kelimeler sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
kelimeler sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

Salı, Mayıs 12, 2020

Ağaç Ev Sohbetleri #38

Bu haftanın Ağaç Ev sohbet konusu Aysu'dan gelmiş.:

"Dilimizin içerisinde bulunan yabancı sözcüklerle ilgili ne düşünüyorsunuz? İkinci ve son olarak da sizin için değerli olan, ister günlük hayatta sıkça kullandığımız ister dilimizin derinliklerinden gelen, bilinmedik bir sözcük söylemenizi istiyorum. Bu sözcük hakkında bir şeyler de duymak isterim! Sizin için neden değerli olduğu gibi :)"

Aysu'nun, Deep'in ve Mr. Kaplan'ın yazılarını okuduktan sonra o kadar çok şey yazmak istiyorum ki nereden başlasam bilemiyorum.

Ortaokuldaki ilk İngilizce dersimde İngilizce'ye aşık oldum desem yeridir. Yanlış anlaşılmasın Türkçe'ye de aşığım. Almanca'ya, İspanyolca'ya da! Kısacası ben yeni diller öğrenmeyi çok seviyorum. O dillerdeki değişik kelimeler beni büyülüyor. O kelimeleri alıp herkese öğretmek istiyorum. Onlar da benim gibi sevsin, bilsin, kullansın istiyorum :D

Türkçe gerçekten güzel bir dil ama günlük kullanımı giderek basitleşiyor. Ben oldum olası farklı dillerle kendimi beslemeyi çok seviyorum. Mesela İngilizce'de yapabildiğim bazı kelime oyunlarını o kadar çok seviyorum ki keşke aynıları Türkçe'de de yapılabilse.

Fall = Sonbahar
Fall = Düşmek
Fall apart = Ayrı düşmek
Fall in Love = Aşka düşmek
Fall for = Birine tutulmak / kanmak
Fallen = Yenik, günahkar, düşkün

Bir "fall" kelimesi ile yazabileceğim o kadar farklı cümle var ki... Sonra anlamını, bendeki çağrışımlarını, yanyana gelmiş oluşlarını bile çok sevdiğim bazı kalıplar, ifadeler var ki daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Mesela hüzünlü hissetmek anlamına gelen "feel blue" ifadesi gibi.

İngilizce'den sonra öğrendiğim 2. yabancı dil olan Almanca'daki birleşik kelimeler de hayli ilginç. Türkçe'de neredeyse bir tam cümle ile ifade edilen birçok şey Almanca'da tek kelime ile ifade ediliyor. Örneğin başkasının adına duyulan utanç için kullanılan "fremdschamen" kelimesini seviyorum. Böyle ilginç birkaç kelimeye şu linkten ulaşabilirsiniz :) Sevdiğim bir sürü böyle yabancı kelime/ifade/deyim vb. var işte! Bunları kullanmak beni mutlu ediyor :)

Günlük hayatta kullandığım ve şu an aklıma gelen kelimelerden bazıları şunlar: Ignore, compensate, yep, nope... Sözlere gelirsek de "Ignorance is bliss." ve "Vanity... Vanity... All is in vain." alıntılarını çok kullanırım. Sevdiğim başka bir söz olan "Mi casa es su casa" deyişi filmlerde hep kullanılır :)


Şimdi şu yazdıklarımı ve yazacaklarımı ukalalık olarak algılayacak çok kişi var biliyorum ama benim bazen cidden "Ya Türkçesi neydi?" diye düşünüp İngilizcesini kullandığım kelimeler var. N'apalım? Gerçekten böyle!

Konuya toplumun bakış açısıyla yaklaşınca işler tatsızlaşıyor biraz. Mr. Kaplan'ın bloguna yazdığım yorumu doğrudan buraya kopyalıyorum.

İngilizce, Fransızca gibi yabancı dillerden alınan kelimeleri kullanınca hemen eleştirenler, günlük hayatta kullandığımız bir sürü kelimenin halihazırda Arapça ve Farsça gibi yabancı dillerden geldiğinin farkında bile değil. Çoğu kelime hâlâ Arapça'dan, Farsça'dan geçtiği haliyle kullanılıyor ve insanlar o kelimeleri öz Türkçe sanıyor. Ama ne zaman ki az buçuk bildikleri Avrupa dillerinden bir kelime kullanılsa hemen eleştiriyorlar. Bunu çok saçma buluyorum. Gereksiz milliyetçiliği de çok saçma buluyorum ki hiçbirimiz kendimiz seçmiyoruz doğduğumuz ülkeyi, bölgeyi. Dünyanın her yeri aynı benim gözümde. Kendi seçmediğim, özgür irademle karar vermediğim bir şeyi aşırı sahiplenerek başkalarını küçümsemek ya da ayrımcılık yapmak çok mantıksız.

Farklı dillerde çok sevdiğim farklı kelimeler var ve hepsini de kullanmak en doğal haklarımdan biri bence. Keşke sevdiğimiz tüm kelimelerle yeni bir dil oluştursak ve tüm dünya o dili kullansa! Bu da benim ütopyamın bir parçası sanırım :D Dilini kaybeden kimliğini kaybeder yaklaşımını biraz garipsiyorum. Milli kimliği kaybetme korkusu da hiç anlayamadığım bir şey. Dünya dili, dünya insanı, ortak paydada buluşma taraftarıyım. Çok ütopik belki ama napalım ben de böyleyim bu aralar :)

Son soruya gelirsek, "aşk" kelimesini seviyorum ben. Aşk ve sevgi ayrımı İngilizce'de çok bariz değil. Hoşlanmak için "like" var, sevmek ve aşk için "love". "I love you" diyen biri "Seni seviyorum" da demiş olabilir, "Sana aşığım" da demiş olabilir. Bizde ise işler daha net :D

Sanırım ben kısa, öz, anlaşılır kelimeleri seviyorum. Bendeki çağrışımları sebebiyle bazı kelimelere aşığım diyebilirim :)

Dil öğrenmeyi seven, kelime öğrenmekten zevk alan biri için çok güzel bir sohbet konusu olmuş cidden :) Fikir için Aysu'ya ve paylaşımlar için de sohbete katılan herkese çok teşekkürler :)


Perşembe, Mayıs 14, 2020

Merriam-Webster Kelime Meydan Okuması

Tante Rosa blogunda yeni bir meydan okuma paylaşmış. Deep cevaplamış bile :)

30 günlük bir meydan okumaymış ama bakalım tek seferde bitirebilecek miyim :D

Edit: Yaaaa :( Böyle düşününce gelmiyor ki insanın aklına! Halbuki ne kelimeler var aşık olduğum... Geceden beri düşünüyorum ama yok işte gelmiyor aklıma :(

1-Sizi mutlu eden bir kelime?

   "Aşk"

2-En iyi arkadaşınızı tanımlayan bir kelime?

   Sabırtaşı :)))))) İngilizcesi daha manidar patient: sabırlı / hasta :p

3-İlk denemede her zaman yanlış hecelediğiniz bir kelime?

Yanlış hecelemekten çok yazarken hep tereddütte kalıp kontrol etme ihtiyacı duyduğum kelimeler var maalesef :( Aklıma ilk gelenler: "necessary", "forty"...  Bir de teleffuzunu karıştırdıklarım var ki Deep'in da yazdığı "determine" kelimesi bunların başında geliyor. Nedense hep "ditörmayn" demek geliyor içimden ama doğru okunuşu "ditörmın".

4-Size aileyi hatırlatan bir kelime?

Çekirdek ("çekirdek aile" kavramı yüzünden :)

5-En sevdiğiniz renk için bir kelime?

2 olsun lütfen :D Vişne çürüğü (Rotten cherry) ve Karadut (Mulberry)

6-Bir şarkıdan öğrendiğiniz kelime?

 Ciao Bella: Hoşçakal / Elveda Güzelim

7-Sizi güldüren bir kelime?

Hımmm... Kelime değil ama Ege bölgesi şiveleri gülümsetir beni :)

- Hadi garin gı, kalk gidiveren gari!

İlla ki bir kelime yazmam gerekirse de Türkler'in Almanca'ya kazandırdığı(?!) "Was guckst du?" yani "Ne bakıyon?" sorusunu komik buluyorum :)))))

8-Sizin adınızla kafiyeli bir kelime?

Nuh'un Ankara :)))))
Eskiden bir makarna reklamı vardı. Arkadaşlarım akıllarınca benimle dalga geçerlerdi ama ben çok eğlenirdim :D Peynirli, mantarlı, salçalı, kıymalı Nur Rüya Kara (Nuh'un Ankara:)))))



9-Kullandığınızda sizi akıllı hissettiren bir kelime?

Bu soruyu okuyunca aklıma gelen tek şey "telekomünikasyon" oldu. Eşimin çocukken söylediği ilk kelimelerden biri "telekomünikasyon" imiş ve ailesi bunu anlatırken oğullarının ne kadar zeki olacağı o zamandan belliymiş de bu kelime de bunun en büyük kanıtıymış gibi anlatır hep :D

10-En sevdiğiniz spordan bir kelime?

Run: Koşmak / Kaçmak          "I wanna run till the end".
Bir cümle birden fazla anlam: "Sonuna dek koşmak istiyorum. / Sonuna dek kaçmak istiyorum."

11-Sizi rahatsız eden bir kelime?

Bazı küfürler (evet hepsi değil) ve "Tripofobi"

12-Doğum ayınızla ilişkilendirdiğiniz bir kelime?

Cırcır böceği :)))

13-Son zamanlarda öğrendiğiniz bir kelime?

Opacarophile: Günbatımlarını seven kimse.
Kelimeyi bugün öğrendim ama ben ezelden beri öyleyim :)

14- Hece dolu bir kelime?

Normalleştiremediklerimizden misiniz?

15-En sevdiğiniz kitapta bulduğunuz bir kelime?

En sevdiğim kitap deyince işler karışıyor. Yeni Cesur Dünya, 1984 ve Asimov'un Robot serisi en sevdiğim kitaplar. Ama en sevdiğim kitapta bulduğum bir kelimeye gelince ne desem bilemedim :(

16-Evcil hayvanınızı tanımlayan bir kelime?

Şu anda evcil hayvanımız yok ama yıllar önce bir köpeğim vardı. Ne zaman hatırlasam aklıma gelen iki kelime "karşılıksız ve sonsuz sevgi" oluyor.

17-Sözlükte sürekli aramak zorunda olduğunuz bir kelime?

Aslında var böyle kelimeler her sene unutuyorum ve derste sözlüğe bakmak zorunda kalıyorum neydi bu acaba diye ama şu anda aklıma gelmiyor maalesef :(

18-Söylemeyi sevdiğiniz bir kelime?

Dokuz. Neden bilmiyorum ama seviyorum "dokuz" demeyi. Hatta bazen durduk yere 1'den 10!a kadar saymak geliyor içimden :D

19- İçinde dört sesli harf olan bir kelime?

Televizyon. Eşimden yardım aldım, sonradan aklıma "bilgisayar" kelimesi geldi :)

20-Daha fazla insanın kullanmasını istediğiniz bir kelime?

"Özür dilerim" ve "Haklısın" :))))

21-Az önce uydurduğunuz bir kelime?

Az önce değil ama en son uydurduğum kelime, sözlüğe eklenen "Covidiot" kelimesini duyunca paranoiac kelimesinden yola çıkarak, Corona tedbirlerini ve komplo teorilerini abartanlara yönelik bulduğum "Coronoiac" kelimesiydi.

22-Oksimoron* olan bir kelime?

Tatlı acı - Bittersweet

Even in the word, "impossible", there is a "possible".
(Namümkün kelimesinin içinde bile "mümkün" vardır.)

Even in the word, "impossibility", there is a "possibility".
("Olasılıksız" kelimesinin içinde bile bir "olasılık" var.)

*Oksimoron: zıt anlamlı iki kelimenin/kavramın bir arada kullanılması.



23-Komik bir köpek ismi olacak kelime?

Pıtırcık :p

24- Film alıntısından bir kelime?

"Ignorance"
("Ignorance is bliss." Matrix)

25-Sizi tanımlayan bir kelime?

Kabus / Kuyruksuz kedi

26- Biyografinize isim vereceğiniz bir kelime?

Kuyruksuz Kedi

27- Inside joke*'dan bir kelime?

Kendi adım: "Nur Rüya". Annem hamileyken rüyasında bir kızı olacağını gördüğü için "nurlu rüya" manasında koymuşlar. Ama benim lakabım "kabus" :))))) Eşimin adını da yine kendi aramızda espri konusu yaparız hep :"Evrim". Evrim süreci hâlâ devam ediyor :))))) Bir de "Kocalar/eşler ne için var?" cümlesini espri olarak çok kullanırız kendi aramızda :)
*Inside joke: 3. kişilere bir şey ifade etmeyen 2 kişi arasındaki espri

28- Palindrom olan bir kelime?

Yay - Kabak - Küçük - Kayak - Yatak* - Efe - Ece - Mum - Madam - Ütü - Neden

Edit: Mr. Kaplan yazınca fark ettim, yanlış olmuş: "yatak" değil "yatay" olacak tabi ki :)))))


29-Birkaç anlamı olan bir kelime?

Yüz :) Bir de "fall"

30-Her zaman sevdiğiniz bir kelime?

"Lâl", "meftun", "namümkün" ve "efsun" kelimelerini seviyorum.

...

Offffff! Neden hem bu kadar zevkli hem de bu kadar zor bu meydan okuma ya :(
Şaka bir yana çok severek cevapladım soruları ama bazılarının cevapları aklıma gelmediği için içime tam sinmeyen sorular var. Şu linkte kelimeler ile ilgili yazdığım diğer yazılarım var. Benim gibi kelime severler için güzel kelimelerden bahsedilen ekstra bir link daha bırakayım :)

Pazar, Mayıs 23, 2021

"To Tame"

Daha önce de yazmıştım İngilizce'de içerdiği çoklu anlamlar sebebiyle sevdiğim kelimeler var diye. "Tame" kelimesi de onlardan biri. Bir sürü anlamı var. "Evcilleştirmek" anlamının yanısıra "ilgi ve heyecandan mahrum bırakmak", "dizginlemek", "sıkıcı" , "manasız" gibi anlamları da barındırıyor Bana öyle geliyor ki, "evcilleştikçe manasızlaşıp sıkıcılaşıyor her şey" demenin tek kelimelik hali "tame". 

"Tame" temel anlamıyla genellikle hayvanlar için "evcilleştirmek" manasında kullanılıyor ama nedense bana insanlar için kullanmak daha cazip geliyor. Hatta direk kendim için kullanmak istiyorum. Mesela "Status(Durum) " ya da "About(Hakkında)" kısmına şunları yazabilirim:

"Just struggling to tame myself."  

"Why is it so hard to be tamed?"

"An eternal struggle: To tame thyself"

Tüm bu cümlelerde "Tame"in içerdiği çoklu anlamı Türkçe'de tek kelime ile anlatamam maalesef. Tabi ki derdimi çok daha iyi anlatacak kelimeler var Türkçe'de ama işte şu anda ihtiyacım olan kelime bu. Kısa ve dolu dolu! 





Çarşamba, Ekim 20, 2021

İngilizce Kelime Esprileri - English Puns

Oldum olası dil ile ilgili her şeyi çok severim. Öğrencilik yıllarımda Türkçe ve edebiyat derslerine bayılırdım. Bu sevgim öğrendiğim her yeni dille daha da arttı. Diller, kuralları, sanatları, değişik kullanımları beni adeta mest ediyor. Türkçede kullanılan edebi sanatları ne kadar seviyorsam İngilizcedekileri de o kadar seviyorum diyebilirim. Sevgili Momentos blogunda tevriye sanatından bahsedince benim de aklıma İngilizcedeki "pun"lar geldi hemen. Pun yaparken ya birden fazla anlamı olan kelimeler kullanılıyor ya da yazılışı farklı ama telaffuzu birbirine çok yakın kelimeler kasıtlı olarak bir diğerinin yerine kullanılıyor. Biraz Türkçe'deki soğuk esprilere benziyor :))) Türkçe örnek vermem gerekirse mantığı aşağı yukarı şu tip esprilere yakın:

- En inatçı peynir hangisidir? 

- Keçi peyniri


- Bir problem, bir probleme ne demiş?

- Benim problemim daha zor demiş.


Aşağıya sevdiğim birkaç İngilizce pun örneği yazayım :) Baştan uyarayım İngilizce ile içli dışlı olmayanlar için anlamsız gelebilir, olanlar için bile bazıları epey cheesy pun (dandik espri). 

Umarım linç edilmem :)))))


I still miss my ex but I'm getting better and better at aiming. 

(miss: özlemek / ıskalamak -  aiming: nişan almak)

What’s the difference between a hippo and a zippo? One is really heavy and the other is a little lighter!

Why is six scared of seven? Because seven eight nine! 

(6 neden 7'den korkar. Çünkü yedi dokuzu yemiş. Türkçe'de nasıl 7 = "yedi" kelime olarak "bir şeyi yedi" ile benziyorsa İngilizcede de 8 = eight --> ate ses benzerliği var :)   

What did the sushi say to the bee? Wasabee!

The past, the present, and the future walk into a bar. It was tense!

One lung said to another, “we be-lung together!” (belong together: birbirimize aitiz  -  lung: ciğer)

What did the father buffalo say to his son when he left for college? - Bison. (Bison--->Bye son)

I want to be cremated as it is my last hope for a smoking hot body.

Ladies, if he can’t appreciate your fruit jokes, you need to let that man-go.








Pazartesi, Eylül 18, 2023

Eylül Meydan Okuması #18

18- Söylemekten kaçındığın kelimeler var mı?

Bela okumam/okutmam. Döner dolaşır okuyana ulaşır diye düşünürüm. Başka da sakındığım kelime yok galiba ama son yıllarda olumsuzluk içeren cümleler yerine olumlu cümleler kurmaya çalışıyorum. Misal "Kazasız belasız gidin/gidelim" yerine "Sağsalim gidin/gidelim" demeye çalışıyorum. Ama alışkanlıklar hemen değişmiyor.


Pazar, Temmuz 19, 2020

Düşünmek zordur, bu yüzden yargılamayı seçer insanlar.

Çok zordur düşünmek. Acaba ne oldu, nasıl oldu, neden oldu? Zordur cevapları arayıp bulmak. Ama yargılamak öyle mi? Ne olmuşsa, neden olmuşsa olmuş bitmiş işte!

- Kötü olmuş. / Oh iyi olmuş. / Hiç iyi olmamış. / Hak etmiş. / Hiç hak etmemiş./ Keşke öyle olmasaymış. / Keşke böyle olsaymış. / Hiç öyle şey olur mu?

Ne kadar kolay fikir beyan etmek!

Derdini anlatan öğüt beklemez, akıl istemez, yargılanıp hüküm giymek, haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış ilan edilmek istemez. Sadece anlaşılmak ister.  "Haklısın" sözü değildir içimizi rahatlatan. Ya da haksız olduğumuzun acımasızca yüzümüze vurulması da değildir bizi daha da bedbaht eden.

"Seni anlıyorum" ya da dürüstçe "Seni anlamıyorum ama ne halde olduğunu görüyorum"dur beklenen kelimeler. "Ben olsam"la başlar hep cümlelerimiz. Oysa mevzu ben olsam değildir asla.

Herkes kendi durduğu yerden bakar hayata. Kimse kimsenin yerine koyamaz gerçekte kendini çünkü hiçbir tepki sadece o anlık bir karardan ibaret değildir, ardında yaşanmış koca bir hayat vardır. Kendi hayatımızla tek bir olaya bakıp "ben olsam" diyemeyiz. O hayatı biz yaşasak biz "biz" olmaz, o kişi olurduk zaten.

Kimse ben olamaz, ben de kimse olamam. İşte bu yüzden kimsenin yaptığını yargılama hakkına da sahip değilim  Üç günlük dünyada birbirimize gerçekten yarenlik edebilmek için bir yargıya varmadan dümdüz bakmayı, görmeyi, sadece düşünüp anlamaya çalışmayı öğrenmemiz lazım.

Şimdi bu mevzu nerden çıktı diyecek olursanız. Piyangodan çıktı :)) Şaka şaka :) Instagram'da gördüğüm şu paylaşımdan çıktı:






Cuma, Ocak 08, 2021

Algıda Seçicilik

İngilizce'de bir kelime belirli bir context içinde net bir anlam kazanır. Yani tek başına bir çok anlamı olan kelimelerin bir parçada ya da cümlede ne anlamda kullanıldığını anlamak için söz konusu metne bütün olarak bakmak gerekir. Mesela "miss" kelimesi otobüs kelimesi ile birlikte kullanılırsa yani eğer "She missed the bus." dersek "Otobüsü kaçırdı." demiş oluruz. Ama aynı kelimeyi kullanarak "She missed him so much" dersek "Onu çok özledi." demiş oluruz. "run" kelimesi de kullanıldığı cümleye göre farklı anlamlar taşır. "She wanna run. " cümlesi duruma göre "Koşmak istiyor." ya da "Kaçmak istiyor." anlamına gelebilir. Bu durumda sadece cümleye bakmak yetmez, tam anlama ulaşmak için öncesine-sonrasına bakmak gerekir.

Birden fazla anlama gelen bazı İngilizce kelimeleri sevdiğimden daha önce de bahsetmiştim. Önceki yazılarımda bahsettiğim "Fall" kelimesinin her anlamını ayrı ayrı seviyorken "Love" kelimesine gelince hissiyatım biraz değişiyor çünkü sözlükteki anlamı "aşk, sevgi", "birini sevmek, birine aşık olmak" diye geçiyor. Aşk ve sevginin birbirinden farklı şeyler olduğunu bile bile bir kelimenin her iki anlamı da taşıması birazcık rahatsız ediyor beni. Şimdi eminim "Aşk"ın içinde sevgi de vardır diyeceksiniz ama işte cıks, içime sinmiyor. İngilizlerin de çok umrumda olur ya benim içime sinip sinmemesi :))))) 

Neyse :D

Gerçi "Sana aşık oldum" demek için genelde "I fall in love with you" ifadesi kullanılıyor ki en sevdiğim cümlelerden biri olabilir sanırım. Bu ifadede geçen fall düşmek anlamını taşıyor, "Fall in love" yani "Aşka düşmek". İngilizce'yle tanıştığım gün aşka düşmüştüm ben de :) Benimkisi ilk görüşte aşk anlayacağınız. 

İngilizce aşkım öğretmenlikteki en büyük sınavım. Ben ilk görüşte aşık olmuşken başkalarının İngilizceyi sevmemesini, öğrenmek istemeyişini ya da çok zor olduğunu söylemesini anlamakta çok zorlanıyorum. Kendi sevmediğim derslerle bağdaştırmaya çalışıp empati yapayım diyorum ama şimdi fizikle de İngilizce'nin ne alakası var canım? :D 

Peki ya siz? Var mı böyle anlamına taktığınız kelimeler? 


Cuma, Şubat 28, 2020

Ters Orantı

Hayatın bana öğrettiği en büyük derslerden biri istemekle elde etmenin ters orantılı olduğudur belki de. Ne zaman bir şeyi çok istesem gözümün önünden, elimin erişeceği mesafeden uçup gidiverir. Bazen Hayat izin vermez, bazen uygun koşullar sağlanamaz. Ama en kötüsü Hayat izin verir, koşullar da el verir ama bu kez de heves kalmaz.

İngilizce'de çok sevdiğim kelimeler ve ifadeler olduğundan daha önce bir çok kez bahsetmişimdir. "So badly" ifadesi de onlardan biri. "Bad" kelimesi tek başına "kötü/fena" manasına gelip negatif çağrışımlı iken "so badly" ifadesi zaman zaman pozitif çağrışım yapabilir. Misal "I want to be successful so badly" dediğimizde "Başarılı olmayı fena halde çok istiyorum." demiş oluruz. Buradaki "so badly = fena halde" ifadesi isteğimizin ne kadar fazla olduğunu vurgular -ki bu noktada çoğu zaman kendimizi başarısızlığa mahkum etmiş sayılırız:D - Aslında bu da bir çeşit negatif çağrışım gibi oldu. Örneği değiştirelim :)

I wanted to eat some chocolate cake so badly that I made a cake at 11 p.m. last night.
(Çikolatalı kek yemeği öyle fena halde istiyordum ki dün gece 11'de kek yaptım :)

Örnekte görüldüğü üzere her ne kadar "fena halde" demiş olsak da aslında anlaşılan, bir şeyi "çok fazla" istediğimiz olacaktır.

Konu bir şeyleri çok isteyip elde edememekten nerelere geldi. Ama işte İngilizce öğretmeni olup yabancı dillere karşı büyük ilgi duyunca böyle oluyor. Laf İngilizce'den açılmışken şu videoları da bırakayım. Devamı da var ama henüz hepsini izleyemedim. Şimdilik favorim 2 numaralı video.




Dipnot: Farkındayım ülke gündemi çok başka, çok acı. Şehitler var, virüs var, ekonomi tepetaklak... Zaten ben de tepetaklağım ve bünyem bu gündemi kaldıramayacak . Kaçıyorum. Ortada kuyu var, yandan geç diyorum. Odanın ortasında kocaman bir fil var, hepimiz etrafından dolaşıp devam ediyoruz hayata.


Cumartesi, Mart 06, 2021

Ben de öyle miydim acaba?

Bugün lazer randevum için bir güzellik merkezinin bekleme salonundaydım. Salonda arkadaşlarını bekleyen 3 genç kız vardı. 

- Kanka ben bir kot aldım, acayip güzel ama olmadı bana, dur göstereyim. 

- Bana ver kanka. Sana olmadıysa bana olur. 

- Yok kızım ona olmuyorsa sana da olmaz. 

- Yok kanka ben çok kilo aldım, olur belki size.

- Kanka kaç beden ki?

- Bilmiyom kanka 32 galiba.

- Yok kanka sana da olmaz o zaman.

- Kanka ona olmuyorsa bana olur. Ben ondan zayıfım.

... 

Sohbetleri bir süre daha bu minvalde devam etti ve sonra içerde beklemekten sıkılıp dışarı çıktılar. Binanın önünde fotoğraf çekilmeye başladılar. Bir o yana, bir bu yana, biraz da şöyle... Bir sürü fotoğraf çekildiler. Benim sıram gelince kafamda deli sorularla ilerledim koridorda.

Kendi gençliğimi düşündüm. Ben de böyle miydim acaba? Kesinlikle "kanka" diye gezmiyordum ama ya gerisi? Böyle kaba saba mıydı hareketlerim? Öyle olmadığımı düşünmek istiyorum ama içten içe biliyorum ki aynı kelimeler olmasa da benzer şekilde kendimden büyükler için bir şekilde kaba saba ya da uçuk kaçıktım. Tabi ki o yaşlarda bunun farkında değildim, biri kolumdan tutup söyleseydi kaale alıp kendime çeki düzen vermek yerine saldırıya geçerdim sanırım. Normal olduğuma o kadar emindim ki... Oysa şimdi kesinlikle rahatsız edici olduğuma eminim. Ama o yaşlarda pervasızdık ve her şeye inat çok eğleniyorduk. 

Dün akşam ilkokul arkadaşlarımızla yaşlandık sohbeti yapıyorduk, üzgündük ama bugün gördüklerim beni epey düşündürdü ve yaş almanın da avantajları, kendine göre iyi yanları olduğunu görmemi sağladı. Kısacası sanırım her yaşın güzelliği ayrı :) 


Şarkı: Rüzgar - Kenan Doğulu

Çarşamba, Ekim 22, 2025

Gaip

Storytel'e sardım iyiden iyiye :)

Bu kez Şule Hocam'ın tavsiyesi ile Mahir Eriş'in kaleminden Beyti Engin'in seslendirdiği Gaip'i dinliyorum.

Bazı kelimeler, bazı cümleler, bazı tasvirler yer yer anlatılan durumlara göre biraz abartılı ama hikaye merak uyandırıcı. 20.bölüme geldim bile, toplam 52 bölüm var. Okula gidip gelirken ve Latte'yi yürüyüşe çıkardığımda dinliyorum ki o anlarda kitap okuyamayacağım için dinlemek şahane bir çözüm :)

Gaip'ten sonra Momemtos'un önerisi olan Rum Memet'i dinleyeceğim. Sonra da Sait Faik Abasıyanık'tan Şimdi Sevişme Vakti :) 


Latte ile akşam yürüyüşlerimizden kareler... 





Perşembe, Temmuz 31, 2025

Kırka Bir Kala Hayat ve Asalet Hakkında Düşüncelerim #Yaş39

Yarın 1 Ağustos yani benim doğum günüm :) Tastamam 39 oldum :)) Kırk yaşa bir yıl kala aklımdan geçenleri yazmak istiyorum. 

Çocukluğumdan beri zihnimde bir "asalet / asillik" algısı var. Nasıl anlatacağımı tam olarak bilemiyorum ama bazı insanlar daha ilk anda, uzaktan bile bir asalet hissi uyandırıyor bende. Aklımdan anında "Ne kadar asil, ne kadar hoş!" diye geçiyor. Kendimi ise asla öyle göremiyor, asla öyle hissedemiyorum. Gerçi son yıllarda az da olsa aştım bu hissi ve bazı günler kendime karşı daha hoşgörülü oluyorum :) 

Bahsettiğim asaletin öyle soylu bir aileden gelmekle, kraliyet ailesi mensubu ya da paşa/bey/dük çocuğu olmakla hiçbir ilgisi yok. Tamamen bir duruş, bir hâl/tavır, bir aura meselesi benim bahsettiğim. Kelimeler yetersiz kalıyor, örneklerle göstereyim. 












Beğendiğim kadınlara derinlemesine bakınca herbiri kendi alanında başarılı, kendinden emin, öz güvenli, sade ama şık... Hepsi ölçülü, nazik, sıcak ama aynı zamanda biraz çekinip asla saygısızlık yapılamayacak kadar da mesafeli. Yani sadece bir giyim kuşam meselesi değil mevzu. Kendiyle barışık, bir şeyleri başarmış, başarılamayanları sindirmiş, Hayat'a karşı hazırlıklı ve Hayat'ın getirdikleriyle başa çıkarken tarzından ve tavrından ödün vermeyen güçlü bir duruşa sahip olmak ve bunu yansıtabilmek asıl mevzu. Sanırım şu an benim için asil kelimesinin altını dolduran asıl tanımı şuraya yazabilirim: "Ben burdayım" diye bağırmayan, sakin, sessiz ama tüm varlığıyla hissedilen, sade ama bir o kadar etkileyici ve güçlü. Böyle kadınlara hayran oluyorum. Ne giyseler yakıştırıyorum, ne yapsalar bayılıyorum. 

Kendimi öyle göremeyip öyle hissedemeyişimin sebeplerine gelirsek; bence benim hatalarım sakin, soğukkanlı olamamak ve mesafeyi iyi ayarlayamamak. Her şeye paldır küldür atlamak, fevri olmak, ikili ilişkilerde de en azından bir süre - gerekirse gereken kişiye karşı her daim - mesafeli durmak yerine hemen senli-benli olmak... Bunları değiştirebilir miyim? Neden olmasın? 

40 yaşıma doğru ilerlerken daha sakin, daha ölçülü ve biraz mesafeli olmak; her şeye atlayan değil, durup değerlendiren ve sakin tepkiler veren bir yetişkin olmak istiyorum. Giyim kuşam işini de unutmamak gerek tabi :)) Artık daha sade ama daha şık bir tarzım olsun istiyorum. 

Son yıllarda alışveriş yaparken beğendiğim bir şey olunca almadan önce kendime bazı sorular soruyorum:

  1. "Bunu nerede giyeceğim?" 
  2. "Buna benzer başka bir kıyafetim var mı?" 
  3. "Bu parça dolabımda olmadığı için bir sorun yaşıyor muyum?

Özetle beğendiğim şey bir "olmazsa olmaz" mı yoksa anlık bir heves mi anlamaya çalışıyorum ve çoğu zaman ya giyeceğim bir yer olmadığı için ya da çok benzeri bir şeylerim olduğu için almaktan vazgeçiyorum. 

Giyim tarzımı şekillendirme sürecinde dolabımdan birçok giysi ayıkladım ama hâlâ genç kızlığımdan kalma kıyafetler var dolapta. Yeni yaşımda ilk işim bir dolap ayıklama-düzenleme çalışması daha yapmak ve gereksiz giysilerden kurtulmak olsun :) 

Umarım ilerleyen zamanda hedeflerime yönelik gelişmelerden haberdar ederim sizleri de 🤗🙋🏻‍♀️

Dipnot: Az önce aklıma geldi ve hemen yazmak istedim: tam 39 sene önce yine bugünkü gibi perşembeyi cumaya bağlayan gece doğmuşum ben :) Yani 39 yıl sonra tam bu gece yeni bir ben olarak yeniden doğabilirim belki de :) 


Bugünden kutlamak istedim, 
ailecek yemeğe gidiyoruz :) 



💕🧿💕🧿💕

... 



Pazar, Mart 26, 2023

Hiç durmadan...

Blogu okuyanlar hatırlar belki bir ara hiç kitap okumayamadığım bir süreç olmuştu. Bir süredir bunun tam tersi oluyor. Elimden bırakamıyorum kitabı ve o kadar iyi geliyor ki... Durmadan okuyorum, okudukça okumak istiyorum. Okurken ne dert kalıyor, ne tasa!

En sevdiğim türler bilim kurgu ve fantastik edebiyat. Favori yazarlarımdan biri olan Asimov'un yazdığı neredeyse her şeyi okudum. Bu durum işleri benim için biraz zorlaştırmıştı ki yakın zamanda David Eddings'e sardım. Önce Elenium üçlemesini, ardından da devam serisi olan Tamuli üçlemesini bitirdim. Yeni seriye başlamadan önce The Redemption of Althalus'u okudum. Şimdi Belgariad serisini okuyorum. Evrim de bu yazarı çok seviyor; Elenium ve Tamuli serisi ile Althalus'u o önermişti. Belgariad serisini okumamış ama birlikte yazar ve kitaplarıyla ilgili sohbet etmek pek keyifli oluyor :) 

Kitap okurken film izler gibi hatta o filmin içinde yaşar gibi hissediyorum kendimi. Kelimeler zihnimde sahnelere dönüşüyor ve karakterlerle birlikte bambaşka bir dünyada maceralara atılıyorum. Kitap okumayı sevenler ne demek istediğimi anlayacaktır eminim :) Kitap okumayı sevmeyenlerin bu deneyimi yaşamadıkları için kitapları sevmediğini düşünüyorum. Yani kitabın içine giremedikleri için okumak onlara cazip gelmiyor sanırım. Yoksa bir insan nasıl sevmez ki kitap okumayı? Kitap deyince şuraya bi link bırakayım :D

Bu aralar kitap okumanın dışında yine eski bir alışkanlığa, radyo tiyatrolarına döndük Evrim'le. Bir ara her gün dinliyorduk sonra hayat hızlandı ve pek fırsatımız olmadı. Bugünlerde fırsat bulup dinliyoruz yine. Tabi ki favorimiz her zamanki gibi detektif hikayeleri :) Merak edenler için birkaç link bırakıyorum. Sonuncusu diğerlerinden farklı olarak bir komedi :) 


Agatha Christie - Unutulmuş Bir Cinayet 


Agatha Christie - Geç Gelen Tanık


Bıyık Yarışması 


Kısacası bu aralar günlerim kitaplar, podcastler ve radyo tiyatrosu ile geçiyor ve inanılmaz iyi geliyor bana :) Gereksiz insanlardan ve gereksiz dertlerden uzaklaştıkça zihin yorgunluğum hafifliyor, mantığım geri geliyor. 

Aynen böyle devam etmekle kararlıyım :) 

Perşembe, Şubat 13, 2025

Çok Acayip #2

Başlamadan önce uyarayım: Uzun bir yazı bekliyor sizi ama başlayınca bir çırpıda okunur olmasını umut ediyorum 😅

Bir önceki yazımda gördüğüm rüyadan ve onu gerçeğe taşımak istediğimden bahsetmiştim. Şimdi de beni o noktaya getirdiğini sandığım süreçten / akıştan bahsedeceğim. Aslında bu akış çoooook eskiye gidiyor; ortaokul - lise yıllarıma, belki de kitap okumayı çok seven babamın ilk görüşte aşık olduğu annemi - ki o da kitap okumayı çok severdi - 3 ay yalvararak sonunda evlenmeye ikna ettiği ana kadar :)) Ama korkmayın ben o kadar geriye gitmeyeceğim :)) Birkaç gün önceye döneceğim.

Şubat'ın ilk günlerinde - tam olarak 6 Şubat'mış - blogu düzenlerken etiketlerin olduğu alandan kısa hikayeler etiketi gözüme çarptı ve tıklayıp sırayla hikayelerimi okumaya başladım. 

Okurken şaşkınlıkla karışık bir mutluluk yayıldı içime. "Bunları ben yazdım, her biri benim bir parçam ama aynı zamanda benim dışımda, başka bir şeyin parçaları gibi." diye düşündüm ve öykülerimi bir araya toplayıp yayınevlerine göndermeye karar verdim. O günden beri kitap nasıl basılır, yayınevine dosya nasıl gönderilir gibi yazılar okuyup araştırıyorum. Kitap için isim düşünüp not alıyorum. Kapak resmini düşlüyorum. Öyküler hazır olunca daha önce kitabı basılmış blogger arkadaşların da fikirlerini alıp yayınevlerine göndermeyi planlıyorum.

İşte bu araştırmalarım devam ederken Ceren'in şu yazısında kumçocuk'a verdiği cevabı okuyunca ben de gidip dinleyeyim bahsettiği bölümleri dedim. Bahsi geçen İlk Sayfası adlı podcastin Ahmet Ümit, Hakan Günday ve Ayşe Kulin bölümlerini çok önceden dinlemiştim ama beni o kadar etkilememiş sanırım ya da ben şu an hatırlamıyorum. 

Ceren'in önerdiği bölümlerde yazarlardan biri olan Nermin Yıldırım'ın "Unutma Dersleri" kitabını çok severek okumuştum ve "Unutma Beni Apartmanı" da hâli hazırda okuma listemde ama Sezgin Kaymaz'ı hiç duymamıştım. Canım Ceren'im öneriyorsa vardır bir bildiği dedim ve Spotify'ı açtım :) 

Nermin Yıldırım'ı dinlerken bazı açıklamaları beni o kadar şaşırttı ve etkiledi ki eve gelir gelmez Evrim'e anlattım hepsini. Benim de aklımdan geçtiği gibi "A sana benziyormuş!" dedi Evrim :) Bana benzediğini düşündüğümüz şeyler Nermin Yıldırım'ın kelimelerle ve sözlüklerle haşır neşir oluşu ve şu an Barcelona'da yaşıyor oluşuydu. Birisi benim çocukluğum, diğeri benim uzun süre hayalimdi... 

Nermin Yıldırım küçükken sözlükte görüp sevdiği kelimeleri kağıtlara yazıp odasının duvarlarına asarmış. Ben öyle yapmadım hiç ama daha önce bahsetmişimdir, biz Şehnaz'la koca koca sözlüklerle Scrabble oynardık ve yıllar içinde sözcük dağarcığımız o kadar genişledi ki kimsenin duymadığı kelimeleri bilir, kullanır hâle geldik :D 

Sözcük dağarcığıma katkısı olan diğer bir kişi ise babamdır. Babam kitap okumayı sevdiği kadar bulmaca çözmeyi de çok sever ve ben küçükken bana da bulmaca çözdürürdü. Bu alışkanlığım hâlâ devam ediyor. Hatta ben de Arya'ya bulmaca dergileri alıyorum :) Momentos'un "Bir Kelime" serisini de atlamadan yazayım, ondan da yeni kelimeler öğreniyorum :)

Neyse konuyu çok dağıttım, kusura bakmayın :) Nermin Yıldırım'ı dinlerken etkilendiğim şeylerden biri de yazar 9 yaşındayken yazdığı öyküleri amcasının daktiloda temize çekerek kitap haline getirip "Al, bu senin kitabın" deyişi oldu. Değer görerek, ciddiye alınarak, birey olduğu küçük yaşlardan kabul görmüş olarak büyüyen bireyler hayatta başarılı oluyor. Podcastin tamamı çok iyi. Linkini buraya bırakıyorum ve ben de Ceren gibi mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Nermin Yıldırım'ın bölümünden sonra Ceren'in önerdiği üzere Sezgin Kaymaz'ın bölümünü dinleyecektim ama Hikmet Hükümenoğlu diye birinin bölümü başladı otomatik olarak. Ben de merak edip dinlemeye başladım. Hikmet Hükümenoğlu, sırasıyla Robert Koleji, Boğaziçi Üniversitesi ve Koç Üniversitesi'nden mezun olmuş ve 10 yıl finans sektöründe çalışmış.  Sonra bir anda bu kadar yeter diyerek finans sektörünü bırakmış. Ne yapmak istediğine dair iki fikri varmış; biri müzik, diğeri kitap yazmak. Müziği denemiş, olmamış; yazmayı denemiş ve yazdığı ilk kitap Everest Yayınları tarafından yayınlanmış. Hikayesinin bu kadar kolay ilerlemiş olması beni kıskandırmadı desem yalan olur. 

Hikmet Bey, ilk kitabından sonra tabi ki kitap yazmaya devam etmiş; iki tane önemli edebiyat ödülü kazanmış; Mimar Sinan Üniversitesi'nde "Yaratıcı Yazarlık" dersleri vermiş. Hâlâ da yazmaya devam ediyor. Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesinde okumuş olması ve iyi bir alt yapıya sahip olması onu hızlıca başarıya götüren etmenler olmuş bence. 

Podcasti dinlerken Google'dan bir araştırayım dedim ve yazarın substack hesabına ulaştım. Substack, Blogger'ın ücretli ve çok daha üst sürümü gibi bir paylaşım platformu yani başlı başına ayrı bir mevzu; onu sonra anlatayım. 

Substack'te dolaşırken karşıma bir paylaşım çıktı. Kabaca "Bir gün yaparım dediğin ne varsa bugün yapmaya başla." yazmış. Benim de içinde bulunduğum haleti ruhiyeye çok uygun olduğu için bunu da alıp cebime koydum. Spotify'a geri döndüm ve Sezgin Kaymaz'ın bölümünü dinlemeye başladım.

Sezgin Kaymaz daha önce duyduğum bir yazar değil. Kendisini şöyle anlatmış. Yıllarca hentbol antrenörlüğü yaptıktan sonra bir gece daktiloyu önüne alıyor, başlıyor yazmaya ve sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Onun da ilk kitabı yayınevinden hemen onay alıyor. Kitap basılana dek o, 3 kitap daha yazmış oluyor. Şu anda basılmış 17 kitabı var. 

Kıskanmıyoruz, çalışıyoruz, biz de başarıyoruz :))

Tüm bunların o rüya ile ne alâkası var diyorsunuz şu anda muhtemelen. Oraya geliyorum :) 

Bahsettiğim üç yazar da birbirinden çok farklı tekniklerle yazıyor. Yazdıkları tür ve hikayeler de farklı. Ama yazar olma hikayelerinin ortak noktaları var. Üçünün de sağlam bir bilgi birikimi var, üçünün de yazarlık öncesi farklı kariyerleri var; bir nokta da üçü de oturup yazmaya karar veriyor. Yıllarca edindikleri bilgi birikimlerini de kitaplarına yansıtıyorlar. Sadece kitaplarında kullandıkları epigraflarla bile başlı başına bir hikaye anlatıyorlar neredeyse.

İşte ben de tam olarak bunu istiyorum. Ben de içimden geçen, bazen delip geçen, öyküleri anlatmak, biriktirdiklerimi paylaşmak, beni besleyen sözlerle, alıntılarla - epigraflarla - kendi hikayelerimi aynı sayfalarda buluşturmak istiyorum. Bunun ilk ayağı hikayelerimi kitap haline getirmek ama bir adım sonrası yıllardır rüyalarımda izlediğim hikayeleri senaryolaştırıp başkalarına da izletebilmek.

Son günlerde aklımdan geçen mevzular böyle olunca, haliyle bilinçaltım ben uykuya geçer geçmez hünerlerini ortaya koyup büyük bir prodüksiyonla tüm kurgusu ve karakterleriyle eksiksiz hazırlanmış bir anime izletiyor bana :D Eh bana da, bilinçaltımı dinleyip "ne yapmak istiyorsam bugün başlamak" düşüyor sanırım  :)



Salı, Eylül 28, 2021

Ağaç Ev Sohbeti #110

Haftanın konusu Deep'ten geldi:

"Sevgi elde edilir mi, kullanılır mı, paylaşılır mı?"

Sevgi deyince herkesin anladığı şey az da olsa farklı nedense. Deep, "Belki de insan sayısı kadar farklı sevgi türü vardır: şefkatli, bağımlı, özgür, tek taraflı..." demiş yazısında. Bir de çeşitli yüzleri vardır demiş: tutku, ihanet, romantizm... "Sevgi" kavramını tüm duygular için genel bir çerçeve kelime olarak görmüş sanırım. Bu bakış açısına pek katılmıyorum.

Biz Mr. Kaplan ile daha önce bir çok kez tartıştık aşk - sevgi kavramlarını. "Sevgi" deyince benim aklıma bencilliğin tam tersi olan bir fedakarlık hali geliyor. Bence gerçek sevgi, gerekirse kendini hiçe sayıp her koşulda her şeyden önce sevilen kişinin mutlu olmasını istemek. "Sevdiğim mutlu olsun, benimle olmasa da olur", "Oğlum/kızım iyi olsun, beni aramasa sormasa da olur" diyebilmek sevgi benim için. Yani olay "ben" değil, tamamen "o" demek sevgi. Eğer tutkudan, ihanetten, bahsedeceksek işler değişir. Bunlar "aşk"a dair kelimeler bence. Aşık olanın sözündür "Ya benimsin, ya kara toprağın".  Bu noktada bu söze bakışımı netleştirmem gerek sanırım. Kesinlikle öldürmek, kendinde öldürme hakkını görmekten bahsetmiyorum tabi ki. Demek istediğim aşık kişi, aşkının başkasıyla olmasını görmek istemez. Kavuşamıyorlarsa da ayrılık acısını karşılıklı çeksinler ister. Yoksa asla "ya bana yar olur ya da öldürürüm" gibi saçma sapan bir bakış açısını desteklemiyorum tabi ki. 

Konuyu toplayacak olursam - becerebilirsem - sevgi karmaşadan uzak, durağan, güvenli, sakin bir limansa aşk, tutku dolu fırtınalı bir denizdir diyebilirim.

Gelelim sorularımıza;

"Sevgi elde edilir mi?" Edilir ama kalıcı olmaz. Zorla güzellik olmaz denilir ya, aslında olur da yatsıya kadar yanan yalancının mumu gibi çok uzun dayanmaz. Yani sevdiği kişiyi elde etmek için olmadığı biri gibi davranan kişi amacına ulaşır ama sonsuza dek olmadığı biri gibi davranamayacağı için bir noktadan  sonra o sevgi de kaybolmaya mahkum olur. Sevgi organik olarak kendiliğinden var olunca sürekli ve değerli olur. 

"Sevgi kullanılır mı?" Evet maalesef kullanılır. Çok seven tarafın sevgisi illa ki kullanılır. "Annem, bana hiç kıyamaz. Ne istesem yapar." ya da "Eşim ben ne istesem alır/yapar. Bir dediğimi ikiletmez. Beni hiç üzmez." gibi cümleler ne kadar masum(?) görünse de aslında daha çok sevenin kim olduğunu da gösterir bir anlamda. Yine de bunlar en masum "kullanım" şekilleri ki bir de hiç masum olmayan, aksine çok acımasızca olan "kullanım" şekilleri vardır sevginin maalesef. Bir tarafın gözü sevgiden kör olmuşken diğer taraf o sevgiyi lime lime eder, gözünü kırpmadan her zerresini kullanır, hunharca harcar o sevgiyi de seveni der.

"Sevgi paylaşılır mı?" Bu soruya bakış açısına göre farklı cevaplar verebiliriz. Sevdiğimizi paylaşmaksa söz konusu olan biraz zor. En sevdiğimiz arkadaşımızı başkalarıyla paylaşmak da zor gelebilir mesela. Ama söz konusu aynı kişiyi canımızdan çok sevmekse paylaşabiliriz o sevgiyi. Mesela evladımızı canımızdan çok severiz ve isteriz ki herkes onu canından çok sevsin, gözünden sakınsın. Kısacası nereden baktığımıza ve kimi sevdiğimize göre değişebilir paylaşma mevzusu :))

Eminim ki herkesin konuya bakışı çok değişik olacak ve her ses ufkumuzu açıp yeni düşüncelere salacak zihnimizi. Hadi yazın hemen siz de, bekliyorum hevesle :)


Şarkı: Oya & Bora - Sevme Zamanı

Çarşamba, Kasım 24, 2021

Unutulmayanlar

Eminim herkesin unutamadığı öğretmenleri vardır. Kimisini iyiliğiyle, sevgisiyle, bilgisiyle hatırlarız; kimisini eksiğiyle, yanlışıyla, bıraktığı kalp kırıklığıyla. Ama iyi, ama kötü, mutlaka izi kalır hayatımızda öğretmenlerimizin.

İlkokul öğretmen(ler)imizi unutamayız çünkü ilktir onlar bizim için. Şanslı olanlarımızın sevgi dolu ikinci anne-babaları olmuşlardır. Şanssız olanlarımız için okulla ilgili ilk travmalarımızın kaynağı... 

Ben 3, hatta 4 farklı öğretmen ile tamamladım ilkokulu. İlk öğretmenimi hiç hatırlamıyorum maalesef ve çok üzgünüm bunun için. 2. öğretmenim, Osman öğretmene aşıktım diyebilirim :) Bir keresinde çok konuştum sanıp bana ceza vermişti ama o gün konuşan ben değildim. Küstüm öğretmenime sonra "Hadi affettim, cezanı kaldırdım" dediği halde barışmadım. O kadar dert edinmiş ki akşam evimize gelip gönlümü almıştı. Çok şakacı, çok güleryüzlü bir öğretmendi. Öyle uzun süre küs kalmam mümkün değildi zaten :)

Sonraki ilkokul öğretmenlerimin ikisi de ilkokuldan sonraki yıllarda da beni hep arayıp sordular. İlkokuldaki 3. öğretmenim ben lisedeyken okuluma beni ziyarete geldiğinde arkadaşlarımın yaşadığı şaşkınlığı görmeliydiniz. İlkokuldaki son öğretmenim de daha geçtiğimiz Pazar telefonla arayıp halimi hatırımı sordu. Tabi ki ben de onları arayıp soruyorum, öğretmenler günlerini kutluyorum her sene.

Ortaokul öğretmenlerimden birkaçı hatırımda kaldı maalesef. Bazıları iyi, bazıları nahoş hatıralar. Hayatımdaki ilk 3'ü fen bilgisi yazılısında almıştım. Öğretmenimizin "Eh, her şeyin bir ilki vardır. Demek ki daha çok çalışman lazım." deyişi gözümün önünde hâlâ. 

İngilizce öğretmenlerim açısından her daim şanslıydım. Daha ilk derste sevmiştim İngilizce'yi. Kuralları öğrendin mi gerisi çorap söküğü :) Dilin inceliklerini lisedeki öğretmenlerimden öğrendim tabi ki. İngilizce dışında hayata bakışımın değişmesini, ufkumun açılmasını da yine İngilizce öğretmenlerime borçluyum diyebilirim. Kitap okumayı sevdiğim için önce okuldaki sonra da evindeki kütüphanesini bana açan Ayşe Nur öğretmenimin kalbimdeki yeri bambaşkadır. Yine İngilizce öğretmenlerim olan Mustafa Yörük ve İlhami İnan ile de hâlâ görüşüyorum. Hatta az önce Mustafa Hocam'la yarım saat sohbet ettik telefonda. Birgün onlarla meslektaş olacağımı hiç düşünmezdim ama Hayat işte! 

Lisede İngilizce öğretmenlerim dışında aklımda en çok yer eden öğretmenlerim Türkçe öğretmenleri. 4 farklı Türkçe öğretmenimin hepsi ayrı şeyler katmıştır bana eminim ama aklımda en çok yazma aşkımı fark edip beni destekleyen, bizi şairlerle tanıştırıp şiir gecesi düzenlememiz için motive eden Hüsniye öğretmenim kalmış. 

Üniversite yıllarım hazırlık senesi hariç büyük hayal kırıklığı diyebilirim. Hazırlık senemizde dersimize giren İpek Hoca sayesinde birçok kitaba, filme, sanata, yogaya, uzaya... kısacası hayata bakışım değişti, kesinlikle geliştim. Hazırlık sınıfındaki hocalarımız dışında fakültede sadece Özden Hoca'yı tavrıyla, tarzıyla, bilgisiyle hatırlıyorum gerisi için bir şey demek gelmiyor içimden. 

Kendi öğretmenliğime gelirsek, ilk yıllarım gerçekten zordu ama bu yıl ayaklarım daha sağlam yere basıyor. Dersin her dakikasını planladığımda işlerin çok daha iyi olduğunu biliyorum. İşler planladığım gibi gitmediğinde isyan etmek yerine doğaçlama yapıp yeni duruma ayak uydurmak gerektiğini biliyorum. Ders bitince her şeyi sınıfta bırakıp çıkıyorum. Sıfırlanıp tekrar başlıyorum elimden geldikçe. 

Bugün, geçen yıl ve ondan önceki yıl mezun ettiğimiz öğrencilerim arayıp öğretmenler günümü kutladı. Hatta birisi benim yüzümden İngilizce öğretmeni olmaya karar verdiğini söyledi. Bir diğeri İngilizce sınavından 89 aldığını ve o an beni hatırlayıp içinden bana teşekkür ettiğini söyledi. Bunun verdiği mutluluğu burada kelimeler ile anlatamam. Ben de hayatımda iz bırakan tüm öğretmenlerimi hatırlayıp teşekkür ediyorum tüm emekleri için. Mutluyum öğretmen olduğum için :) 




Yazımı geçen yıl öğretmenler gününde yazdığım şu cümle ile bitirmek istiyorum:

"Yapı taşlarımı tek tek dizen, beni ilkokuldan üniversiteye, çocukluktan erişkinliğe, öğrencilikten öğretmenliğe taşıyan tüm öğretmenlerimin ve canla başla çalışan tüm meslektaşlarımın günü kutlu olsun!"


Sevgili Leylak Dalı' ve Recep Altun' un yazılarını da okumanızı tavsiye ederim :) Linklerini de bırakayım:

Leylak Dalı

Recep Altun

Pazar, Ekim 25, 2020

Doya Doya... Doyabilir mi insan?

Başlık olarak "Doya Doya Yaşamak" yazacaktım ama yazarken fark ettim ki insanoğlu doyumsuz. Sevdiğimiz şeyler söz konusu olunca ne kadar çok olursa olsun yetmiyor. Sadece maddesel şeylerden bahsetmiyorum, sevdiğimiz insanla geçirdiğimiz vakitler de yetmiyor, sevdiğimiz bir şeyi yapmak - mesela yazmak - için sahip olduğumuz zaman da yetmiyor. Hep daha fazlasını istiyoruz. Biliyorum böyle olmayanlarınız vardır içinizde ama sayıca az olduğunuzu düşünüyorum :D

Sonbaharı ne kadar çok sevdiğimi anlatmıştım daha önce. Doğanın içinde kaybolmak, huzur bulmak, renklerin dansını izlemek, kuşların cıvıltısını dinlemek... Tüm bunlara doyamıyorum. Kendimi dağa taşa vuruyorum. Artvin'deki bir yürüyüş kulübüne katıldım, yakın çevredeki rotalara düzenledikleri yürüyüşlere katılıyorum haftasonları. Onlar Artvin'den geliyor, biz de arkadaşlarla Hopa'dan çıkıp yolda onlara katılıyoruz. 2 hafta önce Cankurtaran'dan Kemalpaşa'nın yukarısındaki Akdere köyüne yürüdük 25-26 km. Gerçekten çok yorucuydu ama bir o kadar da keyifliydi. Dün de Borçka Karagöl'e gittik. Araçtan indikten sonra 16 km.lik bir rotayı takip ederek gölü tepeden gören yaylalara çıltık Yol boyu manzara o kadar güzeldi ki...





Karagöl'ün yanından yukarıya doğru çıkarak yaylalara ulaştık. Yayla evlerini uzaktan görünce içimi saran mutluluğu anlatamam. O kadar doğal, o kadar samimi insanlar ki yayladakiler bizi görür görmez evlerine davet ettiler, çay ikram ettiler. Evlerinin fotoğrafını çekerken de "Dur ben de poz vereyim" diyecek kadar neşeli ve eğlenceliler.




Yayladan Karagöl'e bakmak... Hislerimi anlatacak kelimeler yok! Bıraksalar orda kalırdım tüm gün ama tabi her güzel şeyin bir sonu var. Çıktığımız gibi indik aşağıya, biraz da Karagöl'ün kenarında kalıp yürüyüşü bitirdik. 







Doğada olmak o kadar güzel, o kadar iyi geliyor ki bana keşke bu hissi birebir paylaşmak mümkün olsa... Elime geçen her fırsatta yine doğaya karışmak, doğanın bir parçası olduğumu her zerremde hissetmek istiyorum. Doymasam da doya doya içime çekmek istiyorum sevdiğim şeyleri!



Çarşamba, Nisan 08, 2020

Müzik - Ağaç Ev sohbetleri #33




Bu hafta konu Deep'ten:

"Müzik, günümüzde her kültürde ve toplumda icra edilmektedir. Bazı insanlar müziğin bireylere ve toplumlara faydalı olduğunu düşünür. Ancak, bireyler ve toplumlar üzerinde olumsuz etkisi olduğunu düşünenler de var. Sizce?"

Müziğin insan üzerindeki etkisi yadsınamaz. Hislerimize tercüman olduğu gibi ruh halimizi değiştirebildiğini de hemen herkes kabul edecektir. Canımız sıkıldığında sevdiğimiz bir şarkıyı açıp dinlemek daha iyi hissetmemize yol açabileceği gibi, üzgün olduğumuzda dinleyeceğimiz acıklı parçalar melankolimizi daha da arttırıp bizi olumsuz etkileyebilir.

Ne diyor o meşhur şarkı:

"Çoktan unuturdum ben seni çoktan
  Ah bu şarkıların gözü kör olsun"


Çocukluktan beri hep Türkçe şarkıları daha çok sevdim. İngilizce öğretmeniyim, az biraz Almanca ve İspanyolca da biliyorum ama bayılarak dinlediğim yabancı şarkı sayısı kesinlikle Türkçe şarkılara yetişemez. Neden böyle bilmiyorum. Yazarken kullanmayı çok sevdiğim İngilizce kelimeler varken, müzik dinlerken hislerime ulaşıp onları yansıtan çok fazla İngilizce şarkı yok ya da bana denk gelmedi. Severek dinlediğim yabancı şarkılar var elbet. Hatta blogda da paylaşıyorum sık sık ama işte yine de derdimi sevincimi kendi dilimden şarkılarla yaşamayı daha çok seviyorum ben sanırım.

Eskiden utanırdım sevdiğim bazı şarkılardan, bazı şarkıcılardan ama işte içten içe de sevip dinlerdim gizli gizli :) Çünkü genelde yabancı müzik dinleyen arkadaşlarım benim Türkçe müzik aşkımı "banal" bulacaklar diye çekinirdim. Sonraları - büyüdükçe - fark ettim ki sevdiğim şeyler için kimseden utanmama gerek yok. Mesela ben bayılırım Yıldız Tilbe şarkılarına. Kadın yazıyor arkadaş! Yazmakla kalmıyor, güzel de okuyor. Ben de bayıla bayıla dinliyorum.

Soru müziğin olumsuz etkileri üzerineydi ama ben  nerelere gittim değil mi? Maalesef bugünlerde böyle düşüncelerimin akışı dağınık, yazmak zor. Şimdilik benden bu kadar sanırım. Şuraya da sevdiğim bir kaç şarkıyı bırakayım.





Tam bu noktada Deep'e bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. İyi ki bu konuyu seçmiş. Şarkı ekleyeyim derken 80'ler 90'lar Türkçe pop şarkılarına bir daldım, şu an zevkten dört köşeyim :) Müzik kesinlikle ruhun gıdası! Dinlediğim şarkıları şuraya yazsam... :)))))))))

Diğerlerini olmasa da aşağıdakini mutlaka dinleyin! Pişman olursanız adım Rüya değil :))))))




Biraz da ustalara saygı kuşağı:





Biraz da yabancı şarkı koyayım diyordum ki vazgeçtim. Bugünlük yerli müzikle haşır neşir olayım sadece :) 

Son kararım müzik olmazsa olmaz!



Azade Zamanlar

Nasıl güzel! Azade zamanlarda averelik etmek dünyadaki en keyifli şey olabilir bence. Sabahları okula giderken tam da öyle yapıyorum. Tüm so...