mutluluk kaynaklarım neler? Ne yapınca iyi hissediyorum? En mutsuz anımda yapsam/yaşasam beni mutlu edecek şey ne?

Sanırım benim temel mutluluk kaynağım "hareket" :) Eskilerin "Nerede hareket orada bereket" sözünü "Nerede hareket orada mutluluk" şeklinde revize edebilirim :)) 

Ben nedense yerimde durunca sıkılıyorum (Durduğum yer orman ya da deniz kıyısı değilse tabi, öyleyse sorun yok, sıkılmam :)) Koşunca, yüzünce, bisiklete binince, yürüyünce, dağ tepe tırmanınca mutlu oluyorum ben :) 

Deniz manzaralı bir evde yaşıyoruz, balkon değme manzaralı kafeye taş çıkarır ama ben ille de aşağıya, denizin dibine inmek isterim. Karadeniz'in her yanı yeşil ama ben ille de ormanın derinliklerine gitmek isterim. Evimizin önünde yürüyüş ve bisiklet yolu var ama ben ille de yollara düşmek, uzak diyarlara pedal çevirmek isterim. 

Tabi her daim hareket edemem. Ama eğer duruyorsam da durduğum yer önemli. Mutlu olduğum favori yerlerim var. Arka balkondaki salıncak, sahildeki kayanın hemen önü, Efkar tepesini geçince 2. taş eve gelmeden önceki elektrik direğinin dibi (evden tam 5,5km yürüyünce ulaşıyorum, 5,5km de dönüş yolu, etti mi sana keyif dolu bir 11 km :) Tabi ki bunların yanı sıra tüm sahiller ve tüm ormanlar :) Eğer illa ki duracaksam, bir süre duracağım o belli noktaya ulaşmak için, öncesinde mutlaka hareket etmem gerek :)) 

Hareket odaklı mutluluk kaynakları dışında beni mutlu eden durağan şeylere bakacak olursak, sevdiklerimle olmak ve kitap/blog okumak, yazmak ve yemek yapmak geliyor aklıma ilk olarak :) 

Mr. Kaplan'la mutluluğun 7/24 süren bir şey değil de anlık bir şey olduğu konusunda hemfikiriz ama bardağın boş/dolu kısmını görmek ve mutlu olmak için çabalamak/zorlamak konusunda tam fikir birliği sağlayamadık. Bence mutlu olmak için çabalayabiliriz - kendimizi zorlamak değil tabi ki kastım :) Sadece oturup mızmızlanmak yerine neyle mutlu oluyorsak onu yapmayı deneyebiliriz. Boş boş durup mutlu olmayı beklemek çok mantıklı değil gibi :)) Aslında bu konuda da benzer düşünüyoruz ama farklı ifade ediyoruz gibime geliyor, siz ne dersiniz Mr. Kaplan?

Önümüzdeki haftanın konusunu ben bulacağım ama henüz bulamadım. Sanırım bu gidilke "Yumurta kapıya gelince..." hesabı son dakikaya kalacak :))) Önerilere açığım :) 

Salı, Mart 22, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #135

Yine yatak döşek hastayım :( Geçen ay da tam bu vakitler böyle hastaydım. Okul o kadar soğuk ki sürekli üşüyüp hasta oluyorum. Bu kez 3 gün evde yattıktan sonra dün inat - ya da salaklık - edip okula gittim ve bugün daha da kötüyüm. Sesim tamamen kısıldı. Az sonra doktora gideceğim. Saatin 8 olmasını beklerken bu haftaki Ağaç Ev sohbetine dahil olayım. Konu Deep'ten gelmiş:

"Ölmeden önce neleri yapmış olmak istersiniz?" 

- Bu güne dek yazdıklarımı bir dosyada toplamak, hepsini elden geçirmek ve daha katmanlı yeni öyküler eklemek, 

- Gitar çalmak - başlayıp başlayıp bırakmasam çoktan olurdu da işte - , 

- Dünyayı dolaşmak, 

- Kuzey ışıklarını görmek, 

- Motorsiklet kullanmak, 

- Sörf yapmak, 

- Tüplü dalış yapmak, 

- Parasailing ve paragliding yapmak, 

- İpli mağara tırmanışı yapmak, 

- Devasa şelalelerden atlamak, 

- Offroad araçlarla dağ tepe dolaşmak, bundan zevk alan yeni insanlarla tanışmak, 



- Arabayla kıyıdan kıyıdan tüm sahilleri gezmek, en güzel koylarda çadır kurmak, 

- İspanyolca'yı unutmadan önce İspanya'ya gidip bir süre orda yaşamak, 

- Artistik patinaj yarışmalarını canlı canlı izlemek, 

- Paten kaymayı öğrenmek, 

- Curling oynamak, 

- Dikiş dikmeyi öğrenmek, Arya'yla ikimize efil efil, renk renk elbiseler dikebilmek, 

... 

Şu an aklıma gelenler bu kadar ama kim bilir daha neler vardır zihnimin derinliklerinde, gönlümün köşelerinde :) 

Hadi siz de yazın ki okuyup yeni hayaller seçelim kendimize :) 

...

Update: Ses tellerim şişmiş; doktor 4 gün rapor ve konuşma yasağı verdi :( Hatta geçmezse pazartesi tekrar rapor verecekmiş. Evde kalmak neyse de konuşamamak kötü oldu. Evrim göbek atıyor, olsa kına da yakacak :))))

Perşembe, Mart 17, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #134 ve Bazı Anılar



Bu haftanın konusu Deep'ten:

"21. Yüzyıl dünyaya neler getirdi?"

Neler getirmedi ki? Sanki yıllardır hayatımızdaymışçasına onlarsız yaşayamayacağımızı sandığımız bir çok teknolojik cihaz ve uygulama aslında 21. yüzyılın ürünü. Hatta okuyunca "Yok canım! Olur mu öyle şey?" diyeceksiniz ama isterseniz hepsini internetten kontrol edebilirsiniz.

  • Apple iPod MP3 çalar (2001)
  • Facebook (2004 - Harvard öğrencileri için - 2006 Dünyaya açılış)
  • Youtube (2005)
  • Spotify (2006)
  • Kindle, E-okuyucu (2007)
  • Apple iPhone Dokunmatik telefon (2007)
  • Apple iPad Dokunmatik tablet (2010)
  • Instagram (2010)
  • Whatsapp (2010)

Yukarıdaki yeniliklerin yanı sıra bir de Covid-19 derdini getirdi tabi ki 21. yüzyıl ama o konuya hiç girmek istemiyorum. 21. yüzyılda yaşanan önemli bilimsel gelişmelerin bir kısmına da şu linkten ulaşabilirsiniz.

Sıraladığım tüm teknolojik gelişmelerin sözüm ona hayatımızı kolaylaştırdığı ya da hayat kalitemizi arttırdığı söyleniyor. Buna her zaman %100 katılmıyorum çünkü teknoloji bir şeyleri kolaylaştırırken o şeylerin değerini de azalttı bence bir miktar. Sevgili Buraneros'un şu yazısında bahsettiği duyguları yaşamak artık neredeyse imkansız maalesef. Çünkü artık kimse mektup yazmıyor birbirine. Sevgili Buraneros'un yazısına yazdığım yorumu buraya taşımak istiyorum:

"Ya sanırım ben bu teknolojinin bazı nimetlerini(?) pek de sevmiyorum. Mesela şimdi elimizde telefonlar çat görüntülü arıyoruz, pat mesaj yazıyoruz. Sevdiklerimizi özleyecek, duygularımızı besleyecek fırsat olmuyor. Nasılsa olsa her istediğimizde elimizin altında konuşma imkânımız. Eskiden mektuplaşılırdı. Mektup yerine ulaştı mı, cevap yazıldı mı acaba ne zaman gelecek cevap diye meraklanırdık. Hep bir heyecan, bir bekleyiş vardı. Mektup bekler gibi sevdiğimiz şarkıları da beklerdik radyoda çalsın diye. Radyodan istek yapmak diye bir şey vardı mesela. Radyo dinlerken şarkı falı tutardık, sıradaki şarkı benim olsun diye. Karışık kaset doldurmak, radyodan kasete şarkı çekmek... Sevdiğimiz şeylere ulaşmak için çaba harcardık ve daha kıymetliydi çaba harcadığımız her şey. Şimdi her şey parmaklarımızın ucunda, istediğimiz an emrimize amade her şey ama eski tat yok sanki.  Mektup arkadaşlığının tadı da bambaşkaydı. Üniversitenin ilk yılında o zamanki sevgilimle mektuplaşıyorduk. O kadar heyecanla bekliyordum ki anlatamam. Mektubu elimi alıp okumak nasıl muhteşemdi :) İlk mektupta Ümit Yaşar Oğuzcan'ın "Esmer" şiirini yazmıştı sevgilim ve ben şiirin bir kısmını bugün bile hatırlıyorum."

O heyecanı hatırlattığı için Sevgili Buraneros'a tekrar teşekkürler :)

Mektubu yazan unutulmayı sonuna dek hak ediyor. Şiirse, mektubu yazanın değersizliğine rağmen unutulmayacak kadar güzel.


ESMER

Şarkılardan çıkıp geldi bir esmer ansızın
Koyu renk gözleri çıldırasıya hüzünlü
Bir esmer geldi pencerelerden kapılardan
Bir esmer geldi kokularla, baygın
Dökülmüş bir kadeh gibi
Kopmuş bir gerdanlık gibi
Bir esmer geldi darmadağın

Bir esmer geldi diyorum size
Tüy tüy
Işıl ışıl
Kapkara saçları alnına düşmüş
Öylesine öpülesi dudakları
Öylesine alımlı
Öylesine aşka çağıran
Şarkılardan masallardan romanlardan
Beste beste
Satır satır
Bir esmer geldi duman duman


Esmeri hüzzam makamında seviyorum
Bir kemanın telleri inliyor içimde
Bir kadın ud calip şarkı söylüyor
Sevdalı sesiyle çok dokunaklı
Esmerle göz göze geliyoruz
Ben ürpertiler içinde tutkun, ışımış
Oysa korkulu düşler içinde ağlamaklı

Bir sigara yakıyorum
Parmaklarımı yakıyorum
Al sana iste gördün mü
Mazot döküp denizlerini de yakıyorum İstanbul'un
Demek ki ben kundakçının biriyim diyorum
Esmerde bir telaş bir heyecan
Onun bu haline bitiyorum

Şimdi hep gölgedeyim gölgede
Bir esmer gölgede
Ellerimizle gözlerimizle hüzzam yaşamaktayız
Sırtımızda kamçılar şaklıyor vahşi, doru
Bir alanda şimdi onunla dört nalayız

Er geç tamamlayacağız birbirimizi
Bir yerde bir bütün olacağız
Umulmadık sonların özlemi içimizde
Ve o bir yerimizde
Burgu burgu sancısı özlemlerin
Derinlerde ta derinlerde
Er geç bir bütün olacağız


Daha güzelleşecek dizleri esmerin
Saçları daha bi kara olacak
Daha bir güzel
Daha bir hüzzam
Gitgide aydınlanacak güçlenecek
Gözlerinde pırıltısı pırlantaların
Dudaklarında şarkıların en güzeli
Bir gün geldiği gibi esmer
Şarkılarla gidecek


- Ümit Yaşar Oğuzcan

Pazartesi, Şubat 28, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #132



Bu haftanın ağaç Ev Sohbet konusu benden geliyor:

Sevdiğiniz bir ya da birkaç atasözünü ve neden o sözü sevdiğinizi paylaşır mısınız? Aklınıza gelirse bir de ilgili anı patlatırsanız tadından yenmez :D

Ben çok severim atasözlerini :) Kesinlikle yaşanmış olaylar üstüne ders alınarak söylenmiş sözler ve hiç sekmeden her defasında tutuyor. 

O kadar çok sevdiğim atasözü var ki yaz yaz bitmez ama en çok kullandıklarımı bırakayım buraya:

  • "Ağaç yaşken eğilir." 
  • "Her şerde bir hayır vardır."
  • "Can çıkar, huy çıkmaz." 
  • "Davulun sesi uzaktan hoş gelir."
  • "Keçinin istemediği ot burnunun dibinde biter." 
  • "Kelin ilacı olsa... "
  • "Öfkeyle kalkan zararla oturur." 
  • "Sakınılan göze çöp batar." 
  • "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır." 
  • "Terzi kendi söküğünü dikemez."
  • "Zararın neresinden dönersen kârdır."

Yukarıdaki atasözlerinin bolluğundan anlaşıldığı üzere benim içimde bir nine hatta bir dede yaşıyor :)))) Kim ne derse desin bence bu atasözlerini her biri altın değerinde, her biri ders olarak okutulmalı okullarda. Mesela "Sakınılan göze çöp batar." sözünün doğruluğu son 2 yılda defalarca kez kanıtlandı. Tüm tedbirleri alıp burnunu pencereden bile uzatmayan tanıdıklarımız 2.- 3.kez Covid oldular. Tabi ki bağışıklığın önemi çok büyük ama işte bağışıklık nasıl kazanılıyor ona bakmak gerek. Çocukluktan itibaren mikroplarla daha çok haşır neşir olmuş kişilerin bağışıklığı daha güçlü oluyor genelde. El bebek gül bebek, pamuklara sarılıp büyütülenler yani çocukluğunda sokakta oynayıp düşe kalka büyümeyenler daha hassas bünyeli oluyor ve en ufak bir şeyde kolayca hastalanabiliyorlar. Bu bebeler büyüyünce çat diye yakalanıyor Covid'e ve bilumum hastalığa bence.

"Keçinin istemediği ot burnunun dibinde bitermiş" sözü kanıtlaması basit olan bir diğer favorim :D Hiç hoşlanmadığınız kişilerle sürekli karşılaşır, yanyana hatta aynı masaya düşersiniz; kendinizi en sevmediğiniz durumların göbeğinde bulursunuz, istediğiniz şeyi elde etmek için keçi gibi dağa tepeye tırmanmanız gerekirken istemediklerini tam dibinizde bitiverir; Hayat size eşek şakası yapar gibi önünüze bırakıverir en sevmediğiniz şeyleri. 

Çok sevip de bir türlü uyamadığım atasözleri de var yukarıdaki listede. Bunların başında "Öfkeyle kalkan zararla oturur" var. "Keskin sirke küpüne zarar" da diyebiliriz. Ben aşırı fevri biriyim ve ne zaman anlık öfkemle kalkıp bir şey yapsam sonunda hep pişman oluyorum. Genelde haklıyken haksız duruma düşüyorum. Her defasında kendimi tutacağım diyorum ama bir şey olunca kesinlikle kendimi tutamıyorum. Ama son zamanlarda bu konuda aşama kaydettim gibi gibi... Bakalım :))

Bu konuda bıraksam sabaha kadar yazarım ama mevzuyu çok uzatmadan sizin sevdiğiniz sözleri öğrenmek istiyorum. Belki arada benim bilmediğim daha yöresel atasözleri çıkar diye heyecanla okuyacağım yazıları :)


Çarşamba, Şubat 16, 2022

Ağaç Ev Sohbetleri #130



Haftanın konusu Deep'ten gelmiş:

"Huzurlu aşk mı tercih edersiniz, yoksa gelgitli, iniş çıkışlı mı?"

- Soruya itirazım var Hakim Bey! Nerede görülmüş huzurlu aşk? Her kim ki gördüğünü iddia ediyor, ya "aşk"ı bilmiyor ya kendini!

"Aşk" deyince herkesin anladığı başka. Kimisi bir kez olur ömürde diyor, kimi uslanmaz aşık! Ben birden fazla olduğu konusunda eminim :))) Emin olduğum diğer bir konuysa aşk varsa huzur yok. Bir laf, bir bakış, kaşın bir hareketi, anlık bir dalgınlık... ve daha bir sürü ufacık şey insanın tüm huzurunu yok edebilir eğer söz konusu aşksa. Niye öyle durdu, niye böyle dedi, acaba artık bana aşık değil mi? Ooooo!.. Sonu gelmez şüphelerin, endişelerin, uykusuz gecelerin. 

Eğer "Ben gayet de aşığım ve çok da huzurluyum" diyorsanız bence bahsettiğiniz şey "aşk"tan ziyade "sevgi" :) Dedim ya tanımlar, kavramlar değişiyor kişiden kişiye. Sabahattin Ali'nin şu sözleri benim Aşk'a bakışımla birebir tutuyor:

“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”

Ortada mukavet edilemez ve mantık sınırlarının dışında bir istemek hali varsa kim nasıl söz edebilir ki "Huzurlu Aşk"tan? Gelin biz soruyu değiştirelim:

"Huzurlu, güvenli, karşılık bir sevgi mi yoksa fırtınalı, inişli çıkışlı, *karşılıklı(?)/karşılıksız bir aşk mı?"

*Bu noktada bir parantez açarak Mr. Kaplan'ın kulaklarını çınlatalım çünkü onun deyişiyle karşılıklı aşk da mümkün değil, sadece bir aşık var, bir de aşık olunan.

Sorumuza dönecek olursak; ben o inişli çıkışlı, karşılıklı/karşılıksız aşkı birkaç kez tattım. Bol acılı Adana Kebap gibi desem komik olacak ama öyle işte. Hem acısından yanıp yakılırsın hem de tadından aldığın keyifle yemeğe devam edersin :))) Ama gün sonunda yana yana tükenince ve mantığın bünyeye geri döndüğü ender anlarda "Aşkı batsın, olmayıversin!" der insan.

Evrim'e deli gibi aşık olduğum ilk yıllarımızı hatırlıyorum. Aslında şimdi geriye dönüp bakınca Mr. Kaplan'a hak veriyorum. Ben çok aşıktım, Evrim değildi. Sonra bir şeyler oldu ve rolleri değiştik. Evrim öyle aşık oldu ki hiç yapmayacağı, o güne dek hiç yapmadığı şeyler yaptı benim için. Birlikte geçen ilk yıllarda fırtınada hayatta kalmayı başardık. 16. yılımızda ise sakin, dengeli, huzurlu bir sevgiyi paylaşıyoruz. Hangisini tercih ederim sorusuna buradan bakarak cevap verirsem, önce fırtınalar kopsun ardından süt liman olsun :)

Aşkla hiç tanışmadan bir ömür geçiren varsa dünyadaki en huzurlu insan o olabilir. Çünkü bir kez aşkla tanıştıktan sonra hiçbir şey aynı olmuyor. Varlığı bir dert, yokluğu ayrı bir dert :D



Salı, Aralık 28, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #123

Bu haftanın konusu Deep'ten geldi:

"Yeni yıla girmekle ilgili düşünceleriniz, duygularınız nelerdir? Heyecan duyuyor musunuz? Beklentileriniz var mı? Eskiden girdiğiniz yeni yıllarla ilgili, yeni yıl gecesi ile ilgili anılarınız var mı? Hazırlık yapacak mısınız? Yoksa herhangi bir gece mi sizin için? Yani bu konularda istediğinizi yazabilirsiniz? Herhangi bir soruya cevap verebilirsiniz. Aklıma gelmeyen konu da olabilir."

Bu sene hiç yeni yıl havasında değilim ama kaçmak ne mümkün! Nereye dönsem yeni yıl :))) Hiç heyecanım yok. Zaten normalde de benim için yıl Ocak'ta değil Eylül'de seminerler ile başlıyor ve Haziran'da okul kapanışı ile bitiyor.

Ocak ayının bizim için özel olmasının yeni yılın başlangıcı olması dışında bir sebebi var: Biz Evrim'le 2005'i 2006'ya bağlayan gece tanıştık. Yani her yıl tanışma yıldönmümüzü kutlamış oluyoruz. Bu yıl 16 yılı devirmiş olcaz :) Ama dedim ya hiç hevesim yok o geceye dair. Zaten Evrim 23.15'te işe gidecek. Hâl böyle olunca ekipce plan yapmışlar erken kutladık yeni yılı. Pazar gecesi 15-16 kişi beraber yemeğe gittik; şarkılar, türküler, rakı, meze...





Kutlama kısmı da aradan çıktığına göre önümüze bakalım diyeceğim ama ben bitti desem de evren demiyor; her gün önüme bir yeni yıl kararı atıyor sanki. 

İlk mesaj şöyleydi, aldım kabul ettim. 


(Benden bu kadar demeyi öğren, delirme, takma sadece yeter, bitti, bu kadar demeyi öğren. Ne pahasına olursa olsun huzurunu koru.)


Bugün öğle yemeğinde öğretmen evinde karnabahar çıkacak diye bekliyorduk okuldaki kızlarla ama yerine mercimek çorbası ve tavuk döner çıktı. Hayaller karnabahar, gerçekler mercimek çorbası! Hevesimiz kursağımızda kaldı. Akşam eve gelince kendim yaptım karnabaharı ve o an evrenden geldi mesaj:


Yeni yılda ulaşılabilir hayallere odaklan! 
Mesela kızarmış karnabahar gibi 😅


Aşağıdaki şarkı da yemek hazırlarken çıktı bir anda. Onu da aldım :) 


Sezen Aksu - Belki de Aşk Lazım Değildir 

Salı, Aralık 21, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #122



Bu haftanın konusu Deep'ten gelmiş:

“Size, ailenize, akrabalarınıza özel davranışlar, sözler, espriler, aktiviteler var mı? Aile içi gelenekleşmiş hareketler?”

Ben çok küçük bir çocukken annemle babam kavga edip ayrılınca onlar barışana dek büyükannem ve Osman dedemin evinde yaşardık. Aslında annemin teyzesi ve eniştesiydiler ama anneannem işçi olarak Almanya'ya gidince annemi ve dayımı onlar büyütmüşler. Osman dedem her gün evden çıkarken içeri seslenir: "Makbule, ben çıkıyorum. Akşama bir şey lazım mı?" diye sorardı. Akşam yemeklerini hep beraber yer, büyükanneme eline sağlık derdik. Osman dedem de eline sağlık derdi ama her akşam illa ki bir kusur bulurdu yemeğe: "Tuzunu biraz fazla koymuşsunuz Makbule", "Salçası sanki az olmuş Makbule", "Sulu olmuş Makbule", "Kuru olmuş Makbule"... Her akşam acaba bu kez ne diyecek Osman dedem diye bekler ve gülerdik. Büyükannem arada sitem eder: "Bir kere de her şeyi tam olmuş Makbule, deyiversen ya Osman" derdi. Yıllar sonra o atışmaları hatırlayınca bunun, onların arasındaki tatlı bir sevgi atışması olduğunu fark etmiştim. Ama dedem o kadar ciddi yapardı ki o tek cümlelik eleştirisini, o zamanlar asla anlamazdım aslında büyükanneme takılıyor olduğunu :)

Bizim evde şakalaşmalar genelde isimlerimize bağlı ironi üzerine kurulu. Mesela benim adım Rüya Kara (kızlık soyadım) ama tüm ailede lakabım "Kara Kabus" :D Annem arada "Kabus gibi çöktün oğlumun hayatına" diyor :))) Öz babam beni bebekliğimden beri "Kara yılanım" diye seviyor. Babamın sülaledeki lakabı "Deli Mustafa" ki bence sonuna dek hak ediyor. Ailecek bir garibiz :)))

Evrim'in ismi üzerinden yaptığımız esprileri çeşitlendirmek daha kolay :D 

- O kadar rahat, o kadar yavaş ki insanlık onu beklerken "Evrim" geçirebilir.

- Adı Evrim ama daha süreci tamamlanmamış galiba :)))

- Sen "Evrim" sürecini tam anlayamadın galiba, yarıda bırakmamak lazım :)))

- İsminin hakkını veriyorsun cidden!

Tabi ki bu cümlelerin hepsi aramızda yaptığımız espriler, gülüp geçtiğimiz şeyler :)

Benim Evrim'e en çok yaptığım espri:

- Aaaa aşkım alnına ne olmuş?

- He Rüya, he Rüya...

Evrim'le 4-5 aydır çıkıyorduk ve parkta pikniğe gitmiştik. Evrim dizime yattı ve ben de elimi yüzünde gezdirirken birden bastım çığlığı: "Aşkım alnına ne oldu senin böyle? Bir yere mi çarptın? Niye söylemedin?" Evrim bana uzun uzun baktı: "Rüya, ciddi değilsin di mi? Benim alnım böyle, çıkık. Normal halim bu yani!" dedi. Vallahi ciddiydim :))))) Alnının o kadar çıkık ve kemikli olduğunu daha önce fark etmemiştim :))))) 16 yıl geçti ama ben her defasında çok gülüyorum :)))) Hatta şu an yazarken de baya baya güldüm :))))


Evrim'in alnı da böyle :)


"Evrim" süreci

Arya için de benzer espri anlayışımızı sürdürüyoruz. Babaannesi, Arya'yı prensesim benim diye seviyor; ben "Sonuçta Xena da prenses" diyorum :))


Savaşçı Prenses, Xena

Aaaa neredeyse en çok güldüğümüz mevzuyu unutuyordum. Annemin dışarıda yemek yemekle ilgili bir takıntısı var. Nereye gitsek "tost" yemek istiyor, ilk iş "Tost var mı?" diye soruyor. Ya da dışarıda karnımız acıksa direk "Tost yiyelim" diyor. Tabi ki Evrim'le ben bu fırsatı hiç kaçırmıyoruz. Annem ne zaman bir şey anlatsa ve "Babanla dışarı çıktık" dese ya da bir şey anlatırken "Sonra karnımız acıktı, biz de..." dese "Tost yediniz di mi?" diye atlıyoruz kadının lafının ortasına ve basıyoruz kahkahayı :)))) Yıllar önce bir defasında o kadar sinirlendi ki baya kavga çıktı evde, annem ağzına geleni saydı döktü. Ama bu bizi durdurdu mu? Tabi ki hayır :))) Yine her fırsatta yapıyoruz ve delice gülüyoruz Evrim'le :D

Yazmaya ilk başladığımda aklıma pek bir şey gelmemişti ama yazdıkça açılıyorum sanki  :P

Son olarak aklıma gelen bize özgü bir şey de Yaz ve Kış sorusu. Büyükannemin anlattığı bir masal vardı: Yaz ile Kış'ın masalı. Masalın bir yerinde 2 farklı yaşlı kadına farklı zamanlarda aynı soru soruluyor: "Yaz'ı mı seversin, Kış'ı mı? İyi kalpli ve fakir olan kadın, "Yaz'ı da severim, Kış'ı da" derken; zengin ama kötü kalpli kadın, "Yaz'ı da sevmem, Kış'ı da sevmem. Biri yakar, bir dondurur. İkisinin de canı cehenneme!" diyor. Ben de zaman zaman bu soruyu kullanıyorum insanları tanımak için. Çok zararsız gibi duran ama bakış açımızı ve sevme kapasitemizi gösteren bir soru aslında. 

Bu haftanın sorusunu düşününce aklıma gelenler böyleydi. Ben yazarken çok keyif aldım, umarım siz de okurken alırsınız :)

Pazartesi, Aralık 06, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #120


2021'in son ayındayız. Eskiden olsa yeni yıl için heveslenip, merakla, umutla beklerdik. Ama artık Covid ve ekonomik durum yüzünden gelen günler gidenleri aratacak diye düşünür olduk. İşte bu yüzden Ağaç Ev Sohbetleri için şöyle bir soru sorayım dedim:

Bu yılbaşında 2022'ye değil de kendi seçtiğiniz bir yıla girme ve o yılı yeni baştan yaşama şansınız olsaydı hangi yılı seçerdiniz? Neden? 

Yalnız belirtmem gerekiyor ki hiçbir şey değiştirme gücünüz yok, her şey en küçük detayına kadar birebir o yıl gerçekleştiği şekliyle yaşanacak. Bir de bonus olsun: Tarihten bir yıl ve kişi seçip onun bir yılını da yaşayabilelim istersek :)

Tarihten herhangi bir kişi ve herhangi bir yıl seçebiliriz dedim ama ben kendi kişisel tarihime bakıp 2009 yılını seçtim. O yıl yurttan ayrılıp Beşiktaş'ta bir eve çıktım, okuldan mezun olup tam zamanlı çalışmaya başladım. 

İlk kez sadece bana ait bir odam oldu o yıl. Beşiktaş'ta, üstelik de meydandaki büyük Kartal heykelinin hemen yukarısında bir evde yaşamak hayallerimin bile ötesindeydi. Kaldığım ev çok eski püskü bir yerdi ama Evrim'le ve arkadaşlarımızla o kadar mutlu zamanlarımız oldu ki o evde...

Eve tam olarak yerleştiğim tarihi hatırlıyorum: 4 Haziran. O gün Pınar'ın doğum günüydü. Evi temizleyip yerleştirdikten sonra pasta kesip hem onun doğum gününü hem de benim ilk evimi kutlamıştık. Sonraki günlerde çok arkadaşımı ağırladım o evde. Yıllarca evlerinde kaldığım Oktay, Volkan ve Berkay'ı; üniversite yıllarımı kurtaran Derya, Pınar ve Özge'yi, Evrim'in arkadaşları Evren, Toygun ve Mustafa'yı... Son finallere o evde çalıştık, oyunlar oynadık, film izledik, müzik açıp canımızın istediği kadar dans ettik. Romantik sofralar kurduk Evrim'le birlikte. Evrim o evde evlilik teklif etti bana. O yıl ilk kez evimin olduğu ve gelecekteki hayatımıza ilk adımları attığımız yıldı.

Hatırladığım tüm güzel şeylerin yanı sıra çok zor günlerimiz de oldu o yıl tabi ki. Ama hangi yıl olmadı ki? Ya da olmayacak? Hayat her zaman inişli çıkışlı, kötü günlerde her şeyin gelip geçici olduğunu hatırlamak önemli.

Sizin seçtiğiniz yılları ve nedenlerini merakla bekliyorum :)

... 

Dipnot: Yazıyı günler önce yazmıştım. Şu an yazsam çok başka bir yıl seçebilirim belki de. Hayat benim için hep böyle galiba, bir an'ım bir an'ıma uymuyor. 

Salı, Kasım 16, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #117

Bu hafta konu Mr. Kaplan'dan geliyor:

"Kötülüğün kaynağı nedir? Size bilerek kötülük yapan birine tavrınız ne olur?" 

Kötülüğün kaynağı insandır. Yaradılışımızdan kaynaklı yaptıklarımız. Aslında kötülük denen şeyin ne olduğunu net olarak tanımlamak mümkün mü emin değilim. "İyi" ve "kötü" bence tamamen yapay kavramlar. Kime göre, neye göre karar veriliyor? Canlı yaşamına kasteden ve temel insan haklarına aykırı olan durumlar haricinde yapılan iyi ve kötü tanımlaması muğlak bence. Duruma göre değişir. Duruma göre değişiyorsa kararı kim veriyor? 

Kötülüğün kaynağı yaradılışımız dedim yukarıda. Peki neden bazılarımız daha kötü(?), bazılarımız daha iyi(?)? Bu noktada çevre ve yaşantılar giriyor işin içine. Bazıları şanslı, içine doğdukları hayat onları iyiye sevk ediyor ya da hayatta kalmak için kötülüğe bulaşmalarına gerek kalmıyor. Ama bazıları o kadar şanslı değil. İçine doğdukları ortam, çevrelerindeki insanlar ve yaşantıları onları toplumun "kötü" olarak nitelendirdiği şeyleri yapmaya itiyor. 

Biri bana bilerek kötülük yaptığında ne yapacağıma gelince... Zor bir soru. Açıkça söylüyorum aynı şekilde karşılık verme iç güdüm ağır basarsa ben de "kötülük" yapabilirim. Ama bu koşullarda kendimi haklı göreceğimi ve yaptığımı "kötülük" olarak değerlendirmeyeceğimi belirteyim. Bu kötülükten çok kötülüğe verilen bir karşılık olur. Baştan da söylediğim gibi bence iyilik ve kötülük oldukça muğlak ve öznel kavramlar. 

Mr. Kaplan'ın yazısına yaptığım yorumun bir bölümünü buraya taşımak istiyorum. Bazı durumlarda yapılan şeyin mutlaka somut karşılığı olmalı. Yoksa isteyen istediği gibi elini kolunu sallayarak istediğini yapar istediği kişiye. Hatta bazı konularda o kadar sert ki fikirlerim, cani olduğumu düşünebilirsiniz. Misal tecavüze uğrayan kadınlara kesinlikle tecavüzcüsünü istediği gibi kesip parçalama hakkı verilmeli diye düşünüyorum. Ya da küçücük yaşta çocukları kaçırıp türlü sapkınlıktan sonra öldürüp cesedini oraya buraya saklayanları o çocuğun ailesi linç edebilmeli mesela. Kanundu, hukuktu, mahkemeydi falan çok boş bazı durumlar söz konusu olduğunda. Bazı net kötülükler karşısında verilen hiçbir ceza insanın içini soğutmaya yetmez.

Gündelik hayatta yapılan çok daha önemsiz ufak tefek(?) kötülükler içinde hiç enerjimi harcamam döner sırtımı görmezden gelirim yapan kişiyi. Ama tabi arkadaşlarımla da oturup konuşurum bana yapılan kötülük hakkında. Anlatıp içimden atarım ve hayatıma devam ederim. İnsanların doğuştan bencil ve kötülüğe eğilimli olduğunu düşündüğüm için zaten yapılan kötülüklere de şaşırmam kolay kolay. 

Bu haftanın konusunu çok beğendim. Sayfalarca yazabilirim ama tutayım kendimi :) Hadi siz de anlatın küçük-büyük kötülükler karşısında içinizden geçenleri! 

Pazartesi, Kasım 08, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #116

Bu haftanın konusu için Mr. Kaplan'ın şu yazısından ve yazının altında Deep'le yorumlaşmalarından yola çıkıyoruz :)

Sanat, sanat için midir, toplum için mi? Sanatçı toplumu düşünerek mi bir eser ortaya koymalıdır yoksa  toplumu görmezden gelerek sadece sanat için mi oluşturmalıdır eserini? Mesela yazarlar, eserlerini yazarken okunma/beğenilme endişesi duyarlar ve ona göre mi yazarlar? Yoksa hiç tereddüt etmeden içlerinden geldiği gibi mi yazarlar?

Aslında bu soruya verilecek her cevap son derece kişisel olacak. Sanatçılar başka cevap, sanatseverler başka cevap verebilir. Her iki grup da kendi içinde ayrılabilir. Benim cevabıma gelince, bence sanat sanat için olmalı, beğenmeyen de kendi derdine yanmalı diyorum :)) İnsan bir şey yaparken bunu gören/okuyan/dinleyen ne anlayacak acaba diye düşünmeye bir başlarsa o işin sonu gelmez. Sanatçı sadece içinden geleni canının istediği şekilde aktarmalı eserine. 

Üniversitede yaptığımız bir kitap incelemesini hiç unutmuyorum. D.H. Lawrence'ın yanılmıyorsam "Sons and Lovers" kitabında geçen bir kilise sahnesini analiz ediyorduk. Özellikle kilisede bulunan kırmızı güllerin tasvir edildiği bir paragraf üzerinde durmuştuk. Yazar, burada ne demek istiyor, neye gönderme yapıyordu acaba? Sınıfça anne sevgisinden, ilahi aşka, dini inanca kadar bir sürü farklı fikir öne sürdük ama hocamız hiçbirini onaylamayıp sonunda hepimizi şoka sürükleyerek bahsedilen sahnenin cinselliğe bir gönderme olduğunu anlatmıştı. O zaman bunu kesinlikle kabul edememiş baya saçma bulmuştum. Kilisede cinselliğin ne işi vardı bir kere? Yazarın o satırları yazarken asla cinsel bir gönderme yaptığına inanmamıştım. Aynı kitabı şu an okusam ne düşünürüm bilemiyorum. Peki ya yazar ne düşünmüştü gerçekte acaba o satırları yazarken? Belki de hocamız haklıydı. Bilemiyorum. 

O günden bu güne çoğu düşüncem değişmiştir eminim. Ama hâlâ değişmeyen bir şey var: Yazarın yazarkenki düşüncesi ile bizim okurken hissettiklerimiz her zaman birebir uyuşmuyor. Bazen yazardan çok yazar, sanatçıdan çok sanatçı (?!) olup "Burda şunu demek istemiş aslında" gibi tahminler ya da yorumlar yapılıyor. Oysa sanatçının kafasının içinde değiliz ki, nereden bilebiliriz ne demek istemiş, içinden ne geçirmiş o yaratım sürecinde? 

Soyut resimleri ele aldığımızda da benzer şeyler yaşanıyor. Tablonun karşısına geçen alıyor sazı eline başlıyor kendi türküsünü yakmaya :))


ABSTRAKTE BILDER SERIES, 
‘Soyut Görüntüler Serisi’  
Gerhard Richter, 1986

Sanatsal amaçla ortaya konan bir eser kendiliğinden toplumun faydasına olabilir, toplumun geneline hitap edebilir ancak sadece toplumun faydasına, yani sanata değil de özellikle toplum faydasına/zevkine hitap etmek için yapılan şeylere sanat diyebilir miyiz tam emin değilim. Ortaya konan esere göre değişir sanırım.

Yukarıda bahsettiğim çerçevede sanatçı eserini hangi amaçla ortaya koyarsa koysun o esere bakan herkes kendi görmek istediğini görecek, kendi kapasitesi kadar bir şey alabilecek. Bu yüzden sanatçının tüm kaygılardan arınarak sadece kendi ilhamına odaklanıp içinden geleni sansürlemeden ortaya koyması gerektiğini düşünüyorum.

Bazen hikaye yazarken "Böyle yazarsam yanlış anlaşılır, okuyanlar böyle düşünür, şöyle düşünür" diye değiştiriyorum yazdıklarımı, yazacaklarımı. Demek ki ben henüz yazar olmanın yakınından bile geçemiyorum. Yanlış anlaşılma kaygısı ile hikaye mi yazılır hiç! 

Öz eleştirimi de yaptığıma göre bu konuda siz neler düşünüyorsunuz diyerek çekilebilirim şimdilik köşeme :) 



Pazartesi, Ekim 04, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #111



Bu hafta sohbet konusu benden :)

"Takıntılı olduğunuz şeyler var mı? "

Örneğin kahveyi hep aynı dükkandan almak, pazarda hep aynı tezgahtan alışveriş yapmak, hep aynı benzinlikten benzin almak, dişleri tam 2dk fırçalamak, eve hep sağ ayakla girmek gibi gibi... (Biraz batıl inanç konusuna benziyor farkındayım ama tam öyle de değil, daha kişiye özel takıntılardan bahsediyorum :))

Benim için 11.11 ve 23.23 saatleri özel anlar. O anları yakalarsam sevdiğim birinin yanımda olduğunu, o anlarda beni kalbinden geçirdiğini düşünüyorum. O kişi bazen yıllar önce kaybettiğim annem oluyor, bazen candan ötem Ceren'im oluyor, bazen uykusunda gülümseyen kızım...

Hep aynı benzinlikten benzin alıyorum ve arabanın tekerlerini de hep aynı yerde kontrol edip şişiriyorum.. Gideceğim yer ters istikamette olsa bile yolumu uzatıp yine de o benzinciye gidiyorum. Bir de arabamı mümkünse hep aynı yere park ediyorum. Okulun önünde de evin sokağında da yerim belli. Oralar doluysa gıcık oluyorum hafiften ama yedek yerlerim var :))))

Yoğurdumu hep gece yatmadan önce mayalayıp sabah olunca dolaba kaldırıyorum. Es kaza böyle yapmazsam yoğurt istediğim gibi olmuyor.

Sofra kurarken her şey takım olsun diye dikkat ediyorum. Yani biz bize basit bir yemek yiyorsak bile tabaklarımız aynı olsun, kaşık-çatalımızın modeli aynı olsun diye dikkat ediyorum (çekmecede 2 farklı set var :) Eşim için bunun zerre kadar önemi yok tabi. O hiç bakmadan koyuyor masaya kaşığı bıçağı, ben değiştiriyorum.

Geç kalmama takıntıma kendim bile uyuz oluyorum ama bu takıntımı aşmak için yol kat ettiğimi söyleyebilirim. Erken gidip bekleyen kişi olmak nispeten iyi de geç kalıp bekleten olmak beni delirtebiliyor bazen.

Düşündükçe baya da bir takıntım çıktı. Daha yazsam neler çıkacak :))) Siz de iyice düşünün lütfen, bu kadar takıntıyla başbaşa kalıp kendimi kötü hissetmek istemiyorum. Hadi çok da yalnız olmadığımı söyleyin lütfen bana :))

Salı, Eylül 28, 2021

Ağaç Ev Sohbeti #110

Haftanın konusu Deep'ten geldi:

"Sevgi elde edilir mi, kullanılır mı, paylaşılır mı?"

Sevgi deyince herkesin anladığı şey az da olsa farklı nedense. Deep, "Belki de insan sayısı kadar farklı sevgi türü vardır: şefkatli, bağımlı, özgür, tek taraflı..." demiş yazısında. Bir de çeşitli yüzleri vardır demiş: tutku, ihanet, romantizm... "Sevgi" kavramını tüm duygular için genel bir çerçeve kelime olarak görmüş sanırım. Bu bakış açısına pek katılmıyorum.

Biz Mr. Kaplan ile daha önce bir çok kez tartıştık aşk - sevgi kavramlarını. "Sevgi" deyince benim aklıma bencilliğin tam tersi olan bir fedakarlık hali geliyor. Bence gerçek sevgi, gerekirse kendini hiçe sayıp her koşulda her şeyden önce sevilen kişinin mutlu olmasını istemek. "Sevdiğim mutlu olsun, benimle olmasa da olur", "Oğlum/kızım iyi olsun, beni aramasa sormasa da olur" diyebilmek sevgi benim için. Yani olay "ben" değil, tamamen "o" demek sevgi. Eğer tutkudan, ihanetten, bahsedeceksek işler değişir. Bunlar "aşk"a dair kelimeler bence. Aşık olanın sözündür "Ya benimsin, ya kara toprağın".  Bu noktada bu söze bakışımı netleştirmem gerek sanırım. Kesinlikle öldürmek, kendinde öldürme hakkını görmekten bahsetmiyorum tabi ki. Demek istediğim aşık kişi, aşkının başkasıyla olmasını görmek istemez. Kavuşamıyorlarsa da ayrılık acısını karşılıklı çeksinler ister. Yoksa asla "ya bana yar olur ya da öldürürüm" gibi saçma sapan bir bakış açısını desteklemiyorum tabi ki. 

Konuyu toplayacak olursam - becerebilirsem - sevgi karmaşadan uzak, durağan, güvenli, sakin bir limansa aşk, tutku dolu fırtınalı bir denizdir diyebilirim.

Gelelim sorularımıza;

"Sevgi elde edilir mi?" Edilir ama kalıcı olmaz. Zorla güzellik olmaz denilir ya, aslında olur da yatsıya kadar yanan yalancının mumu gibi çok uzun dayanmaz. Yani sevdiği kişiyi elde etmek için olmadığı biri gibi davranan kişi amacına ulaşır ama sonsuza dek olmadığı biri gibi davranamayacağı için bir noktadan  sonra o sevgi de kaybolmaya mahkum olur. Sevgi organik olarak kendiliğinden var olunca sürekli ve değerli olur. 

"Sevgi kullanılır mı?" Evet maalesef kullanılır. Çok seven tarafın sevgisi illa ki kullanılır. "Annem, bana hiç kıyamaz. Ne istesem yapar." ya da "Eşim ben ne istesem alır/yapar. Bir dediğimi ikiletmez. Beni hiç üzmez." gibi cümleler ne kadar masum(?) görünse de aslında daha çok sevenin kim olduğunu da gösterir bir anlamda. Yine de bunlar en masum "kullanım" şekilleri ki bir de hiç masum olmayan, aksine çok acımasızca olan "kullanım" şekilleri vardır sevginin maalesef. Bir tarafın gözü sevgiden kör olmuşken diğer taraf o sevgiyi lime lime eder, gözünü kırpmadan her zerresini kullanır, hunharca harcar o sevgiyi de seveni der.

"Sevgi paylaşılır mı?" Bu soruya bakış açısına göre farklı cevaplar verebiliriz. Sevdiğimizi paylaşmaksa söz konusu olan biraz zor. En sevdiğimiz arkadaşımızı başkalarıyla paylaşmak da zor gelebilir mesela. Ama söz konusu aynı kişiyi canımızdan çok sevmekse paylaşabiliriz o sevgiyi. Mesela evladımızı canımızdan çok severiz ve isteriz ki herkes onu canından çok sevsin, gözünden sakınsın. Kısacası nereden baktığımıza ve kimi sevdiğimize göre değişebilir paylaşma mevzusu :))

Eminim ki herkesin konuya bakışı çok değişik olacak ve her ses ufkumuzu açıp yeni düşüncelere salacak zihnimizi. Hadi yazın hemen siz de, bekliyorum hevesle :)


Şarkı: Oya & Bora - Sevme Zamanı

Salı, Eylül 07, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #107

Haftanın konusu sevgili Makbule Abalı'dan gelmiş:

Hayal bu ya, bugünlerde "ÖĞRETMEN" olsaydınız öğrencilerinize öncelikle hangi değerleri kazandırmak isterdiniz? Hangi öğretim kademesinde, hangi sınıflarda, hangi branşlarda öğretmenlik yapacağınıza lütfen siz karar verin. 

Halihazırda ortaokul kademesinde görev yapan bir İngilizce öğretmeni olarak konuya bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim :) Makbule öğretmenimin yazısı mutlaka okunmalı, o kadar önemli noktalara parmak basmış ki... Ben de öğrencilerime her şeyden önce iyiyi, güzeli, doğruyu, adil olmayı öğretmeye çalışıyorum. Tüm milli bayramlarımızda ve özel günlerde Atatürk'ü, atalarımızı, yurdumuzu ve geleceğimizi nasıl kurtardıklarını anlatıyorum. Bugün sahip olduklarımızı onlara borçlu olduğumuzu bıkmadan usanmadan vurguluyorum.

Akademik başarıdan önce dürüst olmayı, insani değerleri, doğayı ve tüm canlıları sevip korumamız gerektiğini anlatmanın derdine düşüyorum. Öğrencilerimin ufkunu genişletmeyi, bilmedikleri dış dünyaya pencereler açmayı, yaşadıkları ilçenin, ilin, bölgenin dışında başka dünyalar olduğunu anlatmayı hedefliyorum. Hayal kurmalarını, hayallerine ulaşmak için çabalamalarını istiyorum. Bunun için onlara sürekli değişen ve gelişen dünyayı, farklı hayatları, bambaşka coğrafyaları, başka kültürleri anlatıyorum. Kimsenin içine doğduğu çevreyi ve koşulları kendisinin seçmediğini hatırlatıp din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın insanlara eşit ve adil davranılması gerektiğini vurguluyorum her fırsatta. İngilizce öğretirken kullanacağım materyalleri seçerken de tüm bu bahsettiklerimi destekleyen materyaller seçmeye özen gösteriyorum. Bunların yanı sıra en çok kafa patlattığım konu öğrencilere okumayı sevdirmek ve okuma alışkanlığı kazandırmak. Okula her daim kitapla gidip her fırsatta okuyarak ve onların da okumaları için çabalayarak elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Bu yıl hedefim tüm öğrencilerin çantalarında her daim bir hikaye kitabı olması ve ders sonlarında birlikte okumak.

Eğer İngilizce öğretmeni olmasaydım fen bilgisi ya da beden eğitimi öğretmeni olmak isterdim. Bu dersler en sevdiğim dersler olduğu için değil, bu dersler öğrencilerin en sevdiği dersler olduğu için :D Fen dersinde günlük hayatta sık sık karşılaştığımız olguların, olayların detayları işlendiği için tüm öğrencilerin ilgisini çekiyor. Beden eğitimini ise anlatmaya gerek yok :D Öğrencilerin %70 - 80'i için en eğlenceli ders beden eğitimi çünkü ders değil oyun ve eğlence gibi görüyorlar. Artık eskiden olduğu gibi askeri disiplinle düz takla at, ters takla at, denge tahtasında yürü, turnike atışı yap anlayışı yok beden eğitimi derslerinde. Düz koşuyla başlayan dersler voleybol, basketbol, futbol ile devam ediyor. Herkes istediğini seçip eğlenerek dersi tamamlıyor. Eğer beden eğitimi öğretmeni olsam çocuklara dünyadaki farklı spor dallarını öğretir, olimpiyat tutkusu aşılar, milli sporcular yetiştirmek isterdim. Yine aynı mantıkla müzik ve görsel sanatlar derslerine de göz kırptığımı söyleyebilirim :))))

1,5 yıllık uzaktan eğitim çilesinden sonra okulların tam zamanlı ve tam kapasite açıldığı bu haftaya böyle bir konu seçilmiş olmasına çok sevindim. Nasıl bir öğretmen olmak istediğimi, öğrencilere neler öğretmem gerektiğini bir kez daha detaylıca düşünmüş ve kendime yeni hedefler belirlemiş oldum ve  iç motivasyonum arttı :) Bu güzel konu için Makbule öğretmenime bir kez daha teşekkürler <3




Şuraya 7 ders ve tüm gün nöbet sonrası kendini eve zor atmış bir öğretmen bırakayım :)



Yine de mutluyum :) 
Yaşasın Okullarımız, Öğretmenlerimiz, Öğrencilerimiz :)

Salı, Ağustos 24, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #105

 Haftanın konusu Deep'ten:

"Neden kitap okuyorsunuz?"

Konu o kadar güzel ki... Of ki of!

Neden okumuyoruz ki kitap... Nefes almak için, yaşamak için, hissetmek için, bazen kaçmak için, bazen bulmak için... Yeni dünyalar, yeni maceralar için... Büyümek için, koskocaman evrende ne kadar küçük olduğumuzu hatırlamak için...

Deep yazısında "Kitap, 'okumak' için okunur" demiş. Katılmamak elde değil. Kitap okumak başlı başına bir keyiftir. Öyle bir haz verir ki insana, işte o haz için okunur kitap. Belki de bu yüzden kitap okumayanları, kitap okumayı sevmeyenleri(?) anlayamıyorum. Düşünsenize önünüzde yeni dünyalara, yeni maceralara açılan sayısız kapı var ve siz birini bile açmadan geçip gideceksiniz. Mümkün mü?

Okunacak o kadar çok kitap, keşfedilecek o kadar çok dünya var ki... Ben ömrüm yetmeyecek diye üzülürken birilerinin kitap kapağı bile açmadan bir ömür geçirmesini anlayabileceğimi pek sanmıyorum. Tek tahminim o kişilerin doğru yazar, doğru kitap, doğru zamanlama unsurlarından en az birini kaçırmış olma olasılığı. Eğer bir kez doğru kitabı/yazarı/türü bulsalar ve gerçekten severek okusalar yani okumanın zevkini bir kez alsalar bir daha bırakmak akıllarından bile geçmezdi.

Benim ve benden önceki jenerasyon kitap okuma alışkanlığı kazanma konusunda şanslıymış sanırım. Çünkü televizyon, telefon, internet, bilgisayar, tablet gibi elektronik cihazlar çok nadir ve ulaşılması şimdiye kıyasla çok zor şeylerdi. Boş vakitlerimizde yapılacak en güzel şey kitap okumaktı. Bir şey öğrenmemiz gerekince gitmemiz gereken yer kütüphaneydi. İnternet başında saatlerce oradan oraya sürüklenmiyorduk. Evlerimizde ansiklopediler vardı. Gazeteler kuponla ansiklopedi ve ünlü yazarların eserlerini verirdi. Öyle bir ortamda büyüyünce kitap okumak kendiliğinden gelişen bir alışkanlık oluyordu çoğu zaman. Ama şimdi hiç öyle değil maalesef. Her şey için internete başvuruyoruz. Kütüphaneye giden öğrenci kaldı mı bilemiyorum. Evlerdeki ansiklopediler çoktan toz oldu.  

Yeni nesile kitap okuma alışkanlığı kazandırmak eskiye nazaran katbekat zor. Ama imkansız değil. Çocukların, gençlerin sevecekleri kitapları bulmak için rehberlik etmek, bizzat kitap okuyarak örnek olmak yapabileceğimiz en iyi şeyler. Sürekli "Hadi kalk şu ekran karşısından da biraz kitap oku" demekse tam tersi bir etki yaratabilir, aman dikkat edelim. Unutmayalım amacımız kitap okumanın hazzını yaşatmak, zorlayarak hepten uzaklaştırmak değil :) Sabırlı olalım, boş anlarını yakalayalım, elektrik kesintilerini değerlendirelim mesela. Hatta arada çaktırmadan şalterleri indirebiliriz belki de :p Canım sıkıldı dedikleri anda "Ben biraz kitap okuyacağım, istersen sana da bir kitap bakalım, belki seveceğin bir şeyler buluruz." diyelim çok ısrarcı olmadan. Tabi bunun için önceden ince bir hazırlık yapmamız lazım, çevremizdeki çocukların/gençlerin seveceği türde kitaplar bulunduralım kitaplığımızda :) Bunun için şu yazıda bazı önerilerim mevcut :)

Daha önce de kitapla ilgili mim ve ağaç ev sohbetleri olmuştu. Her defasında sevdiğim, içinde olmak istediğim, elimden bırakamadığım, beni çok etkileyen kitaplardan bahsetmiştim ama ne yazarsam yazayım, ne kadar anlatırsam anlatayım kitap okumaktan aldığım keyfi tam olarak anlatmam mümkün değil gibi geliyor. Kitap okumayı benim kadar sevenler anlayacaktır :) 

Yazarken fonda Sertab çalıyordu :) 


Günahın Boynuma - Sertab Erener

Dipnot: İçimdeki "Öğretmen Hanım" gaza geldi, konuyu "Neden kitap okuyoruz"dan tuttu, nasıl kitap okuma alışkanlığı kazandıralıma getirdi :D Ama n'apayım canım, gelecek nesiller kitap okuma hazzından mahrum kalmasın istiyorum sadece :)

Salı, Temmuz 27, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #101

Bu haftanın konusu Mr. Kaplan'dan geldi:

"LGBT hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu bir hastalık mıdır? Etik açıdan nasıl olması ya da olmaması gerektiği yönünü bir tarafa bırakıp bu konuda kişisel görüşlerinizi ve bakış açınızı paylaşır mısınız?"

LGBT'nin açılışına bakarsak "Lesbian, Gay, Bisexual, Transgender / Transsexual" kelimelerine ulaşıyoruz. Son yıllarda bu kısaltma biraz daha genişleyerek LGBTIQ olarak kullanılmaya başlandı. Eklenen yeni harfler Intersex ve Queer kelimeleri için. Toplum nazarında genel olarak "eşcinsel" kelimesi ile tanımlanan kişiler aslında kendi kimlikleri ve farklar konusunda çok daha hassaslar. Kişisel fikirlerime gelecek olursak, LGBT bireylerini ve haklarını sonuna dek desteklediğimi söyleyerek başlayabilirim.

Birebir ilişkim olan 3 gay, 1 bisexual tanıdığım var. Hepsi üniversite mezunu, üçü üst düzey yönetici. İkisi cinsel kimliklerini açıkça ortaya koyuyor, yani aileleri, arkadaşları ve iş çevreleri durumu biliyor. Diğer ikisinin yakın arkadaşları biliyor ama aileleri konusunda emin değilim. Üst düzey yönetici olan  ikisi ile iş hayatında tanıştım. Mağaza yöneticiliği yaptığım süreçte biri mentorum, biri de supervisorımdı. İkisine de hayranlık duyuyorum. O zaman supervisorım olan Alp Bey* daha sonra çalıştığım yabancı firmanın uluslararası yöneticilerinden biri oldu, mentorum da onun pozisyonuna yükseldi. Her ikisi de müthiş disiplinli ve başarılı kişiler. 

Mentorum olan İlker Bey* daha esprili ve feminen bir kişiliğe sahipken Alp Bey baskın bir otorite figürüydü. Her ikisi ile tanışıp en ufak bir saygısızlık yapmak aklınızdan bile geçmez. Ayakları sapasağlam yere basan, başarılı, eğitimli ve bilinçli bireyler oldukları daha tanıştığımız ilk andan itibaren o kadar açıkça ortadaydı ki cinsel kimliklerini yargılamak(?!) bir yana neden acaba diye düşünmek bile aklıma gelmedi. İlerleyen zamanlarda İlker Bey'le iş dışında yaptığımız sohbetlerde durumun kendi ve Alp Bey için ne kadar zor olduğundan bahsetmişti. Haklarındaki genel ön yargıyı kırmak imkansıza yakın ve farklı cinsel kimliklere sahip olan herkes onlar kadar şanslı değil. Farklı olanlar toplumdan dışlanıyor ve çeşitli sebeplerle farklı yollara girmek zorunda kalıyorlar. İlker Bey ve Alp Bey gibi eğitimli, iş sahibi, kendi ayakları üzerinde duran kişi sayısı oldukça az. Onların bir kısmı da statülerini kaybetme korkusundan cinsel kimliklerini saklamayı tercih ediyorlar. Bu durum biriyle tanışıp stabil bir ilişki yaşama şanslarını yok ediyor. Yurt dışında gay/lesbian evliliklere sıkça rastlanırken ülkemizde bu pek mümkün değil.

"Sizce bu bir hastalık mı?" sorusunun cevabını rahatlıkla "Hayır" olarak verebilirim. Ortaokul arkadaşlarımdan biri daha o yıllardan itibaren gay olduğunu biliyor ve sahipleniyordu. Asla açık açık bu konuyu konuşmuyorduk ama bizler de biliyor ve onun içinden geldiği için böyle olduğunu kendi gözlerimizle görüyorduk. Herhangi bir istismara uğramamış, herhangi bir zorlamayla öyle olmamıştı. Gayet normal bir ailede normal bir çevrede yaşıyordu. Dersleri, ailesi, arkadaşları ve öğretmenleri ile arası gayet iyiydi. Yani onu zorla böyle bir yola iten herhangi bir şey yoktu. Sadece öyleydi işte ve bu çok normaldi. Ortada herhangi bir "hastalık" ya da "tercih" durumu yoktu. Tabi ki durum her zaman böyledir demiyorum. Kimi zaman hormonal, kimi zaman psikolojik sebepler farklı yönelimlere sebep olabilir. Ama bu yine de bir hastalık diyemeyiz bence. 

Şimdiye dek hep iyi durumlardan bahsettim. Biraz da daha zor şeyler yaşayan tanıdıklarımdan bahsetmek istiyorum. Evrim'le tanıştığımız akşam partide gay bir arkadaş vardı. Sevgilisiyle beraber yaşarlarken sevgilisinin ailesi evlerini basıp sevgilisini tekme tokat götürmüşler. Başkasıyla nişanlayıp evlenmeye zorlamışlar. Yine yıllar önce travesti sevgilisi ile birlikte yaşadığı için ailesi tarafından dışlanan bir aşçıyla tanışmıştım. O yaşımda (15-16 sanırım) sevgilisini görünce aklıma ilk gelen şey Bülent Ersoy'a kardeş kadar benzediği olmuştu. Aşçı tanıdığımızı dışarda görseniz öyle bir tercih yapıp bunun arkasında duracak en son kişi olduğunu düşünebilirdiniz. İnanılmaz maço hatta kabadayı/mafya gibi biriydi. Ama tüm bunlar aslında sadece bizim zihinlerimizdeki basmakalıp önyargılardan ibaret.

Bahsettiğim örneklerin dışında kalan hayatını seks işçiliği yaparak idame ettirmek zorunda kalan bir kesim var tabi ki. Zaten toplumun en büyük tepkisinin bu kesim sebebiyle olduğunu düşünüyorum. Bülent Ersoy ve Zeki Müren gibi halk nazarında başarılı olan kişilere daha hoşgörü ile bakılırken toplum tarafından itilip kakılarak kötü yola mecbur edilmiş birçok transgender ve gay toplumca hor görülüyor. Ne ironik ki bu farklı tepkileri veren aynı toplum. 

Son zamanlarda meşhur olan sosyal medya fenomenlerine bakacaksak olursak; meşhur olup zenginleştikçe ikon haline gelen kişiler önceden ailelerince bile istenmemiş ve dışlanmışlar. Oysa şimdi ailelerinin göz bebeği hatta neredeyse gurur kaynağı olmuşlar. Önceden sakladıkları durumlarını meşhur olup zenginleştikçe göğüslerini gere gere ortaya koyabiliyorlar. Bu durumu yargılamıyorum. Yıllarca ötelenmiş, zorluk yaşamış kişiler tabi ki kabul gördüklerinde bu durumun tadını çıkarmaya çalışıyorlar. Duruma bu açıdan bakınca toplumun ne kadar iki yüzlü olduğunu görebiliyoruz.

Kısacası bence farklı cinsel kimliklere/yönelimlere sahip olmak sorun değil. Asıl sorun bunun günlük hayattaki yansımaları. Yani bireylerin tavırları, tercihleri, iletişim yöntemleri, toplum içinde var olma ve kendilerini ortaya koyma şekilleri. Toplumun farklı bireylere tepkisinin asıl sebebinin bireylerin tercihlerini toplumun gözüne sokmaları, bu durumdan avantaj sağlamaya çalışmaları, farklılıkların tüm topluma yayılma korkusu olduğunu düşünüyorum. Kendini geliştiren, kendi ayakları üstünde duran, stabil ilişkiler kuran, güçlü bireyler olduktan sonra ya da kendi halinde kendi iç dünyasında var olup kimseyi rahatsız etmedikçe toplumun bu kişileri yargılama ya da hor görme eğilimi azalıyor. Bana sorarsanız koşullar ne olursa olursa herkes kendi var oluşunu ortaya koyma ve kendi kararlarına göre yaşama hakkına sahip. Sadece çoğunluktan (?!) farklı diye başka birine işkence etme, dışlama, hor görme hakkını kim veriyor ki topluma?

Son olarak Mr. Kaplan onun yazısına yaptığım yorum sonrasında hemcinsim olan birinin bana karşı farklı yönelimi olmasından korkup korkmayacağına dair sorusunu cevaplamak istiyorum. Hayır, hiç çekincem olmaz. Böyle bir durumu olağan karşılarım. Zaman zaman benim de beğendiğim güzel kadınlar oluyor ve hatta eşime de gösteriyorum :) Birinin bana karşı arkadaşlıktan ötesini hissetmesi durumunda o kişinin  hemcinsim ya da karşı cins olması arasında hiçbir fark yok benim açımdan. Aşk bu ne zaman, nerede, kime vuracağını bilemeyiz sonuçta :) Ama erkek olsam belki farklı bakardım olaylara, hiç bilemiyorum tabi ki :)

Biliyorum epeyce uzun bir yazı oldu, buraya kadar sabırla okuduysanız çok teşekkürler :)


Ajda Pekkan - Sana Ne Kime Ne


*Yazı boyunca kullandığım tüm isimler değiştirilmiştir. 

Pazar, Temmuz 25, 2021

Ağaç Ev Sohbetleri #100

Ağaç Ev Sohbetleri'nde 100. hafta!!!

Edischar ve Taha'nın başlattığı bu etkinlikte başta Deep ve Mr.Kaplan olmak üzere birçok bloggerın katkıları ile 100. haftaya gelinmiş bile. Bu haftanın konusu Deep'ten geliyor: 

"Ağaç Ev Sohbetleri keyifli mi?"

Bu kez soru çok kolay yerden gelmiş :D Tabi ki keyifli hem de çooooooook keyifli :) Her hafta kendim yazmasam da mutlaka yazanları ziyaret edip okudum, yorum yazdım, keyif aldım. Katıldığım haftaları şuraya bırakayım :) O kadar güzel konular konuşuldu ki hangi birinden bahsetsem bilemiyorum. Her bir hafta ayrı güzeldi. Bazı haftalara yetişemedim ama konular o kadar güzeldi ki bazen sonraki haftayla birleştirip yazdım :D Bazen haftanın konusunu ben seçtim ki o haftalarda tüm sayfaları gezip soruyu sorarken hiç aklıma bile gelmeyen açılardan bakmak çok daha ufuk açıcı oldu benim için :) Şu an bu yazıyı yazarken bir yandan da eski yazılara bakıp haftalar öncesine yolculuk yapıyorum keyifle. Her haftayı, her yazıyı, her bir yorumu hatırlamak o kadar hoş ki... Bu etkinliğe katılıp da keyif almayan biri olduğunu düşünemiyorum bile :) Bu vesile ile katılan herkese ama öncelikle her hafta hiç aksatmadan yazan Deep ve Mr. Kaplan'a bir kez daha teşekkür edeyim. Çok Teşekkürler :) 

Umarım aynı şevkle devam eder Ağaç Ev Sohbetlerimiz :)



Evan Craft, Alex Campos - Mi Casa Es Tu Casa

Bu şarkıyı da epeydir dinlememiştim. 
Önceki Ağaç Ev Sohbetlerine bakarken hatırlayıp tekrar dinledim :)


Dipnot: 101. haftayı Mr. Kaplan yazacakmış, uygunsa 104. haftayı da ben almak istiyorum :)

Azade Zamanlar

Nasıl güzel! Azade zamanlarda averelik etmek dünyadaki en keyifli şey olabilir bence. Sabahları okula giderken tam da öyle yapıyorum. Tüm so...